Masumiyet Müzesi
Popüler
Zengin aile çocuğu Kemal'in, ona yoksul uzak akrabası olan sevgilisini hatırlatan herşeyi bir müzde toplamasını hayatının amacı haline getirmesini anlatan bir aşk öyküsü.
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
ELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİSİ
Karışık bir durum bir gibi görünse de, Doğrudan Masumiyet Müzesine değil de, "Masumiyet Müzesi Romanı ve Hiperreal Masumiyet Müzesi “Gerçeği” Hakkında Feminist Bir Eleştiri: Fetişizm ve Voyörizm Kıskacında “Hiç-Yok” Olan Kadın" başlıklı eleştiriye gönderdiğim 6 Ekim 2009 tarihli eleştriden başlayarak , Öykü Didem Aydın tarafından verilen cevapla birlikte, cevaba verilen cevabı da, SIKILACAĞINIZI bile bile buraya koyuyorum.
Peşinen belirtmeliyim ki, Öykü Didem Aydın'ın kapsamlı ve 60 sayfalık eleştirisine şapka çıkarıyorum.
http://www.edebiyatvehukuk.org/masumiyet-muzesine-feminist-giris.html#Openbookmarks bu adreste eleştiriyi bulabilirsiniz.
Kendisine “e-hayalet” üzerinden şükranlarımı bir kez daha bildiriyorum. Kendi yazısını, paylaşıma açmış olmasına rağmen, yine de telif hakları nedeniyle "e-hayalet"e koyamıyorum.
“Eleştirimde” bilgisizlikten kaynaklanan eksikliklerimin zaman zaman bir budalanın önyargılarına dönüştüğünü siz de hemen anlayacaksınız ve göreceksiniz. Kaçınılmaz bir şekilde, bu önyargılarla kaleme aldıklarımız, bazılarını, haksız yere rahatsız edici ve suçlayıcı mahiyette sesleri içinde barındırabiliyor. Sözde maksadın aşıldığı durumlar vardır, “Eleştirim” Freud’un da bildirdiği üzere, hani o bilinçaltının kontrol edilemeyecek kuvvetinin akıl, irade ve nezaketi de yenerek gerçek niyeti ortaya çıkaran “kusurlu eylemler” gibidir. Eleştirim kusurlu olsa da samimiyetlerinize güvenerek buraya koyuyorum.
Selam ve sevgilerle
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
6 Ekim 2009
Dostoyevski’nin bir sözü ile başlıyorum. “Akıl sinsice hile ve kurnazlığa başvurur, doğrulukta bir ahlaksızlık, budalalıkta bir ahlak vardır.” Bu aforizmayı söyle yumuşatabilir miyiz “Akla dayalı ve nesnel olduğu zannedilen bir eleştiride ne kadar tarafsız kalınabilir? Sanatçı, ölümsüzlüğe ulaşmak isteyen tanrı olmak niyetindedir, ama üzerinde ne bir tartışma ne de herhangi bir eleştiri kirinin bulaştırılamayacağı bu kapsamda yaratılamayacak eserini mutlak bir saflığa hem de matematik saflığa eriştirmek ister. Mantığımızla değil, sadece duygu ve sezgilerle duyumsanan bir güzellik, aklın ve mantığın dumura uğradığı bir hayranlık, duygular zemininde sonsuz haz bir alışverişinin olduğu cennetvari saflığı kastediyorum. Böyle bir eser var mı? Yaratıldı mı? Balzac ustanın “Gizli Başyapıtı”ndaki anlatılmaya çalışılan hayali resmi Picassso bile tüm renk ve çizgileriyle tuvale aktarabildi mi?
Eleştirmen tanrılara isyan eden titan prometheus gibidir. Prometheus’un haklı eylemi ve itibarlı konumunu bize hep yol göstermelidir. Freudyan literatürde “prometheus kompleksi” var mı? bilmiyorum ama, bazıları kendini tanrı zannedenleri eleştirerek tanrılar katına çıkabileceğini, bu olmazsa bile, varoluşun baskın dürtüsü gereği farkında olmadan kendine bir ehemniyet payı vererek içten içte sinik bir kıskançlığı, akla, mantığa, delile, tahlile bağlı oldukları yöntem ve ekole dayandırma gerekçesiyle dışa vururlar. Sonsuzluğu içinde barındıran bütünü, ussal çıkarımlarla çok yönlü ve katmanlı okuma gayretiyle birlikte, fenemoloji ve göreceli bir imkansızlık sorununu getirdiğini bilecek kadar teknik donanıma sahiptirler ama, bütünün içindeki haz verici ayrıntılar göz ardı ederek, hırsları yüzünden eserin bütünü aniden mahkum ederler.
Her sanat yapıtı bir sorundur. Tamamlanamayan patolojik boyutta bir sorundur. Yaratıldığı dönemin duygu, düşünce, inanç ve değerlerine göndermelerde bulunabildiği gibi toplumsal, siyasal, felsefi ve ahlaki olgularına tanıklık edebilir veya etmeyebilir de. Bu nedenle eser hiç bir zaman nihai bir bütünlüğe erişemez. Eleştirilerinizden bir kez daha bunu anlıyoruz. Kaldı ki bunu sizde söylüyorsunuz.
Aradığımız gerçeklik, söylemek istediğimiz doğru, insan ruhunun sonsuzluğunda binbir çeşit hal, renk, ses ve şekil alır, niyet budur ama, her yapıt, en sonunda yaratıcısının öznelliğinden sıyrılıp dışavuralarak somutlaşır.
Her şekle girebilen, her kılığa bürünen tanrı proteusun yaptığı gibi yazar, tiksindiğimiz bir hırsız veya davası uğruna ölebilmeyi göze alan imrendiğimiz bir kahramanın, sıradan ve silik bir doktorun, açgözlü bir bankacının veya bir aylağın kılığında karşımıza çıkabilir. Yerine geçilen nesne ve varlıkların aldığı şeklin biçiminin niteliklerini tartışabiliriz, proetus’u salt işi için yargılayamayız.
Aklın kendi önerme ve çıkarsamaları dizgesindeki muhakememiz, kahramanların bu haliyle eleştirilmesiyle bu romanı Orhan Pamuk yazmasaydı dedirtecek kadar hiperreal bir gerçekliğe bizi götürebilir.
Roman kahramanlarının Kemal, Fusun ve Sibel’i kendi varoluş ve resmediliş gerçekleriyle anlamak ve kabul etmek zorundayız.
Aksi takdirde, Dimitri Karamazov’un babası, Gruşenka ve Katerina arasındaki ilişkilerini felsefi –etik ve feminizm bakışı açısından aynı değerlendirmeye tutmaya benzer. Dimitri’de sizin deyiminizle marazi, sapına kadar saplantılı, tutkulu, kontrol edilemeyecek seviyede coşkulu, ele avuca sığmaz, hoyrat, hercai ruhta tüm kadınlara aşık olabilecek türde bir kişilik, kararsız, mütecaviz, aktif-saldırgan, hümanist, gerçekçi,erdemli, ahde-vefalı, en sonunda BİR MASUM, SİSTEMİN DEĞERLERİNE KURBAN EDİLEN BİR SUÇLU ve çılgın bir AŞIK’TIR. Ancak Aşkı sağ sağlim, kazasız belasız sevgiye çıkaran sorumluluktan yoksundur.
Gruşenka, bir egemen değildir, ama hesaplıdır, acımasız, akıllı, kontrolü seven, yöneten, sevilme ihtiyacı duyan, zengin bir tüccarın kapatmasıdır. Katerina, kışkanç, erdemli, ilkeli, sınıfsal ve maddi konumu nedeniyle dengeli, tekbir monomaniye sahip, halinden memnun bir kişiliktir, ama mahkemedeki itiraflarıyla Dimitriyi mahkum eden, derinlikten yoksun, egemen zavallı bir kadındır.
Soru şu olmalı özellikle feminist bakış açısından, Dimitri, Guruşenka ve Katerina’nın kişilikleri nedeniyle Dostoyevskiyi eleştirebilir miyiz? Herhalde komik durumlara düşeriz.
Çok güzel bir cümle olmakla birlikte “Aşkı sağ sağlim, kazasız belasız sevgiye çıkaran sorumluluk” anlayışı aşkın steady-state kararlı -denge durumunu ifade ettiğinden , AŞK’ın kaotik deruni anlamını, “AŞK”ın aşkın anlamını, feminist-eşitlikli düşünceleri içine hapsedip boğmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kabul edilebilir bir ölçüttür. Kapsamı dardır ve ama çok eksik bir bakış açısıdır.
Eleştiri, kendi içinde, eleştirenin öznelliğini barındırmaz mı? Bu da, eleştirenin nesnel ölçütlerden çok, eleştirmenin feminist ideolojik kirlilik sorununu ortaya çıkarmaz mı?
Bilginin mutlak olmadığını göreceli olduğu konusunda bir hatırlatma yapma gereğini duyuyorum.
Kendi politik duruşunuz ve düşüncelerinizden hareketle, belgeleri ve kaynakçalarını ortaya koyarak, “Masumiyet Müzesi”nin feminist okumasını haklı çıkaracak bu kadar kapsamlı delil ve ispata niçin ihtiyaç duyduğunuzu hala anlamış değilim? Üslubunuz niçin bu kadar akademik, gayretkeş ve sinirli; metafor ve alayla dolu. Amacınız göstermek değil, ispatlamak ve çürütmek üzerine şekilleniyor, Eleştirinin ötesine geçen ve bir söyleminiz var, sanki iddia makamının hazırladığı bir metindeki suçlamalar gibi. Yazarın okura okurun da yazara ihtiyacı olduğu yönündeki simbiyotik ilişkiyi hatırlatmanıza rağmen bu tip önyargıları oluşturmanızda ne tür bir amacınız olabilir?
Kemal için Aşk var olmaktır (to be) , Fusun için sevgi ise sahip olmaktır (to have).
Sevgiyi; şimdi mülkiyet ilişkileri, eşitlik ve hayvansı biyolojik ihtiyaçların giderilmesi bağlamında ele almanın hiçte sırası değil gibi bana gelmektedir.
Dostoyevski’yle bitirmek faydalıdır. “Söyledikleriniz doğru olmakla birlikte ancak içtenlikten yoksundur.”
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(Öykü hanımın 1. eleştiriye verdiği cevap)
Saygıdeğer Erdem Özcan,
Merhabalar. Gerçek adınız mı, mahlas mı kullanıyorsunuz? Sormamda bir sakınca yoktur umarım. Değerli yorumunuz için şükranlarımı sunarım. Her satırını dikkatle okudum. Şu hipermetinsel haliyle altını çizemesem de gözlerimle sıkı sıkı taradım:)) Güzel, anlamlı ve yer yer “katılınabilir” fikirlerle bezeli yazmışsınız. Elinize sağlık.
Genel olarak yorum özgürlüğünü sınırlamamak için her yoruma yanıt yetiştirmiyorum, hele hele “olumlu” yorumlara teşekkür etmekten başka bir şey yapılamayacağı için yanıt yazmamayı yeğliyorum ama dikkatimi çeken ve benim yazımın hakedip haketmediğinden şüphe duyduğum bazı minik suçlamalar da içeren yorumunuz hakkında, birkaç lakırdı edeceğim.
Bakın Siz de eleştirinin yazarını “hırsla” ya da söylemeye dilim pek varmıyor, yazınızda dile getidiğiniz başka insani ve fena duygularla itham ederek küçük de olsa Freudiyen çözümlemeler ve mesnetsiz tahminlerde bulunabiliyormuşsunuz:)) Alınmadım. Böyle kökten çıkarsamalar yapmak hepimizin içinde olan bir duygu. Bir yazarın, örneğin bir eleştiri yazarının duygu ve düşüncelerini, yazısında hiç de söylenmeyenlerden çıkarmak gibi bir eğilim öyle ya da böyle çoğumuzda var. Siz de bu huydan ari olmadığınızı göstermiş bulunuyorsunuz. Öte yandan henüz lise çağlarımda ilk romanını okuduğum ve yıllar boyunca hep büyük bir hayranlık beslediğim Orhan Pamuk’un “Tanrı” olduğundan haberim yoktu. O’nun yazdığı her kitaba siyasal ya da edebiyat dışı bağlamlar içinden yaklaşılmasından uzun süredir rahatsızlık duyan bir tutkulu bir okuyucusu olarak yazdım yazıyı ben. Öte yandan özellikle “Sessiz Ev”, “Kara Kitap” ve “Benim Adım Kırmızı” romanları tarafından “efsun”lanmış biri olarak O’nun yazdığı her kitabın bir öncekinden de yoğun bir heyecan ve haz vermesini diledim hep. Ama ne yazık ki Masumiyet Müzesi, bu hazzı bana veremedi. Özellikle “müze”nin hikayeye bağlanması açısından ve bunun toplumsal ve kültürel anlamını düşününce veremedi. Durum bu kadar yalın.
Acaba eleştiri yazısının ana fikrini kavradınız mı? Yazı, romanı ya da kahramanlarını değil, gerçek dünyaya taşınacak bir müzenin “olan bitenle” hesaplaşmaktan kaçınmasını eleştiriyor. Roman, başlıbaşına kapalı bir sistem ve eleştirilecek bir yönü yok. Oysa ona dayanılarak açılan müze, artık toplumsal yaşama katılmış bir durumdur. Daha açık nasıl anlatabilirim acaba?
Orhan Pamuk’un satırı satırına bir hayranı ve tutkulu bir okuyucusu olabileceğimi aklınıza getirmemiş olmanız üzücü. Ama siz bu gerçeği aklınıza getirmediniz ve eleştiride bir “düşmanlık” sezdiniz diye gerçek değişmeyecek şüphesiz.
“Aşkı sağ sağlim, kazasız belasız sevgiye çıkaran sorumluluk” anlayışı aşkın steady-state kararlı -denge durumunu ifade ettiğinden , AŞK’ın kaotik deruni anlamını, “AŞK”ın aşkın anlamını, feminist-eşitlikli düşünceleri içine hapsedip boğmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kabul edilebilir bir ölçüttür. Kapsamı dardır ve ama çok eksik bir bakış açısıdır” diyorsunuz. Bu kısmın Kemal karakterini anlatırken kullandığım ifade olduğunu kabul ediniz, rica ederim, yoksa, izin veriniz, aşkın ne olduğunu bileyim, kaotik bir durum olduğunu bileyim, bildiğimi farzediniz. O kaotik deruni anlamın ortaya konması ile ilgili bir sorunum yo, lütfen anlayınız, benim gerçek yaşama katılan “müze”nin bu “aşkın” Füsun açısından gerçekleşen sonuçları ile “hesaplaşmaması” ile sorunum var, olacak. Bir müzeyi arzu ettiğiniz gibi açamazsınız, bir ölümle ilişkilendirdiğiniz ve toplumsal kültürel hayata dahil ettiğiniz müzede “kadınlık”, “erkeklik” halleri ve olan bitenle, yani “geçmişle” hesaplaşmak zorundasınız. Bakınız, romandan hiç söz ediyor muyum? Ben, ön romanlı müze gerçeğinden söz ediyorum, siz sanki ben aklımı romana ve romanda anlamakla yükümlü olduğumuz karakterlere takmışım sanıyorsunuz.
Şöyle de yazmışsınız: “……………..Kendi politik duruşunuz ve düşüncelerinizden hareketle, belgeleri ve kaynakçalarını ortaya koyarak, “Masumiyet Müzesi”nin feminist okumasını haklı çıkaracak bu kadar kapsamlı delil ve ispata niçin ihtiyaç duyduğunuzu hala anlamış değilim? Üslubunuz niçin bu kadar akademik, gayretkeş ve sinirli; metafor ve alayla dolu. Amacınız göstermek değil, ispatlamak ve çürütmek üzerine şekilleniyor, Eleştirinin ötesine geçen ve bir söyleminiz var, sanki iddia makamının hazırladığı bir metindeki suçlamalar gibi. Yazarın okura okurun da yazara ihtiyacı olduğu yönündeki simbiyotik ilişkiyi hatırlatmanıza rağmen bu tip önyargıları oluşturmanızda ne tür bir amacınız olabilir?…………………”
Yanıtım şu olacak izin verirseniz:
Önce sizi destekleyen bir düşünce çizgisiyle açayım faslı:
“……..İnsan iyiyle kötünün belirgin bir şekilde ayırt edilebileceği bir dünya ister, çünkü onda doğuştan gelen, gemlenemez bir anlamadan yargılama arzusu vardır. Dinler ve ideolojiler bu arzu üzerine kurulmuştur. Romanla, ancak onun görecelilik ve çokanlamlılık dilini kendi zorunlu ve dogmatik söylemlerine aktarmaları halinde uzlaşabilirler. İlle de biri haklı olsun isterler; ya Anna Karenina dediğim dedik bir zorbanın kurbanı olmalıdır ya da Karenin iffetsiz bir kadının kurbanı; ya K masumdur, adaletsiz bir mahkeme tarafından perişan edilmiştir ya da mahkemenin arkasında ilahi adalt gizlidir ve K. suçludur. Bu ‘ya’-ya da’nın içinde, insani durumların özündeki göreceliğe katlanamamanın aczi vardır. Bu acz yüzünden, romanın bilgeliğini (belirsizliğin bilgeliği) kabullenmek ve anlamak zordur (Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 2. basım, 2005, S. 19)……”
Sonra da ama şöyle devam edeyim:
Kundera’nın anlayışının ağırlığının farkında olduğumu vurgulamak isterim. Sizinki de benzer bir anlayış. Ama yazı ile ortaya koyduğum “feminist eleştiri” çabalarında, Kundera’nın sözünü ettiği göreceliğin, salt romanın bilgeliği açısından değil, eleştirinin bilgeliği açısından da geçerli olabileceğini kabul ediyorum ve aynı derecede ağırlıklı bir başka bilgeliğe de hakkını vermeye çalışıyorum. O bilgelik, sanatın ve tabii en başta edebiyatın toplumun içine, toplumun da edebiyatın içine, sanatçı kabul etsin ya da etmesin, bir şekilde katılmış olduğunu anlatır. Kendisini, dinin ve felsefenin yanında üçüncü bir “mutlak güç”, “kimseye hesap vermeyecek” başka türlü bir mutlak bilgi veya hakikat kaynağı olarak gören sanatçının büyüklük kompleksi, yaratının içinde şifreli olarak bulunabilen “hakikat nüvesi”nin toplum eleştirisi ve eleştirel estetik kuramlarının yardımıyla didiklenmesini engelleyememelidir. Eleştirinin “derdi”ni, bir sanat eserinin -her türlü felsefi, etik, tarihsel, toplumsal ve kültürel süzeçten bağımsız ve saltık olarak- sadece yetkinleştirilmesinde gören anlayışın geçerli kılınmasının mümkün olup olamayacağı sorusu bir yana, böyle bir anlayışın her türlü gayrimeşru-manasızlığa kapı açabileceğini de kabul etmek gerekir. Öte yandan bu çalışmaya hakim olan “ruh”, bir “siyasal program” anlamında feminist “ideoloji” değil, bir “etik felsefe okulu”, bir “eleştirel kuram” olarak feminizmdir. Bir romancı olarak, romanımın “Kant, Hegel, Marks, Freud vb. veya vd.”nin diline “düşmesinden” ne kadar rahatsız oluyor isem, bir akademisyen olarak herhangi bir romanı, o dillere düşürmekten (ve tabii belki de o dillerle çoğaltmaktan) o kadar hoşlanırım. Acaba anlatabiliyor muyum?
Sürekli “amacımı” sormuşsunuz. Tanrı aşkına Orhan Pamuk’un bu romanı yazarken amacı ne idi ise benim amacım da aynı! Sanat yapmak ya da sanat üzerine konuşmak. Bundan başka ne amacım olacak! Ve dikkat ediniz, belki bundan sonra biraz daha dikkat edersiniz, eleştiri yazarı, genellikle “iyi sanat” üzerine konuşmak ister. Genel geçer yargıları sorgulamak ister. Hem sanatın kimseye hesap veremeyeceğini kabul edip hem de bir sanatçının ilelebet “Tanrılık beratı” aldığını iddia etmek ilk başta bir çelişki olarak görünmese de öyledir, bir çelişkidir ne yazık ki.
Yineliyorum. Ben Dimitri’nin Dimitri olarak yaratılması ve işlenmesine karşı değilim. Öyle şey olur mu Tanrı aşkına?! Eleştiri yazısı, örneğin Dimitri’yi tanıttıktan, onun nasıl bir insan olduğunu gösterdikten sonra “onun”, “yazarla” birlikte kuracağı gerçek müzecilik tutumunda olup bitenleri eleştiriyor. Kemal’in kurdurduğu müzede “Füsun”a olup bitenlerle hesaplaşılmaması, Füsu’n'un fetişizm ve voyörizm kıskacına alınmasından sözediliyor.
Dayanak ve dipnot gösterilmesinden, akademik çalışılmasından da rahatsızlık duymuşsunuz. Türkiye’ye döndükten sonra yaşadığım bir handikap bu, affedin!:)) Nedense mesnetsiz ve dayanaksız çalışamıyorum, kübra olan malum yerlerden atamıyorum:)) Alaycı ve sarkastik yazıldığı fikinize katılmıyorum. “Alaycı ve sarkastik” yazan Pars Nesrin’dir ve Pars Nesrin fiktif bir “modern” hanım olarak, fikrini aldığım başkalarının hislerine tercüman olmuştur, benim hislerime değil. Yeni eleştiri kuramı ve biçemi konusunda rica ederim biraz daha etraflı düşününüz.
“Söyledikleriniz doğru olmakla birlikte ancak içtenlikten yoksundur” diyorsunuz. Ah, içimi okuyabilseniz “söyledikleriniz içten ama doğru değil” demenizi tercih ederdim.
Selam, saygı ve teşekürlerimle,
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
erdem 7 October, 2009, 17:28 tarihinde dediki...
Saygıdeğer Öykü Didem Aydın;Eleştirinizin ana fikrini anlamayan bir kişiye bile kıymetli zamanınızı ayırıp, geri dönecek kadar duyarlı ve nazik olmanız vesilesiyle ben de teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Lütfen kabul ediniz.
Bir mahlas kullanıp kullanmadığım konusunda garip bir merak ve kuşkular barındıran sorunuza cevap verme adına, ismimim daha onceki haliyle aynı ve doğru olduğunu söylüyor fakat önemsiz bir ismin dikatini çektiğinizi bildiriyorum. Rahat olunuz.
Eleştrinin eleştirisinin eleştirisini takip etmenin can sıkıcı bir durum ve bir bıkkınlık hali yaratacağının farkındayım.
Balzak ustanın şimdi hatırtlamadığım (*yeterli kaynakça gösteremediğim için üzgünüm) bir romanındaki “Bilim ne şuçlar ne de yargılar, sadece saptar ve açıklar”cümlesini, Eleştri için aynen uyarlarsak “Eleştiri ne şuçlar ne de yargılar, sadece saptar ve açıklar” şeklinde ifade edersek yanlış mı yapmış oluruz?
Kendi fikrinin doğru olduğu konusunda ancak budalalar israr eder.
Nobel Ödülü almış bir yazar, hatta hayranı olduğunuz Nobelli bir yazar hakkında “Tanrı olduğundan haberim yoktu” demişşiniz. Ben zaten o kategoriye sokmamıştım. Ne güzel, farkında olmamanız benim için bir iyilik ve olumluluk hali yaratıyor. Dikkat ederseniz “kendini tanrı zannedenler”diye nitelendirmiştim.
Kendi düzeltmeleri mi, söyle veriyorum, “Hırs”ı “ kendini önemli zannettirmek isteyen ,veya dikkati kendi üzerine çekmek isteyen” şeklinde değiştiriyorum.
Eleştirinizin başlığı (“Masumiyet Müzesi Romanı” ve Hiperreal Masumiyet Müzesi “Gerçeği” Hakkında Feminist Bir Eleştiri) ……………… olsa bile;
Kurgusal planlamanız, 60 sayfa olacağını söylüyorsunuz, eleştirinizin ağırlık merkezi sanki “Masumiyet Müzesi Romanı” ve Feminist Bir Eleştiri” başlığı üzerinde şekillenmiş gibi yoğunlaşıyor. Kurgu ve anlatım bu iki tema üzerinde birikince verilmek istenen ana fikrin “Hiperreal Masumiyet Müzesi “Gerçeği” merkezinden uzaklaşıyorsunuz.
“Nesrin Pars” bana Hayvan hakları savunucusu “Panter Necla”yı hatırlatıyor. Kaldi ki, dili hakikaten böyleyse, Orhan Pamuk alaycı bir kahkaha ile içinden küfreder ve fakat yüzünüze muzip bir şekilde gülümser, bunca kaynakça, delil gerçekliği kurtaramaz.
Kemal-Füsun aşkında “Aşkın planlamasını, yatırımını, finansmanını ve işletmesini” sadece Kemalin yürüttüğünü siz söylüyorsunuz, Pars Nesrin değil. Bu cümleden Kemal mi yargılanıyor, Yazar mı, yoksa feminist dünya görüşü mü verilmeye çalışılıyor anlamış değilim. Yıkıcı ve hırslı bir ifade öyle değil mi?
Evet yazdıklarınızın doğru olduğunu söylemiştim. İçtenlikten yoksun olduğu kısmı Dostoyevskiye aittir.
Tüm kalbimle başarılar diliyorum.
Masumiyet Müzesi Romanı ve Hiperreal Masumiyet Müz
Aşağıdaki başlıkta ve aşağıdaki adreste çok kapsamlı bir eleştri var. Bilgilerinize.
Masumiyet Müzesi Romanı ve Hiperreal Masumiyet Müzesi “Gerçeği” Hakkında Feminist Bir Eleştiri: Fetişizm ve Voyörizm Kıskacında “Hiç-Yok” Olan Kadın
Öykü Didem Aydın*
http://www.edebiyatvehukuk.org/masumiyet-muzesine-feminist-giris.html#Openbookmarks
Son Güncelleme: Şubat 01, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
...
Orhan Pamuk için bir çok insandan farklı olarak, Cevdet Bey Oğullarında beri, çok sağlam kalemi olan yazar diye düşünmüşümdür. Zor okunan bir yazar eleştirilerini ise hiç anlayamamışımdır. Yeni Hayat hariç diğer hangi romanı zor okunur klasmanına alınır bilemedim (Kara Kitap'ı henüz okuyamadım, Şimdi de elimde 'Kar' var).
Mahsumiyet Müzesi'ndeki beni en çok vuran, Kemal'in onlarca sayfa süren ( yüzlerce demeye dilim varmıyor) Fusun ve kendi ile ilgili olan gözlemleri, 'egosentrik' diyebileceğim hesaplaşmaları ve 'aşkı'...
Romanı tabiri caizse ilmek ilmek dokumuş. Bazen ' Hadi da artık !' duygusu uyandırsa da kitabın sonu yaklaşırken büyük yazar olmak başka bir şey dedirtiyor.
Son Güncelleme: Eylül 06, 2008
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Zamanı Dondurmak
Her nedense Orhan Pamuk'u Taraf çevresi ile özdeşleştiriyor, özellikle son aylarda onların sürekasından biri olarak görüyordum. Taraf'ın yarattığı tiksinti de bende hat safhada olduğu için, bu romanı da sevmemeye kesin kararlı olarak büyük bir hınçla okumaya başladım. Kesin kararlıydım; "bu adamların" nasıl kokuşmuş bir ruha sahip olduklarını göstermek için satır satır, "işime yarayacak" birşeyler bulmak için okuyacaktım. İlk iki yüz sayfa da bu beklentimi tatmin edebileceğimin müjdesini verir gibiydi; her üç beş satırda bir "sevişme" kelimesi geçince, Ahmet Altan'vari vıcık vıcık bir cinsellik romanıyla karşı karşıya olduğum izlenimine kapılmıştım. Ama romanın içine geç de olsa girmeye başladıkça büyük keyifler almaya başladım; çok ama çok kararlı olmama rağmen bu romanı sevmemeyi başaramadım.
Anlatılan, bu toprakların insanlarının 1970'lerin ortasından bu yana günlük hayatlarının tipik durumları olunca ve bu dönemi birebir yaşayanlardansanız sevmemek ne mümkün. "Aşk Romanı" diye lanse edilmesi pazarlama stratejisi açısından belki doğrudur, ama bence sadece bir aşk romanı değil; daha çok bu dönemde hepimizin hayatına giren küçük objelerin, yitip giden mekanların, yaşarken dikkatimiz bile çekmeyip zaman geçtikçe özlemle andığımız günlük rutinlerin anlatımı, bir sıradan pratikler epiği, başka bir ifadeyle görkemli bir nostalji geçidi.
"Gerçek müzeler, Zaman'ın Mekan'a dönüştüğü yerlerdir". Bu roman,sıradan hayatları oluşturan küçük nesnelerin, zamanı içlerine hapsederek, sahiplerinin yaşam öykülerinin kaydını nasıl tuttuklarını anlatıyor.
Zizek, "Deleuze" adlı kitabına şöyle başlar;
"Bir düşünürü içtenlikle seviyor olmanın ölçüsü, kişinin onun kavramlarının izini kendi günlük deneyimlerinde her yanda görmesidir"
Eğer bu ölçüt doğru ise, Orhan Pamuk'u içtenlikle sevmek için fazlasıyla veri sunuyor "Masumiyet Müzesi".
Kişisel olarak kullandığım bir başka ölçüt de, romanın kahramanlarına gerçek bir tanıdığa olduğu gibi duygusal tepki vermeye başlamak, romanın mutlu sona doğru gitmesini istemek ve yaklaşmakta olan felaketten korkmaktır. Pembe Dizi seyreden bir babaannenin olayların akışına kendini kaptırması, televizyon başında "Kızım güvenme o adama, hemen kaç" türünden tepkiler vermesi gibi, ben de pekçok kez Kemal'e çok kızdım, "Yapma şunu bırak git ve arkana da bakma" türü tepkiler verdim.
Yok abi, kabul etmek lazım artık; adam büyük yazar.
Peki evrensel bir başyapıt denebilir mi? Sanırım bunu söylemek biraz abartı olur. Romanda benim dikkatimi çeken en büyük kusur, karakter zenginliğinin fazla olmaması. Kahramanın kendi ağzından okuyoruz olayları; bu yüzden olsa gerek, "büyük aşkın" odağı Füsun bile ikincil bir karakter olarak duruyor. 600 sayfalık bir romanın, bir monolog olarak sürüp gitmesi, karmaşık bir olaylar kurgusuna da pek izin verememiş gibi. Baştan sona çizgisel düz bir anlatım. Hoş bu tarzla yazılmış başyapıtlar var; Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde"sinde olduğu gibi. Ama ben yine de, Dostoyevski tarzı, kompleks olaylar kurgusunu, birbiri ardına gelen şoklarla kurulu romanları daha çok seviyorum. Zizek'in Henry James romanlarının analizlerini hatırlıyorum; James öylesine grifit, öylesine yüklü kurgular yapmış ki, Zizek çözümlemeleri ağzımı açık bırakmıştı.
Ama olsun; Pamuk'un bizim hayatlarımıza çok dokunan tasvirlerinin de tadına doyum olmuyor. Hele Füsun'ların, nişandan sonra eski mahallelerini ansızın terk etmelerinden sonra, Kemal'in terkedilen boş eve girmesi üzerine hissetikleri var ki, fena dokundu bana.
Bu ülkenin insanları olarak bizlerin hayatlarını anlatan bu romanı sevememek için bence ya çok genç dolayısıyla o dönemi hiç yaşamamış, yazlık sinemaların birinde Elvan/Çamlıca/7-gün gazozu içerek Orhan Abi filmleri seyretmemiş olmak, ya da çok partizan bir ruh hali içinde bulunmak gerekiyor herhalde. Çok etkiledi, derinden hüzünlendirdi beni. Sonlara doğru boğazımda düğümlenen baskıya yol vermemek için çok uğraştım.
-
2009-11-19 20:03:43 |Administrator| AliOsman

Ben, Burcu'nun kısa yorumunun aksine kitabı beğendim. Konu hiç benzemese de tarz olarak Benim Adım Kırmızı'ya yakın buldum. Benim Adım Kırmızı'da hat sanatının saşırtıcı inceliklerini, yine şaşırtıcı bir uslupla uzun, uzuuun anlatıyordu. Yer yer sıkılsamda, kitap bittiğinde iyi bir kitap okudum hissiyatı oluşmuştu. Mahsumiyet Müzesi de 'artık' imkansız gibi görünen bir aşkı, uzun uzadıya detaylandırması ve 'uzatması', kabaca bakıldığında sıkıntı veriyormuş gibi görünmesine rağmen, sayfaların uzaması ile, bu durumla çelişkili olarak, yazara saygıya dönüşüyor. Hele 'imkansız' aşkının detaylarını ancak ustalık diye tanımlayabilirim.
-
2009-01-29 20:09:04 |Publisher| Murattı
-
2008-09-09 09:23:12 |Administrator| AliOsman
-
2008-09-07 03:49:29 |Publisher| emrahpolat

Önder senin sözünü ettiğin sanırım nostalji ile ilgili olsa gerek. Bende nostalji duygusu pek gelişkin değil; dolayısıyla nesnelerle kurduğun ilişki biraz uzak geliyor bana, ama anı değeri olan bir kaç objeyi saklarım; mesela dedemin TCDD kösteklisi ve babannemin tespihi hala bendedir.
Söz meclisten dışarı, nesnelerle kurulan 'saplantılı' türden ilişkinin psikiyatrik ve psikanalitik açıklamaları da olsa gerek, fakat bi uzmana danışmak lazım, onlar beni aşar doğrusu. :-)
-
2008-09-06 16:33:02 |Publisher| emrahpolat
-
2008-09-06 17:23:48 |SAdministrator| onder

Ben abartmış da olabilirim Emrah..Zira kişisel olarak romanın kahramanı gibi bende de bir obje, eşya takıntısı vardır..Çocukluğumun ilk günlerindeki eşyaları bile oldukça berrak bir şekilde hatırlıyorum..Bu sefil ufak tefek şeylerin benden sonra da ortalıkta bulunacak olması hüzünlendirir. Babamın ölmeden önce oynadığı son spor loto kuponunu da hala saklarım. Beni terkeden sevgilimin parfümünü de uzun süre kullanmıştım da, arkadaşlar cinsel tercihlerimin değiştiğinden kuşkulanmışlardı, Sanırım kırmızı Fa deodoranttı. Ya da mühendislik yıllarımızın ikonik hesap makinası Casio Fx 1600'u..Onu sonradan kaybettim..
2004'de de çocukluğumun geçtiği Dörtyol'a gitmiş, oyun oynadığımız her bir köşeyi, kaldığımız bütün evlerin fotograflarını çekmiştim..
Yani kişisel olarak cidden çok zaafım olan bir konuyu dibine kadar götürmüş bu roman..
Yorumlar
Okumam gereken yirmi tane kitap var.
Onların arasına Masumiyeti de koyuyorum.
Aslında okumaya hiç niyetim yoktu.
Gelgelelim, Önder' in söyledikleriyle -benim de- geçmişe dönük ruhum buluşunca...
Murattı
Söz meclisten dışarı, nesnelerle kurulan 'saplantılı' türden ilişkinin psikiyatrik ve psikanalitik açıklamaları da olsa gerek, fakat bi uzmana danışmak lazım, onlar beni aşar doğrusu.
2004'de de çocukluğumun geçtiği Dörtyol'a gitmiş, oyun oynadığımız her bir köşeyi, kaldığımız bütün evlerin fotograflarını çekmiştim..
Yani kişisel olarak cidden çok zaafım olan bir konuyu dibine kadar götürmüş bu roman..

salakça
:sad::sad::sad::sad: salakça