Edebiyat ve Devrim Edebiyat ve Devrim Popüler

Edebiyat ve Devrim

Kitap

Yayın Evi
Yıl
1995
Çevirmen

Aydınlar ve sanatçılar seçkinci bir tavır takınmak zorunda mıdır? Politik taban çalışmasının beraberinde getireceği güçlükler karşısında geri çekilerek yazı masalarına sarılmaları, kuramsal çalışmalarının ardına gizlenmeleri ya da bir düş dünyasına sığınmaları mı gerekir?

Ya da tam tersine yazar- kendi dengesini yitirme pahasına bile olsa- yoğun siyasal etkinlik göstermeli ve bu sırada kendisini sudan çıkmış balık gibi hissetmeyi göze almalı mıdır? Politik yönelimli yazar için kendisini artık yalnızca politik edebiyat ve yergiyle dile getirmek kaçınılmaz bir şey midir? Bunlar Mario Benedetti’nin bu denemelerde deştiği sorulardan birkaçıdır. Formüle ettiği yanıtlar, konuyla iki yönden ilişkili bir kişinin yanıtlarıdır: Yazarın ve politik savaşımcının.

Üye eleştirileri

Toplam 1 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
9.8
İçerik 
 
10.0  (1)
Çeviri 
 
8.0  (1)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik
Çeviri
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Edebiyat ve Devrim 2009-06-13 06:24:33 fetekos
Genel Puan 
 
9.8
İçerik 
 
10.0
Çeviri 
 
8.0
fetekos Eleştiren fetekos    Haziran 13, 2009
Son Güncelleme: Haziran 13, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Yenilgiyi Zafere Dönüştürmek

"Edebiyat ve Devrim", Uruguaylı yazar Mario Benedetti'nin, döneminin siyasal gerçekleriyle şekillenmiş edebiyat çalışmalarının bir kısmının toplandığı bir derleme. Artık dünya edebiyatında sarsılmaz bir yere sahip Latin Amerika yazınını oluşturan, Kıta’nın politik, sosyal, siyasal ve ekonomik yapısının ele alındığı kitapta, Kıta ülkelerinde toplumsal hareketlilik, ayaklanan halklar, darbeler, yenilgiler, baskılar ve Küba devrimi gibi etkili çalkantılar eşliğinde gelişen edebiyatın sözü geçen süreçler içerisinde yeniden şekillenişi, yazarların bu büyük sürece etkisi ve sürecin yazarlar üzerindeki etkisi yoğun ve bir o kadar etkili bir anlatımla değerlendiriliyor.

Moncada Baskını, Küba Devrimi ve Latin Amerika Edebiyatına Etkisi

Büyük toplumsal ve siyasal çalkantılara sahne olan Latin Amerika,’da tüm sosyal alanlarda olduğu gibi, edebiyatın da yeniden şekillenişinde yazarın “süs balığı havuzuna düşen kaldırım taşı etkisi” olarak tanımladığı Küba Devrimi’nden önce, 26 Temmuz Hareketi olarak da bilinen Moncada Kışlası Baskınının yadsınamaz bir etkisi bulunmaktadır. Yazar Küba Devrimi’nden bahsederken bana göre atlanmaması gereken siyasi mesajının ardından pek de önemli sanatsal saptamalarına geçiyor. Küba Devrimi tarihinde Moncada Kışlası’na saldırı, onca insanın ölümüne neden olan bir yenilgiyle son bulmuş olmasına rağmen, tüm Latin Amerika’da ve devrime inanan dünya halkları arasında özel bir yere sahiptir. Yazar, bu girişimi “olanaksıza saldırı” olarak niteliyor ama ardından, Fidel’in ünlü “yenilgiyi zafere dönüştürmek” deyişine atıfla, devrimin bu olanaksıza saldırı sayesinde başarıldığını ekliyor. Latin Amerika’da başarıya ulaşmış ve bundan sonra da başarıya ulaşma olasılığı taşıyan tüm devrimci dönüşüm süreçlerinin artık “yenilgilerin zafere dönüşmesi” biçiminde gerçekleşeceğini duyuruyor Benedetti. Moncada’yı yorumlarken “Devrimin yaşam ağacı” diyor, “geçici olarak hastalanmışsa, hiçbir devrimci bundan yakacak odun yapmamalı ve kimsenin de bunu yapmasına izin vermemelidir.” Özellikle reel sosyalizmin çöküşünün ve kapitalizmin mutlak utkusunun yaygınca propagandasının yapılmasıyla devrimci kitlelere üzerlerinden atamadıkları bir ölü toprağı serpen eleştiri konusu anlayış, bugün “seçkin” sol çevrelerin ideologlarınca başarılı ya da başarısız birikim ve deneyimlerden yaralanmak yerine yenilgi psikolojisi içerisinde bir umutsuzluk ve olanaksızlık siyasetinin tembihlendiği dar, indirgemeci ve fasit bir çember içerisine sıkıştırılmış siyasi yönelişleri temsil ediyor. Fidel’in yıllar sonra Moncada Kışlası yenilgisi üzerine söylediklerini anımsatarak yazar da benzer bir eğilimin yararsızlığına dikkat çekiyor: “Devrimciler arasında kesinlikle görüş ayrılıkları olabilir – örneğin yöntemler ya da herhangi bir somut durumla ilgili olarak; ama devrimcileri eleştiride gericilerin histerik korosuna katılmak, bu tümüyle ahlaksızlıktır, bu devrimcilik değildir.” Yazar, mutlak yenilgi üzerine kurgulanan gerçek dışı politik yaklaşımları, “devrimin, kimsenin hiçbir zaman herhangi bir saldırıda bulunmak gibi şanssız bir düşünceyi aklına bile getiremeyeceği kadar ulaşılmaz ve uzak bir şey olduğu biçimindeki üstü kapalı varsayım” olarak nitelediği “ütopik devrim” anlayışıyla “henüz bir olay ve gerçek olmayan, yeni sömürgeci, emperyalizmin denetiminde ve egemen sınıflarca yönetilen bir ortamda küçücük bir gerçeklik pırıltısıyla doğmakta olan olası devrimin” yadsınamaz bir gerçeği olarak tanımladığı “olanaksıza saldırı”yı birbirinden kesin çizgilerle ayırıyor. Yazara göre, ütopik devrim yetkindir ancak gerçekleştirilmesi, ona inananları hayal kırıklığına uğratmayacak şekilde, olanaksızdır. Olası devrimse, yetkin değildir ama üstünlüğü, gerçekleştirilebilmesi, yani tarihin onu bazen onaylamasıdır.

Yazar, Küba Devrim sürecinin içinden geçtiği iniş ve çıkışlarla şekillenmiş, “olabilirle olanaksız” arasında süre giden çekişmeli dönemin Latin Amerika edebiyatı üzerinde yenileyici ve çok çeşitli etkilerinden söz ediyor ve bu yeni “olası devrim” döneminin, giderek edebi bir konu halini alarak ister siyasi misyon üstlenmiş ister kendi ülkesinde “simgesel bir sürgün”e sığınan isterse Avrupa’da gönüllü sürgünü tercih etmiş olsun tüm Latin Amerikalı yazarlar üzerindeki kaçınılmaz etkisine vurgu yapıyor. Yenilmez ve sarsılmaz sanılan egemenliğin sonsuza dek sürmeyeceğinin düşünülmeye başlanması, belli sol çevrelerin kökleşmiş boyun eğiş geleneğinin kesin biçimde ortadan kalkması ve o ana dek soyut bir kavramlar silsilesi içerisine sıkışmış sosyalist tezlerin yaşama geçen projeler olma olasılıkları arttıkça yazarların hayal gücü, çaba ve yaratıcılıklarında önemli bir değişme baş gösteriyor. Umutların ölmediğini, tüm insani beklentilerin ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarıyla ilgili taleplerinin ancak daha kapsamlı, daha temel taleplerle birleşerek anlam kazanacağının ve karmaşıklaşan geleneksel meselelerin ancak daha geniş bir zemine oturtularak çözümlenebileceğinin fark edilmesi, gerçeğin zenginleşen boyutlarıyla umulmadık öğrenme süreçleri eşliğinde toplumsal alanda yerini bulur. Edebiyatta yeni atılımlar göze çarpar. Deneysel ve yaratıcı yaklaşımlar ön plana çıkar ve eski kavramlar, söz sanatlarının eski kalıpları yerini, örnekleri düz yazı, koşuk ve tiyatroda yoğunluk kazanan yeni bir tarza bırakır. Edebi türler iç içe geçmeye başlar; tiyatroya gazetecilik, romana koşuk, koşuğa ise destansı unsurlar girer. “Olanaksıza saldırı” edebiyat alanında da görülür ve de yenilgiyle sonuçlanmaz. Tersine, “Yüzyıllık Yalnızlık”ta olduğu gibi başarılı yeni girişimlerdir bunlar. Bu süreçte edebiyatın kitle iletişim araçlarını kullanma biçiminde de farklılık görülür. “halk için” yaratılan yapıtların sıradanlığı terk edilerek yeni bir anlayışla “halkın içinden” halkın katılımıyla üretilen yapıtlar “bir olasılığın ilk biçimleri” olarak ortaya çıkar. Küba Sinematografi Sanatı ve Endüstrisi Enstitüsü (ICAIC) belgesel filmleri ve Devrimci Yönlendirme Bölümü’nün (DOR) sanatsal afiş çalışmaları, sokak oyuncularının interaktif tiyatro denemeleri, şarkı sözü yazmaya başlayan şairler, gerçeğin parçalarının birebir aktarılması şeklinde değil, “deneysel atılımlar, yaratıcı kıvrak zeka, yaratma özgürlüğü” aracılığıyla halka ulaşabilmiş ve onun sürece katkı sunmasının yolunu açarak başarılı olmuş girişimler olarak göze çarpar.

Bu dönemden itibarense, dünyanın geri kalanı büyük dönüşümlere gebe Kıta’nın sosyal çalkantılarıyla yakından ilgilenmeye başlar. Daha önce tanınmayan yazarların birçoğu bu dönemde “keşfedilir”, Avrupalı ünlü edebiyat çevrelerince yayınlanmakta olan dergiler, Kübalı yazarlara ayrılan özel sayılarla ilgi çekmeye başlar. Daha önce ilgi çekmeyen Kıta’nın, siyasal haritasında görülen değişikliklerle ve “olası devrim” sürecine girmesiyle bir “tehlike” olarak görülmesi, entelektüel etkinlik alanına hakim olma çabalarını da beraberinde getirir. Bu dönem, “öteki”ni anlatan ve “öteki” haline gelmiş yazar ve sanatçıları etkisizleştirme dönemidir. Türlü parlak ödüller, burslar, kongrelerle hakim ideolojinin “dümen suyu” yönünde sanatsal etkinlikler teşvik edilmeye başlanır. “Seçkin” bir edebiyat çevresiyle kuşatılan; bu tür teşvik unsurlarıyla gururu okşanan yazarlarsa, deneyimsiz oldukları bir alanda bulunmaktadırlar.

Yazarların karşı karşıya kaldıkları bu yeni sürece farklı tepkileri olur. Bu tür teşviklerle “kayrılan” yazarların bazılarının etkisizleştirme politikasının ister istemez bir parçası haline geldiğinden ve büyük bir yanılsamayla ticari baskıların altına girdiğinden söz ediyor yazar. “Keşfedilene” kadar yalnızlığı ve çok az kişi için yazmış olmasının verdiği özgürlük içerisinde bulunan diğer yazarlarsa, artık türlü toplumsal ve emperyal güçlerin kendinden bekledikleri tavır alma kısıtıyla karşı karşıya bulunur. Seçiminin bedelini göze alıp “iş”e devam edenler olduğu gibi ürküp “kahramanca düş kırıklıklarından kozalarına çekilip bunu sonunda başyapıta dönüştürmeye” çalışan “yalnız” yazarlar da vardır. Yanı başlarında halklar ayaklanmaktadır, sosyal meseleler çeşitlilik kazanmaktadır; oysa onlar “hiç kimsenin olmayan yalnızlık ülkesinde”, “yalnızdırlar”.

Yazarın “Yalnızlığı”

Yazarın yaratılan ve türlü ideologlarca övülen yalnızlık aldatmacası ve beraberinde getirdiği sorunlara Benedetti özel bir önem veriyor yazılarında. Kendini, içinde var olduğu ve öyküsünü anlattığı halktan soyutlayan “yalnız” yazarın, mesleğine adım attığında söz dizimini nasıl öğrendiyse, aynı şekilde alçakgönüllülüğü de öğrenmek zorunda olduğunu belirtiyor Benedetti. Bu kendini toplumdan epeyce farklı bir yere koyma, yalıtılmışlık, küskünlük, yılgınlık hastalığı o dereceye varır ki, Avrupa solu ve ona özenen Latin Amerikalı yazarlar için devrimi gerçekleştirip iktidarda “verimsiz, sıkıcı, yorucu” meselelerle uğraşmak yerine, başarısız girişimlerin ve yenilgilerin sanatsal açıdan zaferden çok daha yararlı bir hal aldığı ve gizliden gizliye mutlak bir yenilginin beklenmesinin estetik bir hazza dönüştüğü görülür. Yazarın bu konuyla da ilgili önemli bir anımsatması bulunuyor: “Ne yazık ki devrimler estetik gerekçelerle değil, toplumsal adalet nedenleriyle yapılır.”

Benedetti, gerici olarak nitelediği bu tutumu Perulu Jose Carlos Mariategui’nin daha 1925 yılında yaptığı müthiş bir saptamayı aktararak gözler önüne seriyor:

“Kapitalist düzenden hoşnut olmayanlar arasında ressamlar, heykeltıraşlar, edebiyatçılar gerçi en etkinler ve en göze batanlar değildir ama kuşkusuz en öfkeli ve en kincileridir. Emekçi, işinde sömürüldüğünü hisseder. Ama sanatçı, kendisini dehasında bastırılmış, yaratıcılığında kısıtlanmış, ün ve mutluluk isteklerinde aldatılmış hisseder. Yani uğradığı haksızlık ona üç, dört ve pek ok katı fazla görünür. Protestosu, genelde olduğundan daha az kabul edilen kendini beğenmişliğine ve hemen her zaman abartılmış gururuna uygundur. Ancak pek çok durumda bu, sonuçları açısından gericidir. Burjuva düzeninde düş kırıklığına uğramış olan sanatçı, yeni bir düzen yaratmayı amaçlayan emekçi girişimlerine karşı kuşkucu ve güvensiz bir tavır takınır. O, geçmişe yönelerek bugünü yadsıyanların romantik yaklaşımını yeğler. Aristokrasiyi savunmak için burjuvaziyi diskalifiye eder, feodalizmin mitlerini kurtarmak için demokrasi mitini yadsır.”

1925’ten günümüze uzanan bu saptama, bireysel yalnızlıklarından oluşan bir özel klan kurmuş bulunan edebiyatçıların, içlerinde bulundukları başka tür bir esaret ülkesinde öfke ve tepkilerini yansıtırken ne derece geriye düşebileceklerini ve hatta ilerici olanı eleştirirken, yeni ve ilerici olanın olağan zaaflarını bir saldırı bahanesine çevirerek nasıl kolayca öfke duydukları gerici sisteme hizmet eder hale gelecek kadar algılarının zarar görebileceğini de gösteriyor. Benedetti’nin Küba Devrimi’ne tepkilerle de örneklediği, insana ve insanın dönüştürücü gücüne olan inancın yitirilmesi, hiçbir ilerici atılıma güven duyulmaması, önemsenmeyecek bir hastalık semptomu olmamalı.

Kitapta yalnızca bu türden “yanlı” aydın yalnızlığının ya da yalnızlığın aydınının değil, “yalnızlığın ideologlarının” da içten ve anlamlı eleştirisini bulmak mümkün. Günümüzde karşılığını hem siyaset hem de sanat alanında kolayca bulabileceğimiz “seçkin aydın” tutumunu eleştiren Benedetti, bu aydınların kendilerini konumlandırdıkları yerden yapmış oldukları eleştirilerinin dayanaklarını sorguluyor. Yazara göre, onlar, inanmadan uğruna savaştıkları (ya da savaşır göründükleri) toplumsal düzeni gerçekte yadsırlar:

“Çünkü gerçekte devrimci bir toplum kendisini her zaman halkın isteklerine göre belirler, seçkinlerinkine göre değil; hiç bizzat aşağılara inmeksizin ve ellerini, kalemlerini ve imgelerini karmaşık politik ilişkiler içinde kirletmeksizin politika konusunda kesin ve yanılmaz yargılara varan aklın dokunulmaz yöneticilerine göre değil. Bu işle başkaları uğraşmalı, tehlikeye atılmalı, başkaları kitlelerin olduğu yerde olmalı, herkesin kolayca anlayabileceği bir dilde yazmalıdır; başkaları – yalnızca değişimden söz etmekle kalmayıp bu alanda çalışmalı ve ilerleme sağlamalıdır. Bu arada onlar da bu “kaba” uygulama çalışmalarını denetleyecekler ve bu konudaki eleştiri kataloglarını hazırlayacaklardır. Onlar, yalnızlığın ideologları, buna, klasik “derin acıları”, yenilgiye yatkınlıklarıyla korkak bir karamsarlıkla katkıda bulunurlar. Onlar her zaman yazarın özgürlüğünün (devrimci bir toplumda) kısıtlanacağını bilirler, çünkü onlar diğer niteliklerinin yanı sıra eski öykülerin, kösteklerin ve boş inançların da koleksiyoncularıdırlar. Onlar sığınma ve kaçamakların koleksiyoncularıdırlar.”


Yazarın ve Aydının Görevi

Denemelerin ışık tuttuğu bir diğer önemli konuysa, yazarın ve aydının toplumsal yükümlülükleri çerçevesinde yapılan tartışmalar. Aslında ülkemizde de toplumcu gerçekçi edebiyat tartışmaları veya bunun gibi birçok edebi tartışma, benzer bir tartışma zemininin özellikle 80’li yıllara kadar Türk edebiyatı içerisinde de var olduğunu gösteriyor. Toplumsal güçlerin kendini siyasi sahnede öne çıkarttıkları dönemlerde yoğunlaşan bu tartışmalara, günümüz edebiyat meseleleri arasında pek sıkça rastlanmasa da Benedetti’nin enfes bir deyimine atıfla bizim de “tartışmaya açık ama sonsuza dek aynı önemi taşıyan konular”dan biri olarak değerlendirebileceğimiz aydının toplumsal yükümlülükleri, hiç olmazsa yeniden gündeme getirilmeyi hak ediyor.

Kitapta yanıtı aranan ve Türk edebiyatında da tartışma alanı bulmuş öncelikli soru, yazarın görevinin, sanatsal faaliyetine öncelik verip toplumsal yükümlülüklerini göz ardı etmesi mi, yoksa toplumsal dönüşüm içerisinde tüm ölçütleri bu siyasi yükümlülükleri doğrultusunda geliştirmek mi olmalıdır sorusudur. Yaşamın gerçekliğini sanatsal gerçekliğe dönüştürmenin bir yazarın “iş”i olduğu kabul edildikten sonra, asıl sorunun varlığı, yani “ahlaksal ve toplumsal kaygı”, roman ve öykü dilinin feda edileceği bir amaç mıdır? Yazarın toplumsal misyonunu yerine getirirken sanata ve burada edebiyata özgü araçları mutlaka en etkin şekilde ve estetik tarzda kullanması gerekli değil midir? Tüm toplumsal dönüşüm süreçlerine, siyasi tartışmalara büyük bir coşkuyla katılmış olan Benedetti’nin bu tür sorulara yanıtı, Latin Amerika edebiyatının sanatsal ve toplumsal başarısını kanıtlar nitelikte: Ona göre yazar, hiçbir zaman kesin sanatsal ölçütlerden vazgeçmemeli ama toplumsal yükümlülüklerinden de asla kaçınmamalıdır. Siyasi etkinlik içerisinde var olmuş bir yazarın bu görüşünü, toplumcu gerçekçi yazının bir okuru olarak çok değerli bulduğumu belirteyim.

Yazarın siyasetle “hassas” ilişkisine gelince; bu ilişki, Benedetti’nin “ilginç diyalektik bir süreç içinde birlikte çalışmak” olarak tanımladığı, halkın içinde (dikkat edelim, halka “inerek” değil!) politik kitle çalışması yapmayı, aydının sorumluluğunun politik alana yansımasının önemini ve bu devinimli sürecin bir yazarın edebi etkinliğine katkısını vurgulayan bir çizgide ele alınıyor.

Yaşamını sürdürdüğü ülkede siyasi koşulların ağırlaştığı, aydınlara karşı baskı, hapis, suikast ve sürgünlerin kol gezdiği bir ortamda, daha önce hiçbir politik deneyimi bulunmayan ancak toplumsal sorumluluğunun bilincinde bir yazar olarak içine girdiği ya da girmek zorunda kaldığı bu siyasi mücadelenin yazar için iki başlıca itici nedeni olduğunu görüyoruz. Birincisi, Küba’da devrimden sonra geçirdiği iki buçuk yıl. Sosyalist tezlerin devrim olgusuyla bütünleştiğini görmenin, devrimin tüm güçlükleri, yetersizliklerine rağmen yücelttiği ve bitmez tükenmez bir inançla koruduğu insani değerlerin, günlük yaşamın tüm karamsarlıklarına karşı kişiye sonsuza dek bir bağışıklık kazandırdığını ve bir yazar içinse mesleki çalışmalarıyla sınırlı kalmayıp politik çalışma olanaklarını algılamasına yol açtığını belirtiyor yazar. İkincisiyse, siyasetle uğraşan bir yazarın mesleği açısından yapmak zorunda kaldığı fedakarlıkları açıklar ve edebiyatla politikanın kopmaz ilişkisini tanımlar nitelikte: “adil bir dünya yaratmayı, bilinçli ya da bilinçsiz, her şeyden önce edebiyatın yeniden ilk tercihimiz olabilmesini istediğimizden tasarlıyoruz.”

Siyaset okulunun kendisine önce bir insan sonra da yazar olarak kattıklarını özetliyor Benedetti:

“Ve eğer dünya görüşüm değişmişse, eğer devrim sözcüğü benim için bugün o tarihi dirilten yankıya- ve yalnızca yankıya değil, kaslara, ellere ve bacaklara, ciğerlere, kalbe ve içinde umut ve güven olan gözlere sahipse; eğer devrim benim için bugün çile çeken ve öğrenen, acı içinde ve yine de hissedilebilir bir sevinç yayan bir halkın açık çehresine sahipse, bunu büyük ölçüde bu alçakgönüllülük içindeki okula borçluyum.”

Bir öncelik hiyerarşisi olarak nitelemek doğruysa, yazarın devrimi ve devrimci etkinlikleri ilk sıraya yerleştirdiğini ve bundan sonra ve aynı zamanda bunun içinde yaratıcı etkinliğine yöneldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak bu, edebiyatın devrime feda edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, edebiyatı var edebilmenin bir koşulu, edebiyatın önemli bir “yaratıcı dürtüsü”dür devrim. Bu anlamda, edebiyatın ve aydın olan yazarın toplumsal dönüşüme katkısının ve işlevinin ancak toplum içerisinde var olan yazarın kitlelere yönelik aktif toplumsal etkinliğiyle ve etkileşimle ortaya çıkabileceğini vurguluyor yazar:

“Edebiyatın, genelde sanatın, yalın adalar, saf ruhun, düşlerin ve cinselliğin adaları olması gerektiği, salt dekoratif amaçlar ve seyir için var olmak zorunda olduğu doğru değildir. Hala burjuvazi ağırlıklı düşüncelere sahip profesyonel yazar için büyük başarı, kendini soyutlamaktır- düş gücü ya da kinizm, kapalılık ya da sözcük oyunları, yüzeysel erotizm (her zaman için bir ana konu olarak kalacak olan erotik derinlik değil) ya da ancak uzmanının anlayabileceği karmaşık yapılar aracılığıyla. Bunlar halka belki tam sırt çevirmemekle birlikte yine de onu dışarıda, kapının önünde bırakmak için çeşitli, ustalıklı yöntemlerdir. Tersine devrimci yazar için büyük başarı, bu halkın yüzüne bakmak ve bunu yaparken de onu aşağılamak, ona çocukça şeyler anlatıp şarkılar söylemek yerine karşılıklı eğitim için verimli diyalog, etkin bir alış veriş içinde ondan bir şeyler öğrenmek ve buna karşılık da ona bir şeyler öğretmektir...Aydının işlevi bir ayrıcalık değil, bir haktır; bir armağan değil, bir yükümlülüktür.”

Benedetti, kuşatılmış olduğumuz yaşam alanında, her ne kadar bireyci sanat anlayışı onarılmaz çelişkilerle gerileyişe girmek zorunda kalsa da, bireyci güdülerden birden kurtulabileceğimiz hayaliyle yazmıyor satırlarını. Yazılarımızda, çizimlerimizde, duygu ve düşüncelerimizde elbette bu sakatlanmışlık hali bir gerçeğimiz olacaktır. Her alanda devrimi gerçekleştirecek olanlar, “lekesiz ve melek gibi insanlar” değildir; devrim “etten ve kandan kadınlar ve erkekler tarafından gerçekleştirilir” ve işte bizzat bu nedenle olasıdır ama bir farkla: “bir değişimin neden olduğu ve gerektirdiği tüm riskler, özveriler ve çabalarla birlikte böyle bir değişime hazır olan kişiler tarafından.” Bu durumda, yazar, bir yandan sistemin bizler üzerindeki olumsuz etkilerinden derhal sıyrılamayacağımızı telaşa kapılmadan kabul etmemiz gerektiğini ifade ederken, diğer yandan çaresiz bir hastalıkla yüz yüze olduğumuz yalanlarından uzak durmamız ve bir şey yaratma ışığının günlerce, haftalarca, aylarca kapımıza uğramadığı durumlarda bile kesin bir biçimde yeni yollar, araçlar bulmamız gerektiğini salık veriyor. Hem de bunu, yazarın yabancılaşmış bir varlık olduğuna işaret eden halkla iletişim kurmak gibi bir amaç için değil, halkın içinde yaratmak, kendimizi yerimiz olan halkın içinde hissedebilmek için yapacağımızı duyuruyor. Bunun içinse pek güzel bir önerisi var yazarın: “ Emperyalizmin müdahalelerini Amerikamızdan temelli uzaklaştırmak için devrimci irade ve yaratıcı düş gücümüzü bu cephede de egemen kılmalıyız- kitlelerin kültüründe ama aynı zamanda da bir kültür gerillasında.”

Ve şu sözlerle bitiriyor yazılarını Benedetti: “...burada ve dünyanın her yerinde, en önemli kültürel olay, her zaman devrim olacaktır.”

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
10
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (2)
  • erkan

    Fetekoş, enfes özetinden sonra kitabı okumaya gerek kalmadığını düşünüyorum, teşekkürler.
    'Yazarın yalnızlığı' mitini dile getirmesi özellikle hoşuma gitti. Edebiyatın, yaşamın gerçekliğinden kopuk olabileceği yanılsamasının üzerine oturduğu sac ayaklarından biridir bu. Günümüzün yazarı, attığı her adımın politik bir tavır sergilediğini görmezden gelmek için çaba göstererek, kendini başka zamanlarda, masallarda kaybetmeye/bulmaya çalışıyor. Ağlamaklı yüzü ve kitabı ile arz-ı endam eden yükselen değer E.Şafak gibileriyle dolu ortalık. Bence, "Puslu Kıtalar Atlası"nı yazmak, "Eskici ve Oğulları"nı yazmaktan daha kolaydır. Kapitalizmi soluyan yitik ruhların yeni dinidir Masalsı Edebiyat desem fazla mı abartmış olurum?
    Herneyse, konuyu fazla dağıtmayalım. Bu kitabı edinmek isterdim ama kolay bulunamayacağı gibi bir his var içimde.

  • fetekos
    avatar

    Bu güzel tanımlamanla niye abartmış olasın ki? Ben benzer başka bir şey söyleyeyim: Kişinin bilincini, geçimini nasıl sağladığı belirler tezi, en basit haliyle bile açıklayıcı olabiliyor sözü geçenler için. Mesela Obama’yı protesto ettiği için hapsi istenen gençlerin partisinin “özgürlükçü” başkanı, olay vuku bulduğunda mecliste hangi güdüyle, hangi bilinçle yabancı zatı ayakta alkışlıyordu? İnsel küresel rekabet kavramının önüne hangi bilimsel açıklamayla (bilinçle) yaratıcı sıfatını getirebiliyor? Hem ne demek ki yaratıcı rekabet? Onun demokrasi kavramıyla yaratıcı rekabet kavramının bağlantısı ne ola ki? Sanata gelince, sanatçının sözde özgürlüğünü güvence altına almak adına, nasıl bir çarpıtma yapmaktan sıkıntı duymadıklarını bilmez miyiz? “Sanatçı, toplumu, toplumsal dönüşümü sınıfsal açıdan gözleyemez. O ancak kendi yalnızlığı penceresinden bakar” ,“Aksine zorlamak, sanatçıya dışarıdan politik dayatma demektir.” vs. vs. Politikayla sanat arasında zorlayıcılık ilişkisi kurmak büyük bir aldatmacadır. Asıl sanata bu tür toplumsal olandan ayrı bir rol biçmek haksızlıktır. Konu sanatın var olma koşullarıyken sanatın, edebiyatın özgürlüğü gibi her tür ilişkiden soyutlanmış, yalıtık kavramlarla konuşmak, çarpıtmadan başka bir şey değildir. Brecht, “Tiyatro aracılığıyla politika yapabilirsiniz; ama politika aracılığıyla tiyatro yapamazsınız.” diyerek bunu en iyi şekilde açıklıyor. Sanatçı her ne yapmak istiyorsa onu sanatının aracılığıyla yapar. Politikayla ilişkisi de bir zorunluluk değil, bir tercihtir ama var olma koşullarını da belirleyen bir tercih. Böylesi bulandırmaların da sahibi yalnızlığın ideologlarının evrensel dürtülerinin, “bilinçleri”nin nasıl oluştuğu hakkında bu tür “şüphelere” sahip olunca, yalnızlığın yazarları için de daha şık bir açıklama bulmaya gerek duymuyorum. Fakat Şafak gibilere karşı kendimce edebiyatı kurtarmak için, ustalardan esinlenerek tabii, bir sınıflamam var: Bir kere yazar ve mazar var. İkincisi, her yazar sanatçı değil. Üçüncüsü, her sanatçı aydın değil (solcu aydından bahsediyorum tabii. Yoksa ocakları olan “aydınlar” da var). Şafak, mazar. O. Pamuk, yazar. Asım Bezirci, aydın. Haksızlık mı ediyorum? Boş ver, çok sevdiğim Carlos Fuentes’e Benedetti’yi okuduktan sonra oluşan kırgınlığım ne zaman geçer, bugünlerde onu düşünüyorum. Bir de, Neruda da önerdiği halde, Julio Cortazar’ı hiç okumamış, ayıp etmişim, hemen onu okumayı düşünüyorum.

    Benimkisi bu kitap için oldukça basit bir özet, Erkan. Kitap çok renkli, yoğun ve müthiş keyifli. Bazen yazar dans eden kelimeleriyle yaklaşıyor yaşama, insana ve siyasete, bazen bilimsel açıklamalarla ama gene ışıklı, canlı örnekleri ve anlatımıyla Devrimle yoğrulmuş Latin Amerika edebiyatının gelişimini aktarıyor. Dolayısıyla okumanı öneririm. Büyük kitapçılarda bulunup bulunmadığını bilmiyorum. Belge Yayınlarının ofisinden edinmiştim ben. En son gittiğimde kitabı gördüğümü anımsıyorum ama benim de içimde, baskısı tükenince bir daha basılmaz gibi bir his var. Sultanahmet tramvay durağının karşısında (yüzünü Beyazıt yönüne dönünce yolun sol tarafında kalan) Binbir Direk İş Hanı’nın (mor tabelası olan bir han, yanında bir hamburgerci var galiba) giriş katının altında bulunuyor ofis. Tükenmişse bile, Akın isminde bir arkadaş sana seve seve yardımcı olur; hiç olmazsa arşivde bulunan kitabı fotokopi için sana verir. Yolum düşmez dersen, ben de alıp bir şekilde sana ulaştırabilirim, hiç sorun olmaz.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #2 fetekos 15-06-2009 21:23
Bu güzel tanımlamanla niye abartmış olasın ki? Ben benzer başka bir şey söyleyeyim: Kişinin bilincini, geçimini nasıl sağladığı belirler tezi, en basit haliyle bile açıklayıcı olabiliyor sözü geçenler için. Mesela Obama’yı protesto ettiği için hapsi istenen gençlerin partisinin “özgürlükçü” başkanı, olay vuku bulduğunda mecliste hangi güdüyle, hangi bilinçle yabancı zatı ayakta alkışlıyordu? İnsel küresel rekabet kavramının önüne hangi bilimsel açıklamayla (bilinçle) yaratıcı sıfatını getirebiliyor? Hem ne demek ki yaratıcı rekabet? Onun demokrasi kavramıyla yaratıcı rekabet kavramının bağlantısı ne ola ki? Sanata gelince, sanatçının sözde özgürlüğünü güvence altına almak adına, nasıl bir çarpıtma yapmaktan sıkıntı duymadıklarını bilmez miyiz? “Sanatçı, toplumu, toplumsal dönüşümü sınıfsal açıdan gözleyemez. O ancak kendi yalnızlığı penceresinden bakar” ,“Aksine zorlamak, sanatçıya dışarıdan politik dayatma demektir.” vs. vs. Politikayla sanat arasında zorlayıcılık ilişkisi kurmak büyük bir aldatmacadır. Asıl sanata bu tür toplumsal olandan ayrı bir rol biçmek haksızlıktır. Konu sanatın var olma koşullarıyken sanatın, edebiyatın özgürlüğü gibi her tür ilişkiden soyutlanmış, yalıtık kavramlarla konuşmak, çarpıtmadan başka bir şey değildir. Brecht, “Tiyatro aracılığıyla politika yapabilirsiniz; ama politika aracılığıyla tiyatro yapamazsınız.” diyerek bunu en iyi şekilde açıklıyor. Sanatçı her ne yapmak istiyorsa onu sanatının aracılığıyla yapar. Politikayla ilişkisi de bir zorunluluk değil, bir tercihtir ama var olma koşullarını da belirleyen bir tercih. Böylesi bulandırmaların da sahibi yalnızlığın ideologlarının evrensel dürtülerinin, “bilinçleri”nin nasıl oluştuğu hakkında bu tür “şüphelere” sahip olunca, yalnızlığın yazarları için de daha şık bir açıklama bulmaya gerek duymuyorum. Fakat Şafak gibilere karşı kendimce edebiyatı kurtarmak için, ustalardan esinlenerek tabii, bir sınıflamam var: Bir kere yazar ve mazar var. İkincisi, her yazar sanatçı değil. Üçüncüsü, her sanatçı aydın değil (solcu aydından bahsediyorum tabii. Yoksa ocakları olan “aydınlar” da var). Şafak, mazar. O. Pamuk, yazar. Asım Bezirci, aydın. Haksızlık mı ediyorum? Boş ver, çok sevdiğim Carlos Fuentes’e Benedetti’yi okuduktan sonra oluşan kırgınlığım ne zaman geçer, bugünlerde onu düşünüyorum. Bir de, Neruda da önerdiği halde, Julio Cortazar’ı hiç okumamış, ayıp etmişim, hemen onu okumayı düşünüyorum.

Benimkisi bu kitap için oldukça basit bir özet, Erkan. Kitap çok renkli, yoğun ve müthiş keyifli. Bazen yazar dans eden kelimeleriyle yaklaşıyor yaşama, insana ve siyasete, bazen bilimsel açıklamalarla ama gene ışıklı, canlı örnekleri ve anlatımıyla Devrimle yoğrulmuş Latin Amerika edebiyatının gelişimini aktarıyor. Dolayısıyla okumanı öneririm. Büyük kitapçılarda bulunup bulunmadığını bilmiyorum. Belge Yayınlarının ofisinden edinmiştim ben. En son gittiğimde kitabı gördüğümü anımsıyorum ama benim de içimde, baskısı tükenince bir daha basılmaz gibi bir his var. Sultanahmet tramvay durağının karşısında (yüzünü Beyazıt yönüne dönünce yolun sol tarafında kalan) Binbir Direk İş Hanı’nın (mor tabelası olan bir han, yanında bir hamburgerci var galiba) giriş katının altında bulunuyor ofis. Tükenmişse bile, Akın isminde bir arkadaş sana seve seve yardımcı olur; hiç olmazsa arşivde bulunan kitabı fotokopi için sana verir. Yolum düşmez dersen, ben de alıp bir şekilde sana ulaştırabilirim , hiç sorun olmaz.
Alıntı
 
 
0 #1 erkan 15-06-2009 10:00
Fetekoş, enfes özetinden sonra kitabı okumaya gerek kalmadığını düşünüyorum, teşekkürler.
'Yazarın yalnızlığı' mitini dile getirmesi özellikle hoşuma gitti. Edebiyatın, yaşamın gerçekliğinden kopuk olabileceği yanılsamasının üzerine oturduğu sac ayaklarından biridir bu. Günümüzün yazarı, attığı her adımın politik bir tavır sergilediğini görmezden gelmek için çaba göstererek, kendini başka zamanlarda, masallarda kaybetmeye/bulm aya çalışıyor. Ağlamaklı yüzü ve kitabı ile arz-ı endam eden yükselen değer E.Şafak gibileriyle dolu ortalık. Bence, "Puslu Kıtalar Atlası"nı yazmak, "Eskici ve Oğulları"nı yazmaktan daha kolaydır. Kapitalizmi soluyan yitik ruhların yeni dinidir Masalsı Edebiyat desem fazla mı abartmış olurum?
Herneyse, konuyu fazla dağıtmayalım. Bu kitabı edinmek isterdim ama kolay bulunamayacağı gibi bir his var içimde.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile