ölüm Popüler
bin mecaz damlası içinde bir gerçektim
soyut bedenime bakıyordum tüm gizliliğimle
kendimi beynimin esareti olarak görmekten vazgeçemiyordum
bilinçsizce kosup düşene dek..
oysa yürümek vardı hayat yolunda ezilmemek için
ben ezmek için hızlı adımlarla ilerlemiştim
yok olacağımı bilmeden..
karanlığın ışığı saçılıyor gözlerimde
tebessümün aynalarından izliyorum
bir yandanda buz gibiyim
yanarak donuyorum
ölmek buymuş
kalktığımı sanıyorum ama düşüyorum..
Üye eleştirileri
-
2009-09-20 13:54:25 |Publisher| erkan
-
2009-09-21 04:50:48 |Publisher| fetekos

Önder, RAM’im bir hayli kötü, CPU’m fena değil de durumu azıcık kurtarıyorum

Not tutma konusunda da pek başarılı değilim (Kapital hariç). Öyle çok şeyi uzun uzun not etmek istiyorum ki sonunda yorulup bırakıyorum. Son yıllarda, pek sevmesem de, kitabın üzerine anımsatıcı kısa notlar almaya başladım.
Yalnız şöyle bir şey söyleyebilirim: Tıpkı kitabı kapattıktan sonra okurun zihninde yaşamaya devam eden Tolstoy’un kahramanları gibi, bazı insanlar ölümlerinden sonra da her daim bana yol gösterecek kadar cömert yaşamları ve ışıl ışıl eserleriyle zihnimde yaşamayı sürdürüyorlar. Onları bulup çıkartmakta pek zorlanmıyorum.
Proust hakkında sarf ettiğin önemli sözlere gelince, ben bu küçük sonat, çay fincanları, çaya batırılan kurabiyeler, umumi tuvaletten gelen küf kokularını zorlayıcı çağrışım zincirleri içinde sayfalarca yineleyerek anlatan çılgın insanın yazdıklarını neden bu denli sevdiğimi senin kadar net bir biçimde açıklayamıyorum henüz ama büyük bir keyif alıyorum onu okumaktan. Bunda en büyük payın büyülü anlatımı olduğu benim açımdan su götürmez. Açıklamakta zorlandığım ise, başka bir dünyaya, başka bir zamana ait, nesneye ve özne nesne ilişkisine bildiğimden ve algıladığımdan çok farklı anlamlar yükleyen anlatıda üslup dışında ne bulduğum (bu arada Bergson’dan etkilendiğini açıklamakla birlikte, ondan çok önemli bir farkını da ortaya koyuyor: ruhsal unsurun ya da zihnin ya da Proust’un çok sevdiği ifadeyle “belleğin” bedenden ayrı yaşadığı fikrine kesin biçimde karşı çıkıyor). Onu Neruda’nın da sözünü ettiği yalnızlığı içindeki “küçük Tanrı”lardan anlatımı dışında ayıran nedir? Sezgilerim var ama dikkatsiz yorumdan çekindiğim için şimdilik bu değerlendirmeyi erteliyorum.
Büyüleyiciliğinin yanı sıra takip etmesi zor, paragrafsız, labirent gibi karışık bir üslup... Proust’u kendi dilinden okumaya hiç girişmedim. Ama merak edip şöyle bir göz gezdirdiğim, çeviriden emin olamayıp baktığım oldu. Her seferinde À la recherche du temps perdu’yü derhal kapatırken Tahsin Yücel ve Roza Hakmen’e içten bir teşekkür etmeyi de unutmadım.
Erkan, ekmeğe ekmek, şaraba şarap deme talimlerini cümle içinde kullanmaya başlayarak yürütme fikrini çok sevdim. Sonraki söylediklerinse gene çok önemli bir konunun özeti gibi. “toplumsal olan bireysel olanı yaratmaktadır” diyerek çok önemli bir eleştiri kriterine değinmiş, yukarıda açıklamadığım Proust’la ilgili sezgimi ve birçok “küçük Tanrı”yı ya da karamsar ve yorgun birçok aydın yazarı, anlatılarını ve öğretilerini belirgin kılacak bir ipucunu yansıtmışsın. Ancak bunun için zihnimde yaşayan başka bir büyük ustaya değinmem ve belki alıntı yapmam lazım ama utanıyorum biraz :-), artık başka bir zamana kalsın.
-
2009-09-20 10:07:34 |SAdministrator| onder

Enfes bir yorum Fetekos, içtenlikle teşekkürlerimi yolluyorum burdan. Erkan'ı bilmem ama benim meramımı benden iyi dile getirmişsin. Neruda üstadın alıntısı da cuk oturmuş.
Yalnız anlamadığım birşey var; her duruma bu kadar güzel oturan alıntıları bu kadar çabuk nerden bulup çıkarıyorsun böyle? CPU ve RAM'in çok hızlı anlaşılan. ;-)
Ya da okuduklarını not almada çok iyi bir metod geliştirdin herhalde.
Bir de şöyle küçük bir ilave yapmak isterim; "yalnızlık" benim yorumumda eleştirdiğim "bireysel" kategorisine girmiyor pek. "Yalnızlığı" bir "insanlık durumu" olarak görüyorum. Bu anlamda bence evrensel bir duygudur. Yalnızlıktan esinlenen duyguları dile getirmek okuyucuyu dışlamaz, aksine çok rahat ilişkilenebileceği bir anlatı çerçevesi kurar. Aslında Proust'u da bu yüzden örnek vermiştim.
Proust'u başlangıçta, Fransızca'yı alt etmek için aşmam gereken bir "doruk" olarak gördüğümden seçmiştim. ( Evet maalesef ben de bir dil öğrenme manyağıyım ). Almanca'yı Tinin Görüngübilimi ile altedeceksem, Fransızca'yı da o dilin en zor metinlerinden biriyle aşmalıydım. ( Kendi dilimizi doğru dürüst kullanmayı öğrendik de Fransızcası Almancası kaldı. :sad: ). Yani anlamsız bir yeniyetme ukelalığının hedefiydi benim için sadece. "À la recherche du temps perdu"yu Fransızca orjinalinden okudum diyebilmekten öte bir anlam ifade etmiyordu. Yarım kalan, ıkına sıkına okumalarım esnasında bir yandan da için için küfrederek "Ulan herife bak utanmadan, sıkılmadan yaşamının her saniyesini bıktırıcı bir detayla anlatmış" diyordum kendime. O ünlü, Madleni yiyip Combray günlerine dönüşünü anlattığı bölümde, yatmadan önce annesinden son bir öpücük koparabilmesini, akşam yemeğinden kalkıp odasına çıkışını 50 sayfada anlatmasına sinir olmuştum (Bütün okumalarım arasında en uzun 50 sayfalardan biri budur herhalde) . Lakin geçenlerde o gençlik hevesime tekrar döndüğümde Proust'un boşuna dev isimler arasında yer almadığını daha iyi anladım. Bazı eserleri zamanı gelmeden okumak pek mümkün olmuyor galiba. Proust'u okuyabilmek için de demek ki yaşlanmak gerekiyormuş.
Neyse..Demek istediğim, Proust'un o denli yoğun "bireysel" anlatısı, aslında evrensel bir anlatıdır. Son derece tipik bir insanlık durumudur. O kadar öyle ki, benim hissedebildiğim kadarıyla, ele aldığı konu, felsefenin temel başlıklarından biri olagelmiştir. Dipnotlardan anladığımı kadarıyla Proust, Henry Bergson'un zaman kavrayışından bayağı etkilenmiş. Bergson'un etkilediği bir diğer isim ise Deleuze. Deleuze'ün bir diğer esin kaynağı da Nietzsche. Nietzsche'nin temel izleklerinden biri de Bengi Döngü. Bengi Döngü, herşeyin sonsuzca geri dönmesi, tıpkı yenilen Madlenle birlikte Combray'ın geri dönüşü gibi. Geçmişin geçmiş olmaması ama sürekli geri dönmesi; Spinoza'daki pozitif sonsuzluk, hiçbirşeyin yokolmaması izleği. Bütün bireylerin aynı sonsuzluğun, tek tözün parçacıkları olması. Proust'tan Spinoza'ya, kesif bir bireysellikten, mutlak bir sonsuzluğun bileşeni gibi hissetmeye..Çağrışım zincirini tetikleyen bir bireysellik. Proust'un bıraktığı yerden her okuyucunun kendi Combray'ına dönüşüne devam edebilmesi. İşte Kayıp Zamanların İzinde'yi edebiyatın anıtsal eserlerinden biri yapan şey..Böyle bir "bireyselliğe" hayır demek mümkün mü? Kuşkusuz bireyci edebiyatı eleştirirken, bunu "Ve Çeliğe Su Verildi" türü "toplumcu-gerçekçi" edebiyatı yüceltmek için yapmıyoruz.
Bekle "À la recherche du temps perdu". Seni birgün kendi dilinde okuyacağım. Mühendislikten sıra gelirse tabii.;-)
-
2009-09-18 17:33:31 |SAdministrator| Murat
-
2009-09-19 18:52:50 |Publisher| erkan
Mine, dikkatimi çeken bir şey var: Yazdığın yazıda ve şiirlerinde hissettiklerin çok ön planda. Bunda kötü olan bir şey yok, ama toplumsallık aşamasına ulaşamayan bir bireysellik, daha önce de söylediğim gibi, yazanın sadece kendisini ilgilendirir oluyor. Bu da, ne yazar ne okuyucu için istenen bir şey olsa gerek.
Hissettiklerinde bulunan evrensel ögeleri anlatmalısın. Hatta bence, yeni başlayan biri olarak, kendini ve hissettiklerini bir yana bırakmalısın. Neden konu, yalanan bir kedi, ihtiyar bir kadın, bir ağaç ya da bir kavga olmasın?
-
2009-09-20 02:56:46 |SAdministrator| onder

Erkan bu konuda sana yüzde yüz katılıyorum. Dönemin etkisi olsa gerek.Zira yazarın kendi iç dünyasının derinliklerinden gelen, okuyanın nüfuz etmesinin, empati kurmasının çok zor olduğu, son derece bireysel bir tarza genç yazarlarda çok sık rastlanıyor. Bizim siteye gönderilen öykülerde, fotolarda, şiirlerde bunun ağırlığı çok yoğun hissediliyor.
Edebiyatın dev isimlerinin eserlerini aklıma getiriyorum, en bireysel kabul edilecek yazarlarda bile son zamanlarda bizde yaygın olan türden esoterik bir bireyselliğe rastlanmıyor. Düşünün Proust herhalde en fazla kendi iç dünyasını dile getiren yazarlardan biridir. Ama onda bile okuyan herkes kendinden birşeyler bulabiliyor.
İnsanlığa acilen bir kaç ölçek Spinoza, Deleuze, Negri ve tabii Marx üstad gerekiyor. Toplumsal ruhu, kollektif özne konumu canlandırmak için elimizden geleni yapmalıyız.
-
2009-09-20 05:26:33 |Publisher| fetekos

Edebiyata, özellikle de şiire yeni başlayan birinin kendi iç dünyasından bahsetmesi, yalnızlık, ölüm, aşk gibi her insanın yaşamında sorguladığı konuların şekillendirdiği bir kişisel hisle yazması, kendi iç sesini dinleyip bunu duyurması olağan bir durum sanıyorum ki. Bana bunu düşündüren sosyalist bir şair, Neruda, oldu. Kendi şiirlerini değerlendirirken, ilk dönem şiirlerinin çok derin bir yalnızlık hissinin, içe dönük tahlillerin ürünü olduğunu ancak kendisini gerçek anlamıyla kanlı ve canlı dünyaya ve şiirini bu dünyayı edebi açıdan yetkince ele aldığı noktaya gene onların taşıdığını belirtiyor:
"Bütün gençlik şiirlerimi, yalnızlığın edebi duyguları etkilemiştir. Genç şair, yalnızlığın bu titreyişi olmadan yazamaz, tıpkı olgun şairin toplum ve birliğin tadına varmadan yazamayacağı gibi."
Erkan ve Önder'in haklı öneri ve eleştirilerinin asıl hedefi, edebi dışa vurumunun kaynağını önce kendinden yola çıkarak aramaya başlayan yeni şair ve yazarlardan daha çok, şairi, yazarı bilinçle okurdan, halktan koparan, etosu bireyci ve metalaşmış bir edebiyat anlayışı olan toplumsal düzeni sürdürmeye gönüllü ve bu konuda bir o kadar "becerikli", "olgun" edebiyatçılar (Neruda birçokları için gerici yazar bozuntusu diyor) olmalıdır.
"Burjuvazi gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. Can çekişen kapitalizm şairin, ekmeğe ekmek, şaraba şarap demesini bile tehlikeli buluyor. Bir şairin, kendisini "küçük bir Tanrı" saymasını, kapitalizm daha uygun görüyor. Bu kanı ya da bu davranış, egemen sınıfları hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp tanrılara özgü yapayalnızlığında direnince, satın alınması ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor. Bu arada ise, dünya kendi yolunda, kendi göz kamaştırıcılığında sarsılarak ilerliyor." Neruda
Yorumlar
Not tutma konusunda da pek başarılı değilim (Kapital hariç). Öyle çok şeyi uzun uzun not etmek istiyorum ki sonunda yorulup bırakıyorum. Son yıllarda, pek sevmesem de, kitabın üzerine anımsatıcı kısa notlar almaya başladım.
Yalnız şöyle bir şey söyleyebilirim: Tıpkı kitabı kapattıktan sonra okurun zihninde yaşamaya devam eden Tolstoy’un kahramanları gibi, bazı insanlar ölümlerinden sonra da her daim bana yol gösterecek kadar cömert yaşamları ve ışıl ışıl eserleriyle zihnimde yaşamayı sürdürüyorlar. Onları bulup çıkartmakta pek zorlanmıyorum.
Proust hakkında sarf ettiğin önemli sözlere gelince, ben bu küçük sonat, çay fincanları, çaya batırılan kurabiyeler, umumi tuvaletten gelen küf kokularını zorlayıcı çağrışım zincirleri içinde sayfalarca yineleyerek anlatan çılgın insanın yazdıklarını neden bu denli sevdiğimi senin kadar net bir biçimde açıklayamıyorum henüz ama büyük bir keyif alıyorum onu okumaktan. Bunda en büyük payın büyülü anlatımı olduğu benim açımdan su götürmez. Açıklamakta zorlandığım ise, başka bir dünyaya, başka bir zamana ait, nesneye ve özne nesne ilişkisine bildiğimden ve algıladığımdan çok farklı anlamlar yükleyen anlatıda üslup dışında ne bulduğum (bu arada Bergson’dan etkilendiğini açıklamakla birlikte, ondan çok önemli bir farkını da ortaya koyuyor: ruhsal unsurun ya da zihnin ya da Proust’un çok sevdiği ifadeyle “belleğin” bedenden ayrı yaşadığı fikrine kesin biçimde karşı çıkıyor). Onu Neruda’nın da sözünü ettiği yalnızlığı içindeki “küçük Tanrı”lardan anlatımı dışında ayıran nedir? Sezgilerim var ama dikkatsiz yorumdan çekindiğim için şimdilik bu değerlendirmeyi erteliyorum.
Büyüleyiciliğin in yanı sıra takip etmesi zor, paragrafsız, labirent gibi karışık bir üslup... Proust’u kendi dilinden okumaya hiç girişmedim. Ama merak edip şöyle bir göz gezdirdiğim, çeviriden emin olamayıp baktığım oldu. Her seferinde À la recherche du temps perdu’yü derhal kapatırken Tahsin Yücel ve Roza Hakmen’e içten bir teşekkür etmeyi de unutmadım.
Erkan, ekmeğe ekmek, şaraba şarap deme talimlerini cümle içinde kullanmaya başlayarak yürütme fikrini çok sevdim. Sonraki söylediklerinse gene çok önemli bir konunun özeti gibi. “toplumsal olan bireysel olanı yaratmaktadır” diyerek çok önemli bir eleştiri kriterine değinmiş, yukarıda açıklamadığım Proust’la ilgili sezgimi ve birçok “küçük Tanrı”yı ya da karamsar ve yorgun birçok aydın yazarı, anlatılarını ve öğretilerini belirgin kılacak bir ipucunu yansıtmışsın. Ancak bunun için zihnimde yaşayan başka bir büyük ustaya değinmem ve belki alıntı yapmam lazım ama utanıyorum biraz :-), artık başka bir zamana kalsın.
Alıntı, herşeyi anlatıyor bence."Burjuvazi gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. Can çekişen kapitalizm şairin, ekmeğe ekmek, şaraba şarap demesini bile tehlikeli buluyor. Bir şairin, kendisini "küçük bir Tanrı" saymasını, kapitalizm daha uygun görüyor. Bu kanı ya da bu davranış, egemen sınıfları hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp tanrılara özgü yapayalnızlığında direnince, satın alınması ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor. Bu arada ise, dünya kendi yolunda, kendi göz kamaştırıcılığında sarsılarak ilerliyor."
"Ekmeğe ekmek şaraba şarap demek" deyimi de TDK'nın sözlüğüne girmeli. Ben ilk fırsatta kullanacağım, malum yeni öğrendiğiniz sözcükleri cümle içinde kullanmak gerekir. Mesela:
"Ne yani kardeşim? Ekmeğe ekmek şaraba şarap demeyelim mi, bu mu hatamız?"
"Yav kardeşim. Ekmeğin ekmek, şarabın şarap olduğunu bil ama bunu heryerde uluorta söyleme."
Fetekos ve Önder'in söylediklerine katılıyorum, ekleyecek bir şey de yok galiba. Galiba teknik/yöntem de çok önemli. Öyle bir şekilde yazarsınız ki en toplumsal konu, sadece yazana ilişkin bir konu gibi ya da en bireysel konu, bütün topluma ilişkin bir konu gibi gözükebilir (aynı cümlede dört tane "konu" kelimesi. Nasıl?). Bu da zaten, bireyselin ve toplumsalın bir düzeyde aynı olmasından kaynaklanıyor. Daha doğrusu, sol taraftan bakarsak, toplumsal olan bireysel olanı yaratmaktadır.
Yalnız anlamadığım birşey var; her duruma bu kadar güzel oturan alıntıları bu kadar çabuk nerden bulup çıkarıyorsun böyle? CPU ve RAM'in çok hızlı anlaşılan.
Ya da okuduklarını not almada çok iyi bir metod geliştirdin herhalde.
Bir de şöyle küçük bir ilave yapmak isterim; "yalnızlık" benim yorumumda eleştirdiğim "bireysel" kategorisine girmiyor pek. "Yalnızlığı" bir "insanlık durumu" olarak görüyorum. Bu anlamda bence evrensel bir duygudur. Yalnızlıktan esinlenen duyguları dile getirmek okuyucuyu dışlamaz, aksine çok rahat ilişkilenebilec eği bir anlatı çerçevesi kurar. Aslında Proust'u da bu yüzden örnek vermiştim.
Proust'u başlangıçta, Fransızca'yı alt etmek için aşmam gereken bir "doruk" olarak gördüğümden seçmiştim. ( Evet maalesef ben de bir dil öğrenme manyağıyım ). Almanca'yı Tinin Görüngübilimi ile altedeceksem, Fransızca'yı da o dilin en zor metinlerinden biriyle aşmalıydım. ( Kendi dilimizi doğru dürüst kullanmayı öğrendik de Fransızcası Almancası kaldı.
). Yani anlamsız bir yeniyetme ukelalığının hedefiydi benim için sadece. "À la recherche du temps perdu"yu Fransızca orjinalinden okudum diyebilmekten öte bir anlam ifade etmiyordu. Yarım kalan, ıkına sıkına okumalarım esnasında bir yandan da için için küfrederek "Ulan herife bak utanmadan, sıkılmadan yaşamının her saniyesini bıktırıcı bir detayla anlatmış" diyordum kendime. O ünlü, Madleni yiyip Combray günlerine dönüşünü anlattığı bölümde, yatmadan önce annesinden son bir öpücük koparabilmesini , akşam yemeğinden kalkıp odasına çıkışını 50 sayfada anlatmasına sinir olmuştum (Bütün okumalarım arasında en uzun 50 sayfalardan biri budur herhalde) . Lakin geçenlerde o gençlik hevesime tekrar döndüğümde Proust'un boşuna dev isimler arasında yer almadığını daha iyi anladım. Bazı eserleri zamanı gelmeden okumak pek mümkün olmuyor galiba. Proust'u okuyabilmek için de demek ki yaşlanmak gerekiyormuş.Neyse..Demek istediğim, Proust'un o denli yoğun "bireysel" anlatısı, aslında evrensel bir anlatıdır. Son derece tipik bir insanlık durumudur. O kadar öyle ki, benim hissedebildiğim kadarıyla, ele aldığı konu, felsefenin temel başlıklarından biri olagelmiştir. Dipnotlardan anladığımı kadarıyla Proust, Henry Bergson'un zaman kavrayışından bayağı etkilenmiş. Bergson'un etkilediği bir diğer isim ise Deleuze. Deleuze'ün bir diğer esin kaynağı da Nietzsche. Nietzsche'nin temel izleklerinden biri de Bengi Döngü. Bengi Döngü, herşeyin sonsuzca geri dönmesi, tıpkı yenilen Madlenle birlikte Combray'ın geri dönüşü gibi. Geçmişin geçmiş olmaması ama sürekli geri dönmesi; Spinoza'daki pozitif sonsuzluk, hiçbirşeyin yokolmaması izleği. Bütün bireylerin aynı sonsuzluğun, tek tözün parçacıkları olması. Proust'tan Spinoza'ya, kesif bir bireysellikten, mutlak bir sonsuzluğun bileşeni gibi hissetmeye..Çağ rışım zincirini tetikleyen bir bireysellik. Proust'un bıraktığı yerden her okuyucunun kendi Combray'ına dönüşüne devam edebilmesi. İşte Kayıp Zamanların İzinde'yi edebiyatın anıtsal eserlerinden biri yapan şey..Böyle bir "bireyselliğe" hayır demek mümkün mü? Kuşkusuz bireyci edebiyatı eleştirirken, bunu "Ve Çeliğe Su Verildi" türü "toplumcu-gerçe kçi" edebiyatı yüceltmek için yapmıyoruz.
Bekle "À la recherche du temps perdu". Seni birgün kendi dilinde okuyacağım. Mühendislikten sıra gelirse tabii.;-)
"Bütün gençlik şiirlerimi, yalnızlığın edebi duyguları etkilemiştir. Genç şair, yalnızlığın bu titreyişi olmadan yazamaz, tıpkı olgun şairin toplum ve birliğin tadına varmadan yazamayacağı gibi."
Erkan ve Önder'in haklı öneri ve eleştirilerinin asıl hedefi, edebi dışa vurumunun kaynağını önce kendinden yola çıkarak aramaya başlayan yeni şair ve yazarlardan daha çok, şairi, yazarı bilinçle okurdan, halktan koparan, etosu bireyci ve metalaşmış bir edebiyat anlayışı olan toplumsal düzeni sürdürmeye gönüllü ve bu konuda bir o kadar "becerikli", "olgun" edebiyatçılar (Neruda birçokları için gerici yazar bozuntusu diyor) olmalıdır.
"Burjuvazi gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. Can çekişen kapitalizm şairin, ekmeğe ekmek, şaraba şarap demesini bile tehlikeli buluyor. Bir şairin, kendisini "küçük bir Tanrı" saymasını, kapitalizm daha uygun görüyor. Bu kanı ya da bu davranış, egemen sınıfları hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp tanrılara özgü yapayalnızlığın da direnince, satın alınması ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor. Bu arada ise, dünya kendi yolunda, kendi göz kamaştırıcılığı nda sarsılarak ilerliyor." Neruda
Edebiyatın dev isimlerinin eserlerini aklıma getiriyorum, en bireysel kabul edilecek yazarlarda bile son zamanlarda bizde yaygın olan türden esoterik bir bireyselliğe rastlanmıyor. Düşünün Proust herhalde en fazla kendi iç dünyasını dile getiren yazarlardan biridir. Ama onda bile okuyan herkes kendinden birşeyler bulabiliyor.
İnsanlığa acilen bir kaç ölçek Spinoza, Deleuze, Negri ve tabii Marx üstad gerekiyor. Toplumsal ruhu, kollektif özne konumu canlandırmak için elimizden geleni yapmalıyız.
Hissettiklerinde bulunan evrensel ögeleri anlatmalısın. Hatta bence, yeni başlayan biri olarak, kendini ve hissettiklerini bir yana bırakmalısın. Neden konu, yalanan bir kedi, ihtiyar bir kadın, bir ağaç ya da bir kavga olmasın?

Alıntı, herşeyi anlatıyor bence.
"Ekmeğe ekmek şaraba şarap demek" deyimi de TDK'nın sözlüğüne girmeli. Ben ilk fırsatta kullanacağım, malum yeni öğrendiğiniz sözcükleri cümle içinde kullanmak gerekir. Mesela:
"Ne yani kardeşim? Ekmeğe ekmek şaraba şarap demeyelim mi, bu mu hatamız?"
"Yav kardeşim. Ekmeğin ekmek, şarabın şarap olduğunu bil ama bunu heryerde uluorta söyleme."
Fetekos ve Önder'in söylediklerine katılıyorum, ekleyecek bir şey de yok galiba. Galiba teknik/yöntem de çok önemli. Öyle bir şekilde yazarsınız ki en toplumsal konu, sadece yazana ilişkin bir konu gibi ya da en bireysel konu, bütün topluma ilişkin bir konu gibi gözükebilir (aynı cümlede dört tane "konu" kelimesi. Nasıl?). Bu da zaten, bireyselin ve toplumsalın bir düzeyde aynı olmasından kaynaklanıyor. Daha doğrusu, sol taraftan bakarsak, toplumsal olan bireysel olanı yaratmaktadır.