Geçmişten Geleceğe Oyundan Seyirciye Popüler
Kitaptan, Günümüzde Geleneksel Tiyatro Ne İfade Etmektedir? adlı yazıdan (s.25):
“Hayatın her alanına yansıyan ve farkında olmadan iliklerimize dek işleyen bu Aynılaştırma’nın, bir paradoksuymuş gibi görünse de, aslında bir başka versiyonu olan Şoven Milliyetçilik’in yükselişine karşı durmanın yollarından biri de; hepimizin aşina olduğu Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki büyük anne kılığına girmiş Kurt ile sonunda ona yem olmak durumunda kalan sevimli ve masum Kırmızı Başlıklı Kız arasındaki ilişkiyi anlatan, o Kurt’un riyakârlığı üzerine kurulan kurgudaki kıssadan hisseyi hiç unutmadan, bağımsız ve özgün renklerimizi korumak, dahası geliştirmek ve zenginleştirmektir.”
Önsöz’den:
“Söyleyecek sözü, paylaşacak derdi olan tiyatro yapar ya da sanatla uğraşır derler. Yıllardır söyleyecek sözlerimiz ve paylaşılacak dertlerimiz var tiyatrodan yana. Bir yandan tiyatroya gönül veren amatör ve profesyonel tiyatro insanları bu dertleri gerek uygulamaya, gerek söze dökerken tiyatromuzun sorunları da katlanarak büyüyor. Bazen tiyatro ve sanat insanları olarak artık kimi zaman bir başka gezegende yaşayan canlılar mıyız ki çoğu zaman kendimiz söylüyor, kendimiz dinliyoruz diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu sorunlarla yüklü süreçte, özellikle seksenlerden önce yapılmış pek çok tiyatral tartışma, değişme, gelişme ve yeniliklerin şimdilerde tekrar ama farklı boyutlarla gündeme geldiğine tanık oluyoruz hep birlikte. Bu kitapta yer alan yazılar işte bu süreçte izlediğim, tanık olduğum, kafa yorduğum tartışmalar, katıldığım etkinliklerin ardından düşündüklerimi bilimsel bir formda biçimleyerek yazıya döktüğüm makalelerimden seçtiklerim.
I. Bölüm en eski ve yaşayan sanat olan tiyatro sanatı hakkında, yaşadığımız ve hala yaşıyor olduğumuz sorunlara inat tiyatro sanatının ne kadar insana dair bir iş, bir eylem olduğu üzerine, kimi zaman depreşen tiyatral sorunlarımızı yine tiyatronun verdiği sabırla dinginleştirmek adına, kimi zaman da tiyatronun insana kazandırdığı umutla ve coşkuyla yazdığım yazılardan seçerek oluşturduğum bir sesleniş, bir serzeniş, bir sitemi ama aynı zaman da sanatın, hele de özellikle tiyatro sanatının doğasında var olan ve insana kazandırdığı o en değerli duygu; “Umut”u içeren yazılardan oluşan bir bölümdür.
Yaklaşık bin sekizyüzlü yılların ortasından, yani Batı Tarzı Tiyatro’nun, dramatik metniyle, sahnesiyle, tarzıyla, tavrıyla, deyişiyle Türkiye’ye girmesinden bu yana, kültürel alanda olduğu gibi tiyatro alanında da gelenekten nasıl yararlanılacağı ve kimlik kazanma sürecinde geleneksel tiyatromuzun rolü ve öneminin ne kadar olduğu en çok tartışılan ve sorgulanan konulardan biri olur. Özellikle Türk Tiyatrosu’nun en devingen ve parlak süreci olan 60-80 Dönemi’nde bu sorunsal yoğun olarak tartışılır ve geleneksel tiyatromuzun, var olan yapı özellikleriyle dünya tiyatrosuyla buluşabileceğine inanılır ve Türk Tiyatrosu’nu besleyen en önemli kaynaklardan biri olduğu düşüncesinden hareketle pek çok uygulama yapılır. Yetmişli yılların ikinci yarısından başlayarak bu tartışmaların hızı kesilmeye ve politik-ideolojik keskinleşmeler, çatışmalar tiyatro tartışmalarının önüne geçmeye başlar. Bu yıllarda özellikle politik tiyatro, düşünce tiyatrosu, ideolojik tiyatro, sokak tiyatrosu, ajit-prop tiyatro ve Brecht Tiyatrosu’nun yansımaları görülür sahnelerde. Ülkenin kaosa sürüklendiği yetmişli yılların sonlarında darbenin ayak sesleri de duyulmaktadır bir yandan. Ve bir Eylül sabahında o büyük demir kapı gümbürtüyle kapanır. Ardından da sessizlik, suskunluk… Tiyatroya da yansır bu elbette… Verimsiz, devingen olmayan bir dönem geçilir. Seksenli yılların ikinci yarısından başlayarak yavaş yavaş kımıldanmaya başlar tiyatro dünyası da.
Doksanlı yıllar tek kutuplu dünya ideolojisinin küreselleşme söylevleriyle hayatımızın her alanını şekillendirmeye başladığı yıllardır. Yeni Dünya, Yeni İnsan, Yeni Değer söylemi egemen bir düşünce olarak tüm toplumların sosyal-siyasal-kültürel konumlarını sarsarken “kimlik” ve “öteki” sorununu da beraberinde getirir. Tek kutuplu bir dünyada toplumların geçmişten kendi dinamikleriyle getirdiği değerler, kültürler ne olacaktır şimdi? Böylece gelenek sorunu da yeniden, farklı boyutlarda da olsa gündeme gelir. Dünyanın bu kadar birbirine yakınlaştığı (!), güçlü ve “sahip olan”ın, “olan”ın önüne geçtiği, hatta onu un ufak ettiği ve yarattığı hayat tarzıyla insanı ve insana dair her şeyi biçimlediği, tüm değerleri kendine özgü yöntemlerle belirlediği bir dünyada ulusal kültür, ulusal sanat, ulusal tiyatro kavramları ne olacak ya da gelenekle dünya kültürü ya da sanatı hangi noktalarda kesişecektir? Ya da kesişmeli midir? Veya dünyayla ne ölçüde bütünleşmelidir? Dünya nasıl bir dünya olmuştur? Ruhumuzu Mefisto’ya ne kadar teslim edeceğiz ya da etmeli miyiz? Etmeyeceksek neyi, nasıl yapmalıyız? Bütün bu sorgulamalarla birlikte tiyatral açıdan, geleneksel olanla çağcıl olanı nasıl buluşturmalıyız, seksen öncesinde epeyce yol almış tiyatromuzun özgünleşme yolculuğunu nasıl sürdürmeliyiz gibi temel sorular yine karşımızda durmakta. Son yıllarda, eski Ramazan eğlencelerini yeniden güncelleştirmeye çalışan bir piyasanın var olmaya çalıştığını hep birlikte izliyoruz. Karagöz salt çocukların izlediği bir gösteriye, Orta Oyunu Ramazan boyunca baş aktör olarak hiper marketlere ev sahipliği yapan, modern yapıların içinde üç-beş kişilik ekiplerin kazanç kapısına dönüşmekte. Elbette geleneksel tiyatromuz Cumhuriyet öncesinden günümüze tartışılıp sonuca ulaştırıldığı gibi tiyatromuzu besleyen en önemli kaynaklardandır. Ancak geçmişin kötü kopyalarıyla piyasa koşullarının kucaklaştığı eskimiş birer gösteri değil, içinde çağımızın ve günümüzün tiyatrosuyla pek çok noktada kesişen özellikler taşıyan önemli bir tiyatral zenginliğimizdir. Hiç kuşkusuz korunmalıdır ama tiyatromuzun rengini, tavrını, yönelişini oluşturma yolunda bu birikimden nasıl yararlanacağımız çok daha önemlidir.
Tiyatromuzun içinde bulunduğu sorunları da göz önüne aldığımızda bu post-modern Ramazan eğlenceleri kapsamında sunulan eski geleneksel oyunlarımızın, kendine özgü tavır ve üslubuyla yol alması gereken Türk Tiyatrosu’na ne ölçüde katkıda bulunacağı tartışılması gereken konulardan biri. Yine medya piyasasının oluşturduğu o çok renkli ama bir o kadar da tek sesli aldatıcı dünyasında insanımıza sunulan görüntü kirliliği ve dizi film akınına karşı direnmeye çalışan, adeta ıssızlığın ortasında kalmış tiyatromuzun durumu sorgulanması gereken bir başka önemli konu. Bu nedenle II. Bölüm’ü de ağırlıklı olarak geleneksel kaynaklarımızın ne olduğu ve nasıl yararlanılması gerektiğini içeren yazılardan oluşturmaya çalıştım.
Ayrıca tiyatro yaptığım sürece yaşadığım kentteki, başta amatör olmak üzere tüm tiyatro etkinliklerine katılmaya, izlenimlerimi, değerlendirmelerimi aktarmaya, bir yandan kendi uygulama çalışmalarımla uğraşırken, tiyatro yapan gruplarla, dostlarımla ve meslektaşlarımla tiyatro mekanlarının atmosferini paylaşmaya ve bu paylaşımlarımı yazıyla ifade etmeye çalıştım. Bu tür yazılarımdan seçtiklerimi de, hem Anadolu’daki çalışmaları ve oyunları aktarmanın, hem de eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmenin yararlı olacağı düşüncesiyle III. Bölüm’e aldım (…)
Prof.Dr. Nurhan Tekerek
Mayıs 2010, Mudanya”
