Kultur-Sanat Kitap Tanıtım Politik Felsefe Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi
 

Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi Popüler

Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi

Todd May bu kitabında, post-yapısalcılığın üç önemli düşünürü, Foucault, Lyotard ve Deleuze’ü, anarşist teoriye eklemlemeye çalışıyor. Derrida’yı kapsam dışı bırakıyor ki, Derrida’nın politik felsefe ile fazla haşır neşir olmadığı düşünüldüğünde haksız da sayılmaz.

May, politik felsefeyi “olan durum” ile “olması gereken durum” kutupları arasında alınan pozisyonla belirlenen üç farklı türe ayırıyor; kutuplardan herhangi birine odaklanan ve aralarındaki açığın kapanması ile ilgilenmeyen politik felsefeler birinci grubu oluşturuyor, ki sadece “olan durum” ile ilgilenenler olarak muhafazakar politik felsefeler ve sadece “olması gereken durum” ile ilgilenenler olarak ütopik felsefeler bu birinci gruba giriyor. İkinci grubu ise, Marxism’in de yer aldığı, stratejik politik felsefeler oluşturuyor. May, “stratejik politik felsefe” olarak Marxism’e bildik anarşist eleştirileri yineliyor; sınıfsız topluma ulaşmak için çok uzun vadeli stratejik planlara dayanan hiyeraşik örgütlenmelerin kaçınılmaz olarak baskıcı doğası ve iktidarın merkezileşmesinin kaçınılmaz olarak yozlaşma doğuracağı, farklı toplumsal çelişkilerin merkezi çelişki olarak üretim ilişkileri referanslı mücadele altında toplanması ve dolayısıyla lokal mücadele perspektiflerinin özgünlüğünün yitirilmesi vs gibi. Kitabın bu bölümleri kadim anarşizm-marxism polemiklerini yinelemekten öteye geçemiyor. Bu yüzden ilginç bir tarafı yok. Anarşist çözümlemelerden hep beklediğimiz, tutarlı, somut bir mücadele perspektifi sunan alternatif bir pratik programı Todd May de sunamıyor. Anarşizmin Marxisme yönelik klasik eleştirileri, marxismin kendi içinde de aslında ta en başından beri özeleştiri olarak ele alınıyor zaten; anarşizm ile marxism arasındaki ayrım artık eskisi kadar kesin değil. Sorun şu ki; gittikçe silikleşmesine rağmen marxism-anarşizm ayrımını herşeye rağmen daha da öne çıkarmaya çalışan anarşistler, aslında kendi öncülleriyle de çelişiyorlar. Bu kitapta anarşist teoriye hegemonize edilmeye çalışılan post-yapısalcı teorisyenlerin, değişmeyen, sabit Descartes’çı özne/kimlik nosyonuna soğuklukları çok iyi bilinir. Bu okul maddi süreçleri o kadar merkeze koyarlar ki, özne tarihin akışı içinde bir palyaço rolünden fazlasına sahip değildir. Hal böyleyken, anarşist ve marxist diye sabit politik kimlikler tanımlamak, en azından ilkesel düzeyde anarşizm hanesine yazılacak bir çelişkidir. Elbette somut gerçeklikte kendilerini anarşist ya da marxist diye tanımlayan somut bireyler vardır, ama anarşist ya da marxist öncüllerden mi çıkıldığına bakılmaksızın, post-yapısalcılıkdan esinlenen ve sekter olmayan, nesnel teorik çözümlemelerin varacağı yer aynıdır: bireysel ve toplumsal özgürleşme mücadelesinin çok katmanlı, çok kimlikli yapısı. Bu sonuca Todd May gibi anarşist öncüllerden çıkarak ulaşanlar olduğu gibi, İtalyan otonom marxist okuldan Negri gibi marxist bir geçmişten gelip ulaşanlar da vardır. Keza May’in anarşizme eklemlemeye çalıştığı post-yapısalcı düşünürlerin de anarşist değil marxist bir geçmişleri vardır. Yazar, şu ya da bu adlandırmaya takılmaksızın, toplumun özgürleşmeci kimliklerinin verdiği mücadelenin bundan sonra alabileceği gelişim çizgilerini analiz etmek yerine, kadim statik kimlikleri devam ettirmeye soyunuyor ki, böyle yapmakla en azından benim bildiğim Deleuze ile taban tabana zıt düşüyor. 19.yüzyıla ait olan politik kategorileri, partizanca bir tavırla sürdürmeye çalışmak ve sovyet deneyimini marxismle özdeşleştirip, sovyetlerin çökmesinden yola çıkarak marxismin çöktüğünü ve yeni “devrimci star” olarak anarşizmi ilan etmek, bırakalım onaylamayı Deleuze’un tam da tiksindiği bir yaklaşımdır. Neden? Çünkü böyle bir yaklaşım, kendini pozitif olarak değil, bir ötekine referansta bulunarak negatif olarak tanımlar. Deleuze’ün bir insanın nefret edebilme kapasitesinin en üst sınırı ile Hegel’den nefret ettiği bilinir. Hegel’in felsefesi birbirine zıt güçlerin tez-antitez-sentez diyalektiği üzerine kuruludur. İşte May de anarşizmi marxismin antitezi olarak konumlandırarak, eklemlemeye çalıştığı post-yapısalcılarla çelişiyor. Deleuze’ün felsefi esinleri Spinoza ve Nietzsche’dir. Spinoza’nın pozitif pantheist evreninde “çelişki” yoktur. Ondan esinlenen politik felsefe de bir “dışarısına” referansta bulunmayan kendi “içkin” pozitif gündemini ortaya koyar, siyasi rakiplerinin hamlelerine göre kendini oluşturmaz. Benzer bir izlek de Nietzsche’de bulunur. Deleuze, Nietzsche monografisinde onun “aktif” ve “reaktif” güç (power değil, force olarak güç) nosyonlarını derinlemesine ele alır. Nietzsche’nin “aktif”/”reaktif” güçler ayrımı, Hegel’in ünlü “Efendi-Köle” diyalektiğinin eleştirisinden yola çıkar. Hegel’e göre tarihi başlatan köle’nin efendi karşısındaki “hıncıdır”. Nietzsche ise aksine “efendi”nin etiğini olumlar. Ona göre efendi ahlaki değerleri kendisi koyar, kimseye referansta bulunmaz, yeni değerleri istediği gibisi kendisi tanımlar. Oysa köle, kendini hep efendiye referansta bulunarak oluşturur, kendisi yeni ahlaki değerler tanımlamaz. Etiği kendi kendini olumlayan pozitif değil, hep efendininkini olumsuzlamaya yönelik negatif bir etiktir. Nietzsche’nin kavramları ile konuşursak, köle reaktif güçleri temsil eder, oysa efendi kendi kendini tanımlayan, değerlerini kendi kuran aktif güçlerin yaratıcısıdır. Burada bir uyarı yapalım; klasik politik analizlerin kavramları ile parallelik kurmak yanıltıcı olacaktır; Nietzsche/Deleuze ikilisini köleye karşı efendi etiğini öne çıkarmaları, proleterya karşısında burjuvazinin yanında oldukları anlamına gelmez. Burda metaforik bir kullanım var diyebiliriz; serveti olan değil, ahlaki değerleri aktif olarak oluşturan efendidir. Bu anlamda yeni bir dünya kurgusuna sahip olan ve bunun için yeni ahlaki değerler tanımlayan olarak efendi proleteryadır, burjuvazi değil.

Todd May eleştirimize dönecek olursak; yaptığı analizlerle efendi etiği olarak marxisme karşı köle etiği olarak anarşizm savunusu yapmak gibi bir duruma kendi kendine düşüyor. Çünkü onu dışarıya refaransı olmayan pozitif/aktif bir güç olarak koymak varken, tıpkı Hegelci efendi-köle diyalektiğinde olduğu gibi marxisme karşı reaktif bir güç olarak koyabiliyor ancak.

May, marxisme karşı bu “reaktif”/”negatif” gönderimlerinden sonra, sonunda pozitif olarak bir post-anarşizm teorisini betimleme işine giriyor ki, işte kitabı okunmaya değer kılan da bu bölümü. Tabii işte bu noktada da anarşizmin dahil olduğu üçüncü politik teori tipi ortaya çıkıyor; “taktik” politik teori, klasik bir “üçüncü yol” perspektifi yani. Malum bu “üçüncü yol” teorileri iki yanlışa, iki savrulmaya karşı “en doğru orta yolu” savunur.

Stratejik politik teori olarak Marxism, “olan durum” ile “olması gereken durum” arasında tek bir merkezi gelişim çizgisi görürken (kapitalizme karşı olan iktisadi yönelimli mücadele) , ve iki kutup arasındaki açığın, neden sonuç ilişkileri ile birbirine zorunlu olarak bağlanan kademeli aşamaların birbirinini takip etmesi ile kapanacağına inanırken, taktiksel anarşist mücadele, “olması gereken durum”a, sadece iktisadi değil, toplumun farklı pekçok “olumsal” çelişkisini doğaçlama yöntemlerle bir özgürleşme projesine hemen şimdi eklemleyerek, her yönden “yerel” mücadeleler ağı ile ulaşacaktır. Böyle bir mücadele ancak her türlü “temsiliyet” ortadan kaldırılarak verilir.

Temsiliyet kitabın belki de en önemli sorunsalı. Özgür bir toplumun “temsiliyet” mekanizmaları ile yürütülemeyeceğine, her türlü aracılığın, vekaletin ortadan kaldırılması gerektiğine, bir “ideal referans noktası” olarak sanırız hiçbir muhalif kimlik karşı çıkamaz. Bu hepimizin eylemlerimizi ona başvurarak değerlendirdiğimiz vicdanımızdır. Ki Todd May’in olabilecek en hiyerarşik ideolojiymiş gibi eleştirdiği klasik marxismin en erken dönemlerinden itibaren, temsiliyeti dışlayan, “doğrudan demokrasi”yi savunan bir damar sürekli olagelemiştir. Marx’ın “Proleterya diktörlüğünü görmek istiyorsanız Paris Komününe bakın” lafı bilinir, keza Lenin’in “bütün iktidar sovyetlere” yaklaşımı da. Binlerce farklı dinamiğin savaştığı reel politika alanındaki kaotik güç dağılımlarının bir sonucu olarak sovyet deneyimi özelinde devrimin yozlaşarak, yatay değil temsiliyetçi/vekaletçi dikey bir yapıyı ortaya çıkarmasına bakarak, yekpare bir bütünmüş gibi marxismi eleştirmek, postyapısalcıların ölesiye eleştirdiği farklılıkları/tikellikleri tek bir homojen bütüne indirgeyen düzleştirici bir yaklaşımdır. Soru şudur; yapısal/ontolojik öncüllerinin zorunlu bir sonucu olarak marxism kaçınılmaz olarak merkezci, hiyerarşik, temsiliyetçi/vekaletçi bir teori midir yoksa, onun tarihsel tikel dışarvurumları mı böyle bir sonuç doğurmuştur.? Kanımızca Marxismin doğası gereği zorunlu olarak vekaletçi/temsiliyetçi olduğunu “kanıtlamak” öyle çok kolay bir iş değil. May’in, Marxismin İtalyan Otonomistler gibi “heretik” okullarını bile “sadece kapitalizm karşıtı olmakla yetiniyorlar” diye stratejik politik felsefe kategorisine dahil edip “çürütmesi” pek ikna edici olamıyor. Elbette toplumun bütün adeletsizlikleri ve problemleri, doğrudan ya da dolaylı olarak kapitalist üretim modelinden kaynaklanıyor. En büyük ve en görünürdeki kötülük kaynağı olarak kapitalizm karşıtlığına odaklanmak, başka çelişki alanlarını dışlamak anlamına gelmez. Kaldı ki toplumunl “olumsal” ve “lokal” çelişki alanları, tam da “olumsal” ve “lokal” oldukları ve dolayısıyla evrensel bir çözümleme içinde ele alınmayacaklarından, yani teorisi de yapılamayacağından, en geniş mücadele ortaklaşmasına en büyük ortak payda olarak sadece kapitalizm karşıtlığı imkan verebilir.

Eğer tarih belli bir sona doğru zorunlu olarak evrilen determinist değil de olumsal bir süreçse, tarihin belli bir dönemindeki belli bir olumsallıklar matriksi içinde marxismin belli bir olumsal tipinin, belli bir olumsal şekilde gerçekleşmesinden yola çıkarak, bütün olarak marxismin sonunu ilan etmek, tedavülden kalktığını ve sıranın anarşizme geldiğini beyan etmek, tam da aşamacı tarih algılayışına teslim olmakla kendini belli eden bir çelişki olmaz mı? Kanımızca Marxism ve –tabii bu anlamda anarşizm- toplumun bağrındaki Nietzsche’ci/Deleuze’cü bir ve aynı “pozitif”/”aktif” kadim gücün, yani özgürleşme projesinin farklı tezehürleridir. Tikel tezahürler değişebilir ama arkadaki “aktif” kadim güç tözsel olarak her zaman aynıdır.

Naif ve salt söylemsel, hoş ama boş bir temsiliyet eleştirisinden yola çıkarak Marxismi mahkum etmek, gerçekten çözüm üretmekten ziyade kariyer için politik rakibini her koşulda direk kötülemekle kendini belli eden kasaba politikacılığına teslim olmaktır. Temsiliyet konusunun öyle salt bir söylemsel karşı çıkışla çözülemeyecek son derece kompleks bir sorun olduğu Todd May’in çözüm adına sunduğu alternatiften de anlaşılıyor: Burjuva-liberal “kuvvetler ayrımı prensibi”. Yardıma çağırdığı otorite ise 18.yüzyılın Rouseau’su. Bu dağın fare doğurmasının diğer örneklerine Laclau/Mouffe’un “Sosyalist Strateji ve Hegemonya”sı ve Negri/Hardt’ın “İmparatorluk”uğu gibi ikonik kitaplar da rastlamıştık. Onca sağlam ve heyacan verici analizlerdeden sonra o yargı koyucu “Eh sonuç?” sorusuna Laclau/Mouffe patetik bir “radikal demokrasi”, Negri/Hardt da herhangi bir liberal politikacının da dile getirebileceği “serbest dolaşım hakkı”, “herkese asgari ücret” cevabı verebilmişlerdi. Benzer şekilde, onca yerinde ve sağlam temsiliyetçilik eleştirilerine rağmen, hadi yerel meseleler neyse de gittikçe karmaşıklaşan ve ancak küresel bir iletişimle/organizasyonla çözülebilecek devasa global sorunlar sözkonusu olduğunda “Peki somut alternatif ne?” sorusuna May de komik bir şekilde “Kuvvetler Ayrımı” diye cevap verebiliyor ancak.

Toplumsal mücadelelerin anarşizmden aldığı ve almaya devam edeceği büyük esinler kuşkusuz var. Bu anlamda ele aldığımız kitap da kesinlikle okumaya değer bir kitap. “Sosyalist Strateji ve Hegemonya” ve “İmparatorluk” vardıkları patetik sonuçlara rağmen nasıl çok değerli klasik kitaplarsa, May’in çalışması da bizce değerli bir kitap. Ancak Marxismi tarihe gömme “reaktif hıncı” Rousseu’ya başvurma çaresizliğine kadar da götürülmemeli herhalde. Hiç eylemde bulunmayan hata da yapmazmış. Tarihte sadece İspanya İç Savaşında başrolde olabilmiş ve onu da kaybetmiş anarşizmin, dünya coğrafyasının nerdeyse üçte ikisinde sınıfsız toplum kurma amacıyla devrim yaptırabilmiş ve dünya nüfusunun da herhalde üçte birini kendine bağlayabilmiş marxism kadar çok hata yapmamış olması gayet normal olsa gerek.

Bastırılamayan anarşist “reaktif” reflekslerine karşı, Todd May’in kitabı, kanımızca çok önemli ve yeni zamanlarda özgürleşme mücadelelerine büyük esinler sağlayabilecek olan post-yapısalcı düşünürlerle, özellikle Deleuze’le tanışmak için bir giriş olması anlamında oldukça iyi bir kitap.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
8.0
İçerik 
 
8.0  (1)
Çeviri 
 
8.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik
Çeviri
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi 2008-04-22 18:49:42 Önder Kurt
Genel Puan 
 
8.0
İçerik 
 
8.0
Çeviri 
 
8.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Nisan 22, 2008
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi

Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile