Güven / Vedat Türkali
Popüler
Zaman: İkinci Dünya Savaşı’nın var gücüyle devam ettiği 1940 ‘ların başı. İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir avuç anti-faşist devrimci genç, dönemin tek muhalefet partisi olan illegal Türkiye Komünist Partisi’ni aramaktadır. Bir avuç insan,1940’ların Türkiye’sindeki tüm boyutlarıyla sergilenen karanlığı bir ucundan yırtmak için mücadele vermektedir.
Vedat Türkali, beş kitaplık ve iki ciltlik romanı boyunca Komitern belgelerine dayanarak, hakkında verilen 'desantralizasyon' kararının öncesindeki ve sonrasındaki TKP’nin durumunu romancılığının bilinen ustalığıyla; iç monologlar ve diyaloglara, olayların, olguların, kişilerin akışıyla ortaya koyar.
Türkali, İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye’yi anlatan 'Güven'de Türkiye Komünist Partisi’nin tarihini sürece tanıklık etmiş bir yazar olarak tüm içsel dinamikleri ve sorunsallarıyla gözler önüne sererken, yalnızca o dönemdeki sol hareketin değil, demokratından faşistine, iş adamından polisine bir toplumun tüm farklı kesimlerinin aynalığını yapar. Türkali’nin coşkulu anlatımı karakterlere ve olaylara ilişkin derin bakışıyla birleşince, Türk edebiyatında benzersiz bir roman çıkar karşımıza: Toplumun her kesiminin görüşlerinin tarafsızca, ustalıkla aktarıldığı uzun bir yolculuk, bize kendi yanıtlarımızı üretmemizi sağlayacak yepyeni araçlar eden dev bir yapıt.
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
-
2009-10-27 14:59:56 |Publisher| emrahpolat
-
2009-10-08 13:42:07 |Administrator| guclu

Her yazarın her kitabı da iyi olmuyor malesef. Türkali'nin "Yalancı Tanıklar Kahvesi"ni yaklaşık 150. sayfada bıraktığımdan söz etmiş miydim?
Bir kere de şöyle bir şey başıma geldi: Paul Auster'ın "New York Üçlemesi"nin ilk romanı olan "Cam Kent"i daha önce bir kere okuduğumu tamamen unutarak ve yine aynı heyecan ve merakla bir kere daha okumuştum. Kitabı ikinci kere okuyor olduğumu ise finale birkaç sayfa kala farkettim, çünkü sonunu hatırlıyordum:o Tam da Auster'a göre bir durum...
-
2009-10-06 15:36:09 |Publisher| emrahpolat

Bazen bende de öyle oluyor. Bazen de kitaplar fena halde sıkıcı oluyor (ne hikaye var, ne de edebi bir değer); "allahım benim günahım ne" diyorum, "bu kitabı okumak zorunda mıyım" diyorum. İşte o noktaya geldiğim an hiç zorlamıyorum kendimi, kitabı elimden bırakıveriyorum. (Eskiden böyle yapmaz; kendimi zorlardım) En son Aslı Erdoğan'ın "Taş Bina ve Diğerleri"ni okurken başıma geldi bu durum; saçma sapan geviş getirip durmuş hatun. Oysa zamanında "Kırmızı Pelerinli Kent" gibi şahane bir kitap yazabilmişti.
-
2009-10-06 14:32:14 |Administrator| guclu
-
2009-10-03 02:16:01 |Publisher| emrahpolat
-
2009-09-28 13:21:55 |Administrator| AliOsman

Kitap ik çıktığında sanırım yaklaşık 800 sayfalık ilk (ve ardından gelen 500-600 sayfalık ikinci cilt) cildi gördüğümde 'Ben hayatım boyunca her kitapçıya girdiğimde bu kitabı görüp, daha okumadım diyerek sıkıntıya mı kapılacağım ' diye düşünerek alıp bir çırpıda oumuştum. Hakikaten çok sürükleyici ve başarılı bir kitap. Bir çok ayrıntı halen aklımdadır.
-
2009-09-27 01:56:42 |Administrator| guclu
-
2009-09-26 01:03:41 |Administrator| guclu

Vedat Türkali romanlarını okurken hep aynı şey olur; roman karakterlerini birer film oyuncusuyla eşleştirir ve romanı "izlemeye" başlarım. Karakterlerin tamamı olmasa da "Güven"de de aynısı oldu. Sahir'i Uğur Polat'la, Rahmi Usta'yı Uğur Yücel'le, Mükerrem Hanım'ı Perihan Savaş'la, Galip'i Fikret Kuşkan'la, Nazif'i Tuncel Kurtiz'le, Süheyla'yı da Nurgül Yeşilçay'la canlandırdım kafamda. Esas dörtlüye, Turgut'a, Halil'e, Necla ve Seher'e ise uygun bir tip bulamadım.
Romanda Vedat Türkali'nin, sosyalizm ve SSCB hakkındaki görüşlerini Sahir'i, TKP hakkındaki düşüncelerini ise Rahmi Usta'yı konuşturarak ifade ettiğini düşünüyorum. Zaten sınıf bilincine sahip, SSCB taraftarı devrimci işçi Rahmi ile eleştirel sosyalist Sahir'in diyalektik ittifakının verimli ve yaratıcı bir sosyalist dinamiğin ipuçlarını çağrıştırdığını da kişisel olarak düşünüyorum, en azından yazarımızın bunu ima ettiğini zannediyorum.
Romanda TKP hakkında insafsızlık yapıldığını düşünmüyorum. Adı geçen tüm TKP önderleri, İsmail Bilen dışında, zeki, cesur ve kararlı devrimciler olarak tasvir edilmiş, genç komünistlerin azim ve inancı ise kusursuz.
Dikkatimi çeken bir ayrıntı var. Romandaki sağcı, burjuva karakterlerin hepsi, diğerlerinin kuyusunu kazan, kendi çıkarını bütün fırsatlardan yararlanarak kollayan insanlar olarak anlatılırken, devrimcilerin tamamı cebindeki son kuruşa kadar paylaşan, kendisinden daha çok yoldaşını, arkadaşını düşünen örnek sosyalistler olarak tasvir edilmiş. Bilinçli bir tercih olduğu kuşkusuz.
Son bir nokta ise, bence çok önemli, bütün karakterler romanın sonunda değişerek dönüşerek başka insanlar haline geldiler. Bu da romanın başka bir güçlü yanı.
-
2009-09-26 02:58:28 |Publisher| Fantom

Ben de Güven'i uzun bir zaman önce ve uzun bir zaman diliminde okumuştum. Vedat Türkali'nin en önemli ve en sağlam eseridir. Ve açıktır ki Güven sadece bir roman değildir. Fetekos'un Kayıp Romanlar'la ilgili tespiti son derece doğru, hatırladığım kadarıyla yayınlandığı dönemde bu kitap üzerinde yoğun ve olumsuz eleştiriler içeren tartışmalar yaşanmıştı. Fetekos'un bu tespitine niye doğru diyorum, çünkü Vedat Türkali'nin bu yıl yayınlanan "Yalancı Tanıklar Kahvesi'ni yayınlandığı gün alıp okudum. Bir yere kadar geldim, dayanamayıp bırakıyordum, ki Güçlü ile aynı günlerde okuyorduk, o bıraktı, ben ustaya ayıp olmasın diye zorlanarak da olsa bitirdim. Kanımca edebiyat çevreleri de bu yaştan sonra ustaya ayıp olmasın diye bu kitap hakkında çok da olumsuz bişey yazmadılar, sessizlikle karşıladılar kitabı...Hiç Vedat Türkali romanı okumamış genç arkadaşlara tavsiyem, mümkünse Güven'i mutlaka okusunlar. Kayıp Romanlar ve Yalancı Tanıklar Kahvesini ellerine bile almasınlar. Diğerleri opsiyonel:-)
Saygılar...
-
2009-09-25 20:06:32 |Publisher| fetekos

Güçlü, öncelikle tebrik ederim :-) Ben Güven'i sıcağı sıcağına okumuştum ama itiraf edeyim ki şimdi onu okuma işine girişemezdim.
Herkese okumasını önerebileceğim bu kitap hakkında olumsuz sözler sarf edemem, onun estetik eleştirisi de bana düşmez herhalde ama ne yazık ki, şahane İstanbul anlatımı dışında, onu okurken tasvir edilen yerlere, Neyzen'in takıldığı Beyazıt yakınlarındaki kahveye, özellikle de Sultanahmet Soğanlı mevkiine gidip Necla'nın ahşap evini görmek istemiştim, edebi açıdan pek etkisi altında kaldığımı da bugünden baktığımda söyleyemeyeceğim. Bu durum daha iyilerini okumuş olmamla ilgili bir beğenmezlik tutumundan kaynaklanıyor diyelim. Diğer yönüne gelince, yalnızca küçük bir anıyı tarafsızca paylaşmak isterim. Sol siyasete yeni yeni ilgi duymaya başlayan bir arkadaşım, "Bir Gün Tek Başına"nın ardından gene benim önerimle kitabı okuduktan sonra "Diğer kitapta olduğu gibi anlatımı beğendim, sürükleyici ve ilgi çekiciydi ancak dönemin devrimcilerini övüyor mu yeriyor mu anlayamadım. Her ikisi de diyemeyeceğim kadar bir tarafa eğilim hissettim. Gerçekten tüm devrimciler bu zaaflarla mı tanımlanır?" diye bir soru yöneltmişti. Ardından Sovyetlerle ilgili bir yığın soru sordu. Ben ilk soruyu yanıtlamadım ama yazarın siyaset çizgisini daha iyi bilen biri, yanıtladı.
Yalnızca okurken akılda tutulması gereken bir not olarak benim de kafamda takılı kaldı. Ama Kayıp Romanlar'dan sonra bir daha Türkali okuma gereksinimi duymayacağıma karar verdiğimden bu notu fiilen pek değerlendiremedim. Söylediklerine kesin bir biçimde katılıyorum. Bu anlatıdan doğru, nesnel bir tarih yazınının işlevini beklemek çok yanlış olur. Onu bu şekilde, hep söylendiği gibi "TKP tarihçesi" olarak okumamalı, tıpkı Türkiye'nin politik ortamını dizi filmlerden öğrenmenin yarattığı kolay ve geçici etkinin yanıltıcılığı gibi, tarih romanlardan öğrenilmemeli, ya öznellik gerçekliğin önüne geçmişse, ya yazarın iç hesaplaşmaları karakterleri eleştiriden öteye saldırı noktasına itmişse diye düşünülmeli, yukarıdaki notu da atlamamalı. Öte yandan bence Türkali'nin okuduğum diğer kitaplarından daha başarılı olan bu kitabı, dönem edebiyatının önünü açabilecek, edebi açıdan daha yetkin, daha sağlıklı analizlerle karakterlerine ustaca hayat verecek cesur yazarların, anlatıların önünü şüphesiz ki açabilecek değerde bir eserdir.
-
2009-09-25 14:14:12 |Administrator| guclu

Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu romanı okumak benim için ödenmesi gereken önemli bir borçtu. İlk cildi Ekim 1999, ikinci cildi ise bir ay sonra, yani Kasım 1999’da yayınlanan bu dev eseri daha piyasaya çıktıkları gün alıp kütüphaneme koymuştum.
Bundan önce üç defa okumayı denemiş ve her seferinde de ne hikmetse, Halil ve arkadaşlarının Rahmi Usta’nın evine gelip Parti hakkında konuşmayı denedikleri bölüme kadar gelebilmiştim. Kötü bir benzetme olacak ama bu borsa tabiri “cuk” diye oturuyor; yüzüncü sayfa civarında “direnç” oluşmuştu. Muhtemelen toplam bin iki yüz sayfa tutmasından başlayan bir psikolojik bariyerin etkisiyle, “Güven”le tam on yıl boyunca bakışıp durduk. Bu süre içinde birçok roman ve inceleme okudum, belki binlerce dergi sayfası karıştırdım, yüzlerce karikatüre güldüm, saatlerce film, dizi ve belgesel izledim; Galatasaray’ın Avrupa Şampiyonu, Milli Futbol Takımı’nın önce dünya, sonra da Avrupa üçüncüsü olduğunu gördüm; askere gittim geldim, evlendim, çok kısa süreli olan bir tanesini saymazsam üç kere iş değiştirdim; arkadaşlıklar kurup bozdum. Bütün bunlar olurken “Güven” kitaplıktaki rafından kalın kalın beni süzdü durdu. Ta ki bir buçuk ay önce bir akşam, önceden planlamadığım halde elime alıp okumaya başlayıncaya kadar. Önceki okumalarımda “direnç” oluşturmuş olan bölümü ne kadar çabuk geçtiğimi fark etmedim bile, roman beni neredeyse absorbe etmişti bu sefer ve yaklaşık yedi haftalık bir okumayla dün akşam saatlerinde bitirdim “Güven”i.
Muhtemelen bu kitap, uzun yıllar sonra da büyük bir ilgi ve heyecanla okunacak. Bunun sadece Türkali’nin çok az yazara nasip olacak kadar akıcı kalemine bağlayamayız düşüncesindeyim. “Güven”, Türk edebiyatında son yıllarda yazılmış olan, benim düşünceme göre, klasik roman tarzındaki en önemli eser; belki de tek eser. Birçok yaşayan karakter içeren, bu karakterleri hem kendi psikolojileri hem de öteki karakterlerle ilişkileri bağlamında ele alan; tarihsel örgüyü ve bireysel hikayeleri ilişkilendirebilmeyi büyük bir başarıyla yapan; her karakteri kendi sınıfsal ve ideolojik formasyonuna uygun bir biçimde, yani tutarlı şekilde resmedebilen büyük bir eser “Güven”. Ayrıca Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Halide Edip gibi gerçekten yaşamış insanların da olay örgüsüne ustaca dahil edildiğini de ekleyeyim.
Kitap yayınlandığı vakit, anlatılanların ne kadarının gerçek, ne kadarının kurmaca olduğu konusunda bir tartışma yaşanmıştı. Baş karakter “Turgut”un, Vedat Türkali’yi temsil ettiği, “Halil”in Yusuf Atılgan olup olmadığı, TKP’nin 40’lı yıllardaki faaliyetlerinde bu anlatılanların yaşanıp yaşanmadığı epey bir tartışılmıştı. Romanda cinselliğin de azımsanmayacak biçimde yer alması da eleştiri konusu olmuştu.
Kişisel olarak, roman okunarak tarih öğrenilebileceğini düşünmüyorum. Tarih yazımı dahi oldukça öznel olabilirken, roman yazımının nesnel olması beklenmemelidir. Bu nedenle, kitapta anlatılanların bire bir yaşanmış tarihsel gerçekler olarak değerlendirilmesinin, karakterlerin bire bir hangi kişiye denk geldiğinin araştırılmasının mantıklı olmadığını düşünüyorum. Yani, tarih öğrenmek için değil ama hem oldukça güzel bir roman hem de 40’lı yıllara ait ilgi çekici detaylar okumak istiyorsanız, bu tam size göre bir roman olabilir. Üstelik İstanbul şehrinin, neredeyse bir roman karakteri gibi bu kadar canlı tasvir edildiği bir başka edebi eser şu ana kadar okumadım, yani bu bile başlı başına önem taşıyan husus olsa gerek.
“Güven” için, yaratıcısı Vedat Türkali, “Bitirememekten çok korktum” demiş. Yaklaşık on yılda yazdığını duymuştum. Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır, bu dev eser için. Hem kendisinden sonra bu tür romanlar yazabilecek “deneyimli” ve “cesur” insanların yolunu açtığı için, hem de bu yaşında bu kadar sade ve güzel bir dil kullanabildiği için. Kulağı ara ara tırmalayan bazı sözcük kullanım tercihlerini (“hücre” yerine “yuvar”, “organ” yerine “aygıt”, “Milli Şef” yerine “Ulusal Önder” vb.) sorun etmezseniz, gerçekten de mükemmel bir roman.
Yorumlar
"New York Üçlemesi" neyse de, Timbuktu tam bir rezaletti. Sanırım Paul Auster'dan hoşuma giden tek eser, senaryosunu yazdığı "Smoke" filmi. Aslında orada da Harvey Keitel olmasa film izlenir mi bilmem!
Bir kere de şöyle bir şey başıma geldi: Paul Auster'ın "New York Üçlemesi"nin ilk romanı olan "Cam Kent"i daha önce bir kere okuduğumu tamamen unutarak ve yine aynı heyecan ve merakla bir kere daha okumuştum. Kitabı ikinci kere okuyor olduğumu ise finale birkaç sayfa kala farkettim, çünkü sonunu hatırlıyordum:o Tam da Auster'a göre bir durum...
Çok doğru bir noktaya parmak bastın. Kimbilir kaç tane kitabı beş on sayfa okuyup bıraktım ve geri de dönüp yeniden başlayamadım. Zamanları gelmedi hala.
"Kayıp Romanlar" opsiyonel olabilir. Son romanını ise okuyamadım üstadın. 1970'ler gibi "aksiyonu" bol bir dönemi hemen hiç macera içermeden anlatması bana pek gelmedi.
Saygılar...
Romanda Vedat Türkali'nin, sosyalizm ve SSCB hakkındaki görüşlerini Sahir'i, TKP hakkındaki düşüncelerini ise Rahmi Usta'yı konuşturarak ifade ettiğini düşünüyorum. Zaten sınıf bilincine sahip, SSCB taraftarı devrimci işçi Rahmi ile eleştirel sosyalist Sahir'in diyalektik ittifakının verimli ve yaratıcı bir sosyalist dinamiğin ipuçlarını çağrıştırdığını da kişisel olarak düşünüyorum, en azından yazarımızın bunu ima ettiğini zannediyorum.
Romanda TKP hakkında insafsızlık yapıldığını düşünmüyorum. Adı geçen tüm TKP önderleri, İsmail Bilen dışında, zeki, cesur ve kararlı devrimciler olarak tasvir edilmiş, genç komünistlerin azim ve inancı ise kusursuz.
Dikkatimi çeken bir ayrıntı var. Romandaki sağcı, burjuva karakterlerin hepsi, diğerlerinin kuyusunu kazan, kendi çıkarını bütün fırsatlardan yararlanarak kollayan insanlar olarak anlatılırken, devrimcilerin tamamı cebindeki son kuruşa kadar paylaşan, kendisinden daha çok yoldaşını, arkadaşını düşünen örnek sosyalistler olarak tasvir edilmiş. Bilinçli bir tercih olduğu kuşkusuz.
Son bir nokta ise, bence çok önemli, bütün karakterler romanın sonunda değişerek dönüşerek başka insanlar haline geldiler. Bu da romanın başka bir güçlü yanı.
Ben Güven'i sıcağı sıcağına okumuştum ama itiraf edeyim ki şimdi onu okuma işine girişemezdim.Herkese okumasını önerebileceğim bu kitap hakkında olumsuz sözler sarf edemem, onun estetik eleştirisi de bana düşmez herhalde ama ne yazık ki, şahane İstanbul anlatımı dışında, onu okurken tasvir edilen yerlere, Neyzen'in takıldığı Beyazıt yakınlarındaki kahveye, özellikle de Sultanahmet Soğanlı mevkiine gidip Necla'nın ahşap evini görmek istemiştim, edebi açıdan pek etkisi altında kaldığımı da bugünden baktığımda söyleyemeyeceği m. Bu durum daha iyilerini okumuş olmamla ilgili bir beğenmezlik tutumundan kaynaklanıyor diyelim. Diğer yönüne gelince, yalnızca küçük bir anıyı tarafsızca paylaşmak isterim. Sol siyasete yeni yeni ilgi duymaya başlayan bir arkadaşım, "Bir Gün Tek Başına"nın ardından gene benim önerimle kitabı okuduktan sonra "Diğer kitapta olduğu gibi anlatımı beğendim, sürükleyici ve ilgi çekiciydi ancak dönemin devrimcilerini övüyor mu yeriyor mu anlayamadım. Her ikisi de diyemeyeceğim kadar bir tarafa eğilim hissettim. Gerçekten tüm devrimciler bu zaaflarla mı tanımlanır?" diye bir soru yöneltmişti. Ardından Sovyetlerle ilgili bir yığın soru sordu. Ben ilk soruyu yanıtlamadım ama yazarın siyaset çizgisini daha iyi bilen biri, yanıtladı.
Yalnızca okurken akılda tutulması gereken bir not olarak benim de kafamda takılı kaldı. Ama Kayıp Romanlar'dan sonra bir daha Türkali okuma gereksinimi duymayacağıma karar verdiğimden bu notu fiilen pek değerlendiremed im. Söylediklerine kesin bir biçimde katılıyorum. Bu anlatıdan doğru, nesnel bir tarih yazınının işlevini beklemek çok yanlış olur. Onu bu şekilde, hep söylendiği gibi "TKP tarihçesi" olarak okumamalı, tıpkı Türkiye'nin politik ortamını dizi filmlerden öğrenmenin yarattığı kolay ve geçici etkinin yanıltıcılığı gibi, tarih romanlardan öğrenilmemeli, ya öznellik gerçekliğin önüne geçmişse, ya yazarın iç hesaplaşmaları karakterleri eleştiriden öteye saldırı noktasına itmişse diye düşünülmeli, yukarıdaki notu da atlamamalı. Öte yandan bence Türkali'nin okuduğum diğer kitaplarından daha başarılı olan bu kitabı, dönem edebiyatının önünü açabilecek, edebi açıdan daha yetkin, daha sağlıklı analizlerle karakterlerine ustaca hayat verecek cesur yazarların, anlatıların önünü şüphesiz ki açabilecek değerde bir eserdir.

İnsan, Paul Auster'ı ilk okuduğunda etkileniyor, ama şimdi düşünüyorum da, üst anlatı "numaralarıyla" okuru tavlamaya çalışan yazarların eserlerini beğenmiyorum ben. Hikayesi olan ve hikayesini iyi anlatan metinler hoşuma gidiyor.
"New York Üçlemesi" neyse de, Timbuktu tam bir rezaletti. Sanırım Paul Auster'dan hoşuma giden tek eser, senaryosunu yazdığı "Smoke" filmi. Aslında orada da Harvey Keitel olmasa film izlenir mi bilmem!