Hitler/Ian Kershaw Hitler/Ian Kershaw Popüler

Hitler/Ian Kershaw

Kitap

Orjinal Başlık
Hitler
Yayın Evi
Etiketler
Yıl
2007
Sayfa Adedi
1200

Mesafeli, temkinlik, zekice temellendirilmiş, olgulara dayanan gerçekçi bir yaklaşım. Kershaw pek çok farklı kaynağa dayanarak ve sahnedeki pek çok aktörle ustaca başa çıkarak, Nazi rejiminin temel dinamiklerine göz alıcı derecede duru bir açıklama getiriyor.

"Muhteşem... İki ciltlik bir biyografinin ilk cildi, daha iyisinin yazılabileceğine inanmak güç." -Niall Ferguson, Evening Standard "Daha önceki bütün anlatıları hükümsüz kılıyor. Mükemmel bir tarihçinin yazabileceği usta işi bir biyografi." -David Cannadine, Observer "21. yüzyılın Hitler biyografisi... Mesafeli, temkinlik, zekice temellendirilmiş, olgulara dayanan gerçekçi bir yaklaşım... Kershaw pek çok farklı kaynağa dayanarak ve sahnedeki pek çok aktörle ustaca başa çıkarak, Nazi rejiminin temel dinamiklerine göz alıcı derecede duru bir açıklama getiriyor... Heyecan dolu bir okuma!" -Jackie Wullschlager, Financial Times "Hitler´in olğandışı karakterine dair bu analiz, bir romanın büyüleyiciliğini taşıyor, ancak onun mücadelesini ve yükselişini titizlikle araştırılmış tarihsel bir çerçeveye oturtuyor... Son derece rahatsız edici. Unutulmaz!" -A.N. Wilson, Daily Mail "20. yüzyılın en tahripkar politikacısının sağduyuyla, bilgelikle, ahlaki ve düşünsel bir dürüstlükle yazılmış biyografisi. Her sayfasında, unutmayı tercih ettiğimiz şu tarihsel soru yankılanıyor: Bu nasıl oldu?" -Ruth Scurr, The Times

Çok yüksek düzeyde bir başarı... Çok bilinen diplomatik ya da askeri bir öyküyü yeni bir bakışla ele alan Kershaw, Hitlerin her defasında daha riskli olan stratejilerini izlerken, okurlarına gerçek bir gerilim duygusu yaşatıyor. Michael Burleigh, Financial Times Kershawun Hitleri, bugünün kuşakları için, karanlık bir terör ve yalan çağını aydınlatan ve bize gerçeği gösteren bir fener olmuştur. Craig Brown, Mail on Sunday Daha önceki biyografi yazarlarının hiçbiri, Hitlerin şeytani karakterini, Kershaw kadar ayrıntılı biçimde incelememiştir. Kısa sürede aşılamayacak kadar kapsamlı, zengin biçimde belgelenmiş ve mantıklı bir kitap. Daniel Johnson, Daily Telegraph Sürükleyici bir anlatı... Metin, olumlu anlamda büyüleyici içgörüler ve ilginç algılamalarla ışıldıyor. Frank McLynn, Herald Bu büyük zalimin hayatını anlatan daha iyi bir biyografi düşünemiyorum. Jeremy Paxman, Financial Times İnandırıcılığı olağanüstü İtaat ve karizma fenomenlerini, böylesine canlı, olgular temelinde ve bu kadar çarpıcı biçimde anlatan başka bir Hitler biyografisi bilmiyorum. Gitta Sereny, The Times

 

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
9.0
İçerik 
 
9.0  (1)
Çeviri 
 
9.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik
Çeviri
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Hitler/Ian Kershaw 2011-07-21 09:01:09 Güçlü Kuvvetli
Genel Puan 
 
9.0
İçerik 
 
9.0
Çeviri 
 
9.0

Gerçek bir kötünün hikayesi

İki cilt ve ekleriyle beraber 1200 sayfalık bu kitabı okumak bir cesaret sınavı olarak görülebilir. Sanırım ben o sınavı geçtim. Şöyle bir karıştırayım dedim, sonrası kendiliğinden geldi. İşe gidip gelirken çantama koyup yolda okudum daha çok. Evdeki hiçbir çanta bu kalınlıktaki kitaplara uygun olmadığı için, uygun derinlik ve genişlikteki bir çanta almak zorunda kaldım.

Bir biyografiden ne beklenirse bu kitapta gani gani var. İlk cilt Adolf Hitler'in dedesinin hayatına değinerek başlıyor ve birkaç sayfa sonra detaylı bir şekilde Hitler'in babasının "gayrımeşru" olup olmadığı sorununu yeterli uzunlukta tartışarak "kahramanımızın" hayatına geliyor. Çocukluk, gençlik yılları, karakterinin şekillenişi, ressam olma ve akademiye kabul edilme isteği ile bunun bir türlü gerçekleşememesi, avare geçen Viyana yılları, 1. savaşın başlaması, "onbaşı" rütbesiyle yaralanma, savaşın Almanya için kabus gibi bitişi, savaş sonrasındaki politik ve ekonomik kaos döneminde beliren irili ufaklı ırkçı-militer hareketlerin birleşip Nazi Partisine dönüşümü, Hitler'in olağanüstü hitabet yeteneğiyle bu partinin liderliğini ele geçirişi, parti içi tek adam oluş süreci, başarısız bir darbe girişiminin ardından partinin süreç içinde büyüyerek iktidarı birkaç seçimde ele geçirişi, solun büyük bir şiddetle ezilmesi, Yahudilerin önce dışlanıp sonra negatif ayrımcılağa maruz bırakılıp, en sonunda da katledilmesi, yeni bir dünya savaşı çıkartmak için büyük bir çaba harcanması ve bunun başarılması, önce başarı kazanılması ve en sonunda da büyük bir yenilgi ve Hitler'in hayatını sonlandırması.

Kitaptan ne öğrendim: Hitler ve Naziler, tarihte eşi ve benzeri olmayan hakiki bir kötülük jeneratörüdür. Bunun ne kadar filmi çekilse, ne kadar kitapı yazılsa da azdır. İtalyan faşistleri, İspanyol falanjistleri, MHP'liler falan Nazilerin tırnağı dahi olamazlar. Bitkisel hayattaki hastaları, doğuştan sakat olanları, eşcinselleri, Romanları gözleri kırpmadan kitleler halinde öldüren canavarlardan bahsediyorum; Yahudileri, sosyal demokratları ve komünistleri saymıyorum bile.

Bir başka öğrendiğim şey ise Hitler'in şansının da epey bir süre yaver gittiği. 1923'de, 1938'de, 1939'da, 1940'da dört kere yüzde yüz olasılıklı ölüm tehlikesi ile karşılaşıyor ve hepsinden kurtuluyor. 1945'de bile hayatına kendi eliyle son veriyor. Kitabı okuduğunuzda Hitler'in aslında ölmediği ve kılık değiştirip başka bir kimlikle kaçtığı iddiasının gerçek olamayacağını anlıyorsunuz.

Yine de yanıtını aradığım sorular da var kafamda, zaten iyi bir kitap da bu soruları uyandıran değil midir? Nasıl oldu da, orta okul terk ve saatlerce tepine tepine ve bomboş konuşabilmekten başka bir yeteneği olmayan birisi, Almanya gibi felsefesi, ekonomisi ve kültürü gelişmiş bir ülkede iktidarı ele geçirmekle kalmaz ve halkın çoğunluğunun "führer" olarak tanımladığı bir kurtarıcıya dönüşebilir? Benim verebildiğim tek yanıt, bunun ancak çok özel tarihsel koşullar içinde mümkün olabileceğidir. Bir daha da o kadar özel koşulun ve şanslı bir kötülük jeneratörünün bir araya gelmesi olası mıdır diye soracak olursak, bunun gerçekleşmesinin zor olduğunu söylesek dahi, "insanlığın aptallığının sonsuzluğu" hakkındaki Einstein vecizesini akılda tutmakta fayda var derim.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
40
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (3)
  • onder  - Kurdele
    avatar

    Bu tanıtıma bir kurdele takalım; uzunca bir aradan sonra Güçlü'nün ilk yazısı olma özelliği taşıyor..Bu vesileyle hoşgeldin diyelim Güçlü..Seni yeniden aramızda görmek çok güzel..

  • guclu  - RE: Kurdele
    avatar

    Sağolasın Önder. Hoşbulduk.

  • hasever  - Gerçekten Kötüler
    avatar

    Güçlü,

    Sorduğun sorudan sazı elime alayım.

    Alýntý:
    Nasıl oldu da, orta okul terk ve saatlerce tepine tepine ve bomboş konuşabilmekten başka bir yeteneği olmayan birisi, Almanya gibi felsefesi, ekonomisi ve kültürü gelişmiş bir ülkede iktidarı ele geçirmekle kalmaz ve halkın çoğunluğunun "führer" olarak tanımladığı bir kurtarıcıya dönüşebilir?



    “Yerinde görmek” diye bir tabir vardır, onunla başlayayım.

    Ne zaman ki İsviçre’ye geldim, İsviçre’yi gördüm ilk düşündüğüm şeylerden biri “Hitler çok mümkünmüş” oldu. Uzaktan anlatmam zor olabilir ama “meseleyi (kısmen) yerinde idrak etmiş” biri olarak gördüklerimi aktarmaya çalışayım.

    Hep şöyle düşünürdüm, Hitler deyince aklıma neden Almanya değil de İsviçre geliyor? Burada yaşadığım bunun bir yanıtı olabilirdi, Almanya’yı bura kadar tanımamam da bir başka yanıt olabilir ama bence esas yanıt, geçenlerde, İsviçreli bir komşumun, “huysuz bir insanın, ezber edilmiş cümleleri” olarak adlandırabilecek konuşmasında geldi. Şöyle dedi komşum: “Almanya’nın savaş iradesi (faşizm bn) savaşla kırıldı ama buranınki (İsviçre) olduğu gibi ayakta.”

    Bir Alman, ya da Almanya’da yaşamış bir Türkiyeli için İsviçre, İstanbullu birinin Ankara tahayyülü gibidir. İsviçre sınırını geçtiğin anda kendini, bolluk/genişlik, rahatlık, ferahlık içinde bulursun. Hele ki İtalya’ya geçiyorsan... Farzımuhal, şimdi oralar nasıl bilmiyorum, İsviçrenin herhangi bir tren istasyonundan Saimekadın tren istasyonuna girmiş gibi olursun. Bu yüzden, naçizane tezim, Hitlerin arkaplanı Almanya’dan çok İsviçre’de daha rahat gözlenebilir olduğudur.

    Geçen bir vesileyle Önder’le de konuşmuştuk. Bir İsviçreli kızdığında “Sie müssen zahlen” der, “tamam da kardeşim, ne ödeyeceğiz. Şurada altı üstü bir trafik kavgası veriyoruz.” Bunun bir önemi yok eğer, haksızsan (kanunen) öldürülmenden bir sakınca yoktur. İşte gizin en gizli olduğu yer burası. Kitabi kanun, devlet meşruluğu, o kadar içselleştirtmiştir ki, onun uğruna ölmek işten bile değildir.

    Bu durumun günlük hayattaki tezahürünü en çok bisikletlilerde görürüm. Bisikletliler trafikte o kadar şımarıktırlar ki “hala” anlamakta güçlük çekerim. Yahu, tamam, sen de bir trafik iştirakçisisin, senin de hakkın var ama trafikteki en güçsüz oyuncu sensin, hak sahibi olman pisi pisine ölmene sebep değil ki. “Haklı” ölmek de ölmektir, bunda anlamayacak ne var. Ama öyle değildir, bir bisikletli bu dediklerimin hiçbirini takmadan trafiğe dalar, ve bence, her gün hayatını ortaya koyar.

    Şimdi bunu bir başka yere uyarlayayım. Bu kişinin herhangi bir kurumda yetkili olduğunu düşün. Değil kelime, harf değiştirmez. İşte bu yüzden, bence, Schindlerin Listesi filmi çok abartıldı halbuki memleketim için vakayı adliyedendir. Acılar arasında kıyaslama yapmak istemiyorum ama Ermeni Soykırımında, eminim, binlerce Schindler vakası vardır.

    Bilmem denk geldin mi, Aşık Ali İhsani, “15-16 Haziranı olan yerde faşizm olmaz” türü bir şey söylüyordu; olur, tam da ondan ötürü olur; fakat faşizm sadece politik-ekonomik bir şey değil ki bunun bir de sosyal tarafı var. Dediğin gibi İspanya, Yunanistan, İtalya ve hatta bizde o kadar “rigid” tezhür etmiyorsa bu oradaki insanların yüzü suyu hürmetinedir.

    Hitler’in cehaletine gelince...

    Bir dostumun güzel sözü var: “Siyasette hep aynı şeyi söyleyeceksin.” Yeni söz, yeni tez, yeni görüş değil hep aynı şey. Bunu da İsviçre’nin sağ-ırkçı partisinin (SVP) liderine bağlar. Gerçekten de, Blocher denen zat, yıllardır neredeyse kelimesi kelimesine hep aynı şeyleri söylüyor. Hani bizdeki “kırkın kerameti” gibi. Kitle kırkıncıda ikna oluyor.

    “If you tell a big enough lie and tell it frequently enough, it will be believed.” Hitler.

    Bir de slogan formülü var. Neydi, bir slogan zinhar altı kelimeyi aşmayacak.

    Birahanelerde başladılar, çok ve boş konuştular. Dönemin özel şartlarında yerini buldular...

    Yıllar önce Gün Zileli’yle yaptığım ama bir türlü çözümleyip yayınlayamadığım röportajda Gün, “Aparatçık” diye bir kavramdan bahsetmişti. İşçi Partisi’ni tanımlarken, birebir olmasa da, şuna benzer bir tanımlama getirmişti: “iktidarı, kitleselleşerek değil devlet mekanizmasına komuta odası olarak alma hedefindeler.” Çok mantıklı. Şuna benziyor, arabalardaki radyo-cd “modülü” gibi. Takıyorsun, sistem hazır. Naziler de buna benzer bir “aparatçık” örgütlenmesi olarak başlamışlar ve kumandayı ele geçirince de bütün toplumsal yapıyı kendilerine uydurmuşlar.

    Öte yandan, yine de, Hitler’i Kuzey Avrupa insanının haleti ruhiyesinden bağımsız görmemek lazım. “Meşruluk” hastalığına, tuzağına, düşmüş insan, bir de üst organizasyon olarak faşizmle buluşunca, ülkenin semasına demir perde çekilmiş olunuyor. Tıpkı Alman mekaniği gibi, sekmez ve boşluk bırakmaz.

    Ne mutlu ki o irade kırıldı. Hani mazallah bunun dışında kata bir yolu yoktu. Buna bütün benliğimle eminim. Kızıllar, Stalingrad’tan yola çıkıp Berlin’e kadar yürümeselerdi dünya, kaç yüzyıl bu belayla uğraşırdı. Nükleer artık gibi bir şey, ortaya çıktı mı binlerce yıl devam ediyor. Tek çaresi ortaya çıkartmamak.

    Hitlerin çok belgeselini izledim. Alman kanalları bu konuyla fazlasıyla meşgul haldeler. Adamın neredeyse iç çamaşırlarına kadar her şey belgesellenmiş durumdalar. Eva’ya verdiği hediyelerden, Avusturya’da yaptırdığı dağ evine; parti içi yazışmalardan, “hayalet uçak” projesine kadar bütün bir tarih arşivlenmiş durumda. Yalnız, varsa yoksa Hitler; ne bir firma, ne bir kurum ne de herhangi bir aile söz konusu edilir. Bir çeşit, “domuz gitti kavga bitti” hikayesi. Hakikaten de öyle. Bak Hitlerden aldıkları gazla yola çıkan bütün firmalar, şu anda dünya çapında iş yapıyorlar ve prestijleri tepe noktada...

    Mevzuyu toplayayım.

    İsmini unuttuğum “sıradan” bir filmde seyretmiştim. Generalin biri, savaşın bittiğini, Wehrmacht’ın teslim olduğunu söylüyordu, ki, toplantıdaki subayların yarısı, kafalarına silahı dayayıp intihar ettiler. Hani dersen ki irade kırılmasına bir örnek ver, hep bu örneği veririm. Gerçekten, iradeyi, onun çelikliğini ve kırılmadan ortadan kalkmayacağını ilk orada fark ettim. Bence bunun başka yolu yokmuş. Eğer Nazi iradesi kırılmasaydı mümkün değil yumuşamaz ve dünyayı sürekli meşgul ederdi.

    Belki de bizleri meşgul eden “sürekli” problemlerin altında bu gerçek yatıyordur. Kurtuluş kırmaktan geçiyor gibi görünüyor.

    Kırıcı olalım derim.

    Hal böyle böyle

    Tekrar hoşgeldin.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #3 hasever 22-07-2011 22:05
Güçlü,

Sorduğun sorudan sazı elime alayım.

Alıntı:
Nasıl oldu da, orta okul terk ve saatlerce tepine tepine ve bomboş konuşabilmekten başka bir yeteneği olmayan birisi, Almanya gibi felsefesi, ekonomisi ve kültürü gelişmiş bir ülkede iktidarı ele geçirmekle kalmaz ve halkın çoğunluğunun "führer" olarak tanımladığı bir kurtarıcıya dönüşebilir?
“Yerinde görmek” diye bir tabir vardır, onunla başlayayım.

Ne zaman ki İsviçre’ye geldim, İsviçre’yi gördüm ilk düşündüğüm şeylerden biri “Hitler çok mümkünmüş” oldu. Uzaktan anlatmam zor olabilir ama “meseleyi (kısmen) yerinde idrak etmiş” biri olarak gördüklerimi aktarmaya çalışayım.

Hep şöyle düşünürdüm, Hitler deyince aklıma neden Almanya değil de İsviçre geliyor? Burada yaşadığım bunun bir yanıtı olabilirdi, Almanya’yı bura kadar tanımamam da bir başka yanıt olabilir ama bence esas yanıt, geçenlerde, İsviçreli bir komşumun, “huysuz bir insanın, ezber edilmiş cümleleri” olarak adlandırabilece k konuşmasında geldi. Şöyle dedi komşum: “Almanya’nın savaş iradesi (faşizm bn) savaşla kırıldı ama buranınki (İsviçre) olduğu gibi ayakta.”

Bir Alman, ya da Almanya’da yaşamış bir Türkiyeli için İsviçre, İstanbullu birinin Ankara tahayyülü gibidir. İsviçre sınırını geçtiğin anda kendini, bolluk/genişlik , rahatlık, ferahlık içinde bulursun. Hele ki İtalya’ya geçiyorsan... Farzımuhal, şimdi oralar nasıl bilmiyorum, İsviçrenin herhangi bir tren istasyonundan Saimekadın tren istasyonuna girmiş gibi olursun. Bu yüzden, naçizane tezim, Hitlerin arkaplanı Almanya’dan çok İsviçre’de daha rahat gözlenebilir olduğudur.

Geçen bir vesileyle Önder’le de konuşmuştuk. Bir İsviçreli kızdığında “Sie müssen zahlen” der, “tamam da kardeşim, ne ödeyeceğiz. Şurada altı üstü bir trafik kavgası veriyoruz.” Bunun bir önemi yok eğer, haksızsan (kanunen) öldürülmenden bir sakınca yoktur. İşte gizin en gizli olduğu yer burası. Kitabi kanun, devlet meşruluğu, o kadar içselleştirtmiş tir ki, onun uğruna ölmek işten bile değildir.

Bu durumun günlük hayattaki tezahürünü en çok bisikletlilerde görürüm. Bisikletliler trafikte o kadar şımarıktırlar ki “hala” anlamakta güçlük çekerim. Yahu, tamam, sen de bir trafik iştirakçisisin, senin de hakkın var ama trafikteki en güçsüz oyuncu sensin, hak sahibi olman pisi pisine ölmene sebep değil ki. “Haklı” ölmek de ölmektir, bunda anlamayacak ne var. Ama öyle değildir, bir bisikletli bu dediklerimin hiçbirini takmadan trafiğe dalar, ve bence, her gün hayatını ortaya koyar.

Şimdi bunu bir başka yere uyarlayayım. Bu kişinin herhangi bir kurumda yetkili olduğunu düşün. Değil kelime, harf değiştirmez. İşte bu yüzden, bence, Schindlerin Listesi filmi çok abartıldı halbuki memleketim için vakayı adliyedendir. Acılar arasında kıyaslama yapmak istemiyorum ama Ermeni Soykırımında, eminim, binlerce Schindler vakası vardır.

Bilmem denk geldin mi, Aşık Ali İhsani, “15-16 Haziranı olan yerde faşizm olmaz” türü bir şey söylüyordu; olur, tam da ondan ötürü olur; fakat faşizm sadece politik-ekonomi k bir şey değil ki bunun bir de sosyal tarafı var. Dediğin gibi İspanya, Yunanistan, İtalya ve hatta bizde o kadar “rigid” tezhür etmiyorsa bu oradaki insanların yüzü suyu hürmetinedir.

Hitler’in cehaletine gelince...

Bir dostumun güzel sözü var: “Siyasette hep aynı şeyi söyleyeceksin.” Yeni söz, yeni tez, yeni görüş değil hep aynı şey. Bunu da İsviçre’nin sağ-ırkçı partisinin (SVP) liderine bağlar. Gerçekten de, Blocher denen zat, yıllardır neredeyse kelimesi kelimesine hep aynı şeyleri söylüyor. Hani bizdeki “kırkın kerameti” gibi. Kitle kırkıncıda ikna oluyor.

“If you tell a big enough lie and tell it frequently enough, it will be believed.” Hitler.

Bir de slogan formülü var. Neydi, bir slogan zinhar altı kelimeyi aşmayacak.

Birahanelerde başladılar, çok ve boş konuştular. Dönemin özel şartlarında yerini buldular...

Yıllar önce Gün Zileli’yle yaptığım ama bir türlü çözümleyip yayınlayamadığı m röportajda Gün, “Aparatçık” diye bir kavramdan bahsetmişti. İşçi Partisi’ni tanımlarken, birebir olmasa da, şuna benzer bir tanımlama getirmişti: “iktidarı, kitleselleşerek değil devlet mekanizmasına komuta odası olarak alma hedefindeler.” Çok mantıklı. Şuna benziyor, arabalardaki radyo-cd “modülü” gibi. Takıyorsun, sistem hazır. Naziler de buna benzer bir “aparatçık” örgütlenmesi olarak başlamışlar ve kumandayı ele geçirince de bütün toplumsal yapıyı kendilerine uydurmuşlar.

Öte yandan, yine de, Hitler’i Kuzey Avrupa insanının haleti ruhiyesinden bağımsız görmemek lazım. “Meşruluk” hastalığına, tuzağına, düşmüş insan, bir de üst organizasyon olarak faşizmle buluşunca, ülkenin semasına demir perde çekilmiş olunuyor. Tıpkı Alman mekaniği gibi, sekmez ve boşluk bırakmaz.

Ne mutlu ki o irade kırıldı. Hani mazallah bunun dışında kata bir yolu yoktu. Buna bütün benliğimle eminim. Kızıllar, Stalingrad’tan yola çıkıp Berlin’e kadar yürümeselerdi dünya, kaç yüzyıl bu belayla uğraşırdı. Nükleer artık gibi bir şey, ortaya çıktı mı binlerce yıl devam ediyor. Tek çaresi ortaya çıkartmamak.

Hitlerin çok belgeselini izledim. Alman kanalları bu konuyla fazlasıyla meşgul haldeler. Adamın neredeyse iç çamaşırlarına kadar her şey belgesellenmiş durumdalar. Eva’ya verdiği hediyelerden, Avusturya’da yaptırdığı dağ evine; parti içi yazışmalardan, “hayalet uçak” projesine kadar bütün bir tarih arşivlenmiş durumda. Yalnız, varsa yoksa Hitler; ne bir firma, ne bir kurum ne de herhangi bir aile söz konusu edilir. Bir çeşit, “domuz gitti kavga bitti” hikayesi. Hakikaten de öyle. Bak Hitlerden aldıkları gazla yola çıkan bütün firmalar, şu anda dünya çapında iş yapıyorlar ve prestijleri tepe noktada...

Mevzuyu toplayayım.

İsmini unuttuğum “sıradan” bir filmde seyretmiştim. Generalin biri, savaşın bittiğini, Wehrmacht’ın teslim olduğunu söylüyordu, ki, toplantıdaki subayların yarısı, kafalarına silahı dayayıp intihar ettiler. Hani dersen ki irade kırılmasına bir örnek ver, hep bu örneği veririm. Gerçekten, iradeyi, onun çelikliğini ve kırılmadan ortadan kalkmayacağını ilk orada fark ettim. Bence bunun başka yolu yokmuş. Eğer Nazi iradesi kırılmasaydı mümkün değil yumuşamaz ve dünyayı sürekli meşgul ederdi.

Belki de bizleri meşgul eden “sürekli” problemlerin altında bu gerçek yatıyordur. Kurtuluş kırmaktan geçiyor gibi görünüyor.

Kırıcı olalım derim.

Hal böyle böyle

Tekrar hoşgeldin.
Alıntı
 
 
0 #2 Güçlü Kuvvetli 21-07-2011 09:02
Sağolasın Önder. Hoşbulduk.
Alıntı
 
 
0 #1 Önder Kurt 21-07-2011 08:18
Bu tanıtıma bir kurdele takalım; uzunca bir aradan sonra Güçlü'nün ilk yazısı olma özelliği taşıyor..Bu vesileyle hoşgeldin diyelim Güçlü..Seni yeniden aramızda görmek çok güzel..
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile