Bir Umut'tan Çağrı Popüler
Aslında bu çağrıda dile getirilenlerin tamamının biz de bu sitede yapmayı hedeflemiştik ama Bir Umut'taki arkadaşlar çok daha organize görünüyorlar. Lakin onlarda da bütün vurgu pratiğe yapılmış, işin sosyalleşme, orta sınıflar içinde "yeni bir toplumsallık yaratma" gibi boyutları ihmal edilmiş görünüyor. Kimbilir zamanla bu arkadaşlarla biraraya gelip daha etkili ve daha zengin bir "portal" yaratabiliriz.
Neyse aşağıda onlardan şöyle bir duyuru ulaştırıldı; ilgilenenlere.
Lütfen Bu Maili Dayanışmayı Büyütmek Adına Bildiğimiz Adreslere Yollayalım, Yayınlayalım!--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu mesajı şu gruba üye olduğunuz için aldınız: Google Grupları "birumut" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com.tr/group/birumut adresinde bu
grubu ziyaret edin
Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.birumut.org
alo bir umut 0216 488 02 04
0212 652 95 00
Üye eleştirileri
-
2008-10-20 16:04:27 |Publisher| kaknüs
-
2008-09-25 05:50:32 |Publisher| mehmet özgür

ali osman hocam, yanlış anlaşılma var galiba. bir umut'un halkevlerinden bir farkı yok soyutlama düzeyinde. pratikte farklı siyasetlerin, farklı anlayışların iş yapma tarzı tarzı diyebiliriz. içinde miyim, değilim; ama bir umutçuların antikapitalist siyasetle ilgilenmediğini söylemek yanlış olur. birgün'de alper taş'ın röportajı vardı hatta.
linkler kısmındaki linklerinden siyasete nasıl baktıklarını görebilirsin. yani sıradan bir stk değil.
-
2008-09-25 08:21:39 |Administrator| AliOsman
-
2008-09-25 14:47:24 |Publisher| bulent

her turlu yapılar dan bır tortu kalır.bunlar ınsan ılıskılerı bakımın dan onemlı olabılır.kıme nerde rastlayacagımız bellı olmuyor. ortodos yapıların ıcın de bıle cesıtlı bıreyler var.hayır kurumlarının umut vermesıne karsıyım.umut en kotu seydır. bır beklentıye sokar.bır de bu yapılarda bır kısı sorumluluk ustenır ve o kısı uzerın den yurumeye baslar.kısıler nesle halıne alır ozne olunmaz.burda dıkkat edılmesı gerekır.
-
2008-09-25 00:54:26 |Administrator| guclu

Kaknüs'ün çok önemli bir ayrıma dikkat çektiğini düşünüyorum. "Hayırseverlik" vs "Dayanışma". İlki, yoksulluğun sürekliliğine dayanan, bu yoksullara temiz ve aslolarak dini motiflerle yardım eden zengin ve dindar bir kitlenin varlığını meşrulaştırır. İslam ve kapitalizm ilişkisinin sorunsuz birlikteliğini sağlar. Dayanışma ise, en basit haliyle alttakilerin, ezilenlerin kendileri için ve kendileri tarafından desteklenmesini ima eder. Tabi ki onlara destek olacak, onlarla her açıdan dayanışacak orta sınıftan hatta zenginlerden insanlar olacaktır ama burada aslolan yoksulluğun yok edilmesine doğru gidecek sürecin yine yoksullar tarafından belirlenmesidir.
Biz üniversitede okurken, şimdiki gibi "Sivil Toplum Kuruluşları" falan yoktu, "Demokratik Kitle Örgütleri" vardı. Süreçte ne olduysa, ne demokrasi ne kitle ne de örgüt kaldı. Solun kendisi de neredeyse hadiseyi çok da eşelemeden STK olayına doğrudan girdi. STK'ların önemli bir kesimi bugün sermaye ilişkilerinin uzantısı halinde, üstelik CIA'den TSK'ya kadar bir sürü devlet kurumuyla da doğrudan ilişkililer. Bir sürü solcu STK'larda birşeyler yaparak içini rahatlatıyor ve "-mış gibi" yapıyor.
STK'lar ve liberal demokrasi, solcuların afyonudur diye bir vecize süreyim piyasaya:-)
-
2008-09-25 01:29:02 |Administrator| AliOsman

Temelleri siyasi amaçlar taşıyan 'Dayanışma' kavramına elbetteki itirazım yok. Hatta destekleyeceğim bir fikir. Ama 'insanlar açlık çekiyor, ne siyaseti kardeşim' fikrine de hiç sıcak bakmıyorum. Avrupa'daki Sosyal Demokrat-Sosyalist Partiler ve 'Güçlü' sendikaların zaman içerisinde yaptıklarına bakarsak, kapitalizm içerisinde kalan siyaset yapma modelinin gideceği bir yer olmadığını görürürüz. Kapitalizm bir sınıflı toplum modeli olduğuna göre her zaman fakirler olacaktır. Sosyalistler olarak bu kesimler ile yapacağımız, siyasi olmayan, dayanışma modelleri, bizleri kapitalizm içerisinde kalmaya mecbur kılar. Ve sürekli kendi kuyruğunu yakamaya çalışan kedi gibi döner dururuz. Kısaca ideolojik olarak, anti-kapitalist olmayan yapılar için çalışmak zaman kaybı, kendini kandırmadır. Ama siyasal ittifaklar konu olduğunda işler değişir elbet. Bu konulara ilişkin her zaman söylüyor ve yazıyorum, liberaller dahil her kesim ile itifak yapıabilir. Bir Umut siyasal bir oluşum olmadığını düşündüğüm için bu proje beni hiç heyecanlandırmadı. Pusulasız yola çıkılmaz...
Siyaset nedir? nasıl yapılmalı ? sorusuna gelince... Taktir edersiniz ki bu uzun ve geniş bir konu. Keza 1996 yılından beri ÖDP bile bu konuya cevap bulamadı.
Tartışma ve düşünme başlığı olarak şunu söyleyebilirim : Halkevleri gibi oluşumların genel karakteri, Anti-Kapitalist ama daha çok anti-emperyalist, devrimci bir karakter taşır. Olması gerekenin ise anti-kapitalist, evrimci, dayanışmacı gibi temel olabilecek karakterleri barındırması gerektiğini düşünüyorum. Bu genel ifadeye eklemeler ve çıkarılmalar yapılabilir, tartışmaya açılabilir tabiki. Daha sonra pratik uygulamar için kafa yorarız.
-
2008-09-24 17:45:18 |Publisher| kaknüs

yoksulluğun dibi mide bulandırır tabirimi bağışlayın ama böyledir ne üretimden ne de tüketimden gelen hiçbir gücününüzün olmadığını sürekli karbonhidratla yarı aç yarı tok besle(nemeyer)rek yaşama savaşı verirken "siyasetin"sözü bile epeyce "lüküs bir hayatı"anlatır burada siyasetin en sade haliyle zeminini oluşturmak çabasını son derece siyasi bir çalışma olarak değerlendiriyorum
bir umutun yapmaya çalıştığı yoksuldan yoksula dayanışma hallerini çoğaltarak bi parça da olsa ezenlerin karşısında şahsiyetli dik durabileceği zeminlerin oluşmasına imkan oluşturmak elbette ki toplusal haklarına daiır bir farkındalık yaratmak ve bunu yeni biçimlerle çoğaltmak bütün bunları da bin bir emekle kendi imkanlarına dayanarak başarabilmek
bu sebeple
hayırseverliği değil dayanışmayı
sivil toplumu değil yoksulun gücüyle oluşturduğu yerel insiyatifleri önemsiyor bu halleri yaratma çabasının bizzatihi kendisini anlamlı buluyor
gerisi birazcık da olsa özgürleşen yoksulun kendi bileciği iştir ona da saygı duyar kızmaz küsmez
iyi geceler
kaknüs
-
2008-09-24 09:21:37 |SAdministrator| onder

Bu çocukluğumuzda söylediğimiz, "Anahtar nerde suya düştü, su nerde, inek içti, inek nerde, dağa kaçtı" tekerlemesine benzeyecek ama
"Kapitalizmi, mikro düzeyde, zayıflatacak ve alternatif ilişkiler yaratmak için yapılacak hemen her türlü girişim" nedir?
Bu benim de paylaştığım bir dilek, bir yöntemin spesifik araçlarını, somut pratikleri ortaya koymuyor.
Benzer şekilde,Alýntý:
beraber olmamız gereken insanlar ile beraber olabilirsek, ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiği, kendiliğinden ortaya çıkacaktır
pasajında "beraber olmamız gereken insanlar" gibi ucu çok açık bir başka ifade var.
-
2008-09-24 09:16:06 |Administrator| AliOsman

Kapitalizmi, mikro düzeyde, zayıflatacak ve alternatif ilişkiler yaratmak için yapılacak hemen her türlü girişim, iyi bir başlangıç olabilir. Zayıflatma, tüm kurum ve kuruluşları ile yani sağlık, eğitim, kültürel ve ekonomik olarak algılanabilir. Bundan anladığım şey Hayır Kurumumları değil. Çok net ifade edeyim, beraber olmamız gereken insanlar ile beraber olabilirsek, ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiği, kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Buna yürekten inanıyorum. Sonuçta onca tecrübe yaşandı, onca kafa yoruldu. Bu işler sırça köşklerden olmuyor maalesef... Bu, kendim dahil herkes için yaptığım bir eleştiri.
-
2008-09-24 08:19:25 |Administrator| AliOsman
-
2008-09-24 08:32:05 |SAdministrator| onder

Ali Osman, belli ,ölçülerde haklısın tabii ama öte taraftan bizim de "siyasi alan" tanımımızı da gözden geçirmek lazım.
Elbette yoksul öğrencileri topluca sünnet ettirmek türü, Semra Özal/Papatyalar tarzı bir yardımseverlikle işimiz olmaz..
Lakin solcuların "adam kafalama" geleneğine dayanan, "halkevleri", "mahalle çalışmaları" türü belli anlayışları güdümündeki "siyasi dayanışma" biçimlerinin de çok etkili olamadığı görüldü..
Bence asli olan, insanların ihtiyaçlarını kendilerinin belirleyip, o ihtiyaçların çözümü etrafında yeni bir toplumsal alan yaratıp yaratamadıkları ölçüt olmalıdır. Ama elbette bu alanın uzun erimli perspektifinin de olması gerekir.
-
2008-09-24 08:48:53 |Administrator| AliOsman

Önder, Onun alternatifi bu değil ki... Keza Halkevlerinde yönetim düzeyinde çalışmış biri olarak söyleyeyim. Evet genel hatları haklısın. Halkevleri, bir siyasi geleneğinin adam devşirme için kullandıkları bir gerçek. Ama yapılan onca olumlu şey için adam kafalama demek, olanı da görmemek anlamına gelir. Dikkat diyorum... Hele hele şimdiki durumda geçmişte o yapılanın onda birinin bile yapılmadığını düşünürsek...
-
2008-09-24 09:01:07 |SAdministrator| onder

Yoksul mahallerde her adımbaşı kuran kursu adı altında belli kesimlerin kendi siyasi propagandasını yaptığı bir ortamda, Halkevlerinde yapılan olumlu şeyleri karalamak olacak iş mi? Tabii ki derdim o değil..
Siyasi olmayan dayanışma tanımı benim dikkatimi celbetti; bu son derece karmaşık bir tanım. Şöyle düşün, bu ülkenin politize olmuş ilerici kesimlerinde, bir dayanışma işinin siyasi olmasından ezici çoğunluk ne anlar? Adam kafalam dediğimiz şeyi anlar mı anlamaz mı?
Bir dayanışma girişimin siyasiliğinin zihinlerde uyandırdığı izlenim sadece budur. Benim itirazım siyasi olmasına değil, siyasiliğin tanımın çok iyi yapılmamasına, çok dar sınırlar içinde kavranıyor olmasına..
Karmaşıklığını gündeme getirmek için mesala istersen "adam kafalama"nın ötesine giden "siyasilik" nedir bir açımlamayı dene istersen..Belli bir faaliyet, ne bileyim yoksul örencilere ders vermek, hangi koşullarda siyasi olur, hangi koşullarda olmaz.?
Ortak yanlarımız olacaktır ama tahmin ediyorum öyle zart diye bir tanım koymakta zorlanacaksındır.
Yorumlar
braz uzun ama...ilgiyle okunacağını düşünüyorum
YOKSULLAR GÜÇLERİNİ FARKETMELİ EVET
O BÜYÜK DEVİN UYANIŞININ BİR YOLU DA BU OLSA GEREK
BU YARDIM ‘HAYIR’ MI ‘ŞER’ Mİ?
19:09 20 Ekim 2008
SEVİNÇ TÜRKMEN
Kocaeli Üniversitesi Araştırma Görevlisi
Siyasal İslamcı bir ideolojiyle yetişmiş kadroların yerel yönetimler ve hükümette parayla temaslarının fazlasıyla yoğunlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Cemaat mensupları artık neoliberal – tutucu orta sınıf haline geldi...
Kapitalist çelişki ne kendiliğinden üretilir ne de kendiliğinden yok edilir. Çelişki kapitalist ilişkinin kendisinde üretilir ve düzenlenir. Bu ilişkilerin içindeki görece düzenleyici / iyileştirici muhalif uygulamalar da bu ilişkiye içkindir. Çelişkinin işçi sınıfı açısından görünümü de kendiliğinden giderilemez. Bu salt bilimsel bir yasa da değildir. Aynı zamanda iradi bir devinimi gerektirir. İşçinin kapitalist ilişkiler içinde yabancılaşan ve tepetaklak olan düşünüşü, hayırseverlik ağlarıyla bir daha pekişir. Çünkü artı-nüfus/işsi zlik, çelişki geliştikçe bu nüfusun/kesimin denetlenmesi için yeni ilişki biçimlerine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, daha çok üstyapısal (dinsel, eğitimsel, kültürel...) uğraklarla dengelenmeye çalışılan ekonomik görünümlerdir. Hayırsever kurumlar hem sefaletin kontrol altında tutulabilirliği ni hem de mevcut toplumsal duruma adaptasyonu sağlar. Kapitalizm, hayırseverlik ağlarını yine kendi araçlarının (televizyon, gazete, internet…) kolaylaştırıcıl ığını kullanarak yaratır ve genişletir.
Kapitalist birikimin yarattığı nispi nüfusun yoğunlaşması sefaletin yoğunlaşmasıyla atbaşı gider. Kapitalizm, yoksulun, ezilenin şahsiyet, kudret sahibi olabileceği ilişki biçimlerini ve toplumsal dayanışma olasılıklarını etkisiz kılan, herkesi sefaletin sonuçlarını bir başına yaşamaya mahkûm eden politikaları benimser. Kapitalist devlet toplumun ezilenlerinin talep ve istemlerini sistemi zorlayacak bir noktadan uzak tutmak amacıyla eskiden Keynesyen politikalarla yaptığını şimdilerde adeta bir kural olarak STK’lar, şirketler, iş“adam”ları, vakıf ve cemaat ağları üzerinden yapmaktadır. Dahası kamuya ait sosyal yardım kurumları, hizmetlerinin içeriğini ve biçimini yurttaşlıktan dilenciliğe dönüştüren tarzda sürdürmektedir. Devletin yurttaşlarla ilişki tarzında, düzeyinde sınıfsal konuma göre muamele hâkim hale gelmiştir. Hizmet alımı, devletin-kamunu n olanaklarından yararlanma durumu herkesin parasal, toplumsal konumuna göre yeniden düzenlenmiştir. Bu durum, eğitimden sağlığa, ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, konuta, kültürel-sosyal ihtiyaçlara değin geçerlidir.
YOKSULLAŞMA VE DENİZ FENERİ
Yoğunlaşan işsizlik ve sefalet, hayırsever kurumlara ihtiyacı da yoğunlaştırır. Dernek, vakıf gibi hayırsever kurumların bazıları devlet tarafından kurulur ya da desteklenir. Kapitalizmin yasal bekçisi devlet, kapitalizmin bu çelişkisini görünür kılmamak için sembolik ve görkemli gösterilerle hareket eder. Hayırseverlik ağları, en çok medyatik görünümlerle desteklenir. Deniz Feneri, bunun en canlı örneklerinden biridir. Toplumu maddi ve manevi anlamda sömüren, köleleştiren sözüm ona hayırseverliğin temsili bu tip dernekler ve cemaatler, kapitalizm ile din arasındaki ilişkinin hâlâ güncel bir okumasının gerektiğini duyurmaktadır.
Küresel kapitalizm yoksul ve emekçi kesimlerden gelen tepkileri ve talepleri sosyal devlet politikalarıyla “karşıladığı” bir dönemi, bunun bir zafer olduğunu ilan ederek, sona erdirdi. Yeni dönemde refah devleti uygulamalarının yarattığı kamu harcamaları, neoliberal dönüşümün önemli bir ayağı olarak büyük oranda kısıldı. Yoksullar, işsizler artık şirketlerin kurdukları vakıflar, cemaatler, belediye ve kaymakamlıklar bünyesindeki sosyal yardım kuruluşları aracılığıyla kullaştırılıp, minnet töhmeti altına alınıp buralara egemen olanların tabiyetine sokulmaya çalışılmaktadır . Kapitalizmin yoksullara, emekçilere reva gördüğü yeni yol, hayır hasenat işlerinin arttırılması, yardımsever işadamı figürünün bir egemen toplumsal ilişki haline getirilmesi, bu arada güvencesiz yarı zamanlı ve geçici istihdamın artıp emekçi örgütlülüğünün daraltılmasıdır . Bu ise eskiden yurttaşın hakkı olduğu varsayılan temel sosyal hizmetlerin şimdi zenginlerce, minnetler ve yakarışlar karşılığında ihsan edilmesidir. Artık yurttaş anlamsız bir kategoridir.
Siyasal İslamcılar, “hayır-yardım” faaliyetlerini yaygınca yaptıkları ve bundan bir siyasal-toplums al güç de tahkim edebildikleri için bu kadar konuşulur durumdalar. Ülkenin laik modernleri yıllardır rotaryenlik-lio nsçuluk, Özal dönemi papatyaları ya da ÇYDD ve benzeri işler yaparlar aynı mahareti gösteremezler. Bunlar dinci hayırseverlikle temelde aynı zihniyeti paylaşsalar da, zamanın ruhunu kavrayamamıştır .
HAYIRSEVER NEOLİBERAL DİN
Dini cemaatlerin ya da dini değerler etrafında siyaset yapanların öteden beri emperyalizmle kurdukları ilişki, bugün neoliberal dönemde ciddi dönüşüm geçirmiş, sorumluluk ve görev alanı genişlemiş ve yeni misyonlar üstlenmiştir. Bugün AKP, kendi tarihsel izleğinin de uygunluğuyla cemaatçiliğin ruhunu, dönemin ruhuyla başarılı bir biçimde örtüştürme maharetini göstererek etkili olmaktadır. Ülkemizin emperyalizmle olan ilişkisinin içselliğinin somutlanması, ordusu ve ucuz işgücü potansiyeli üzerinden mümkün olmaktadır. Dünyada ele geçirilecek pazarların sınırlarına varılması nedeniyle sermaye iş gücü maliyetlerini iyice azaltmakta ve savaşlar yoluyla maddi değerleri yeniden üretmek üzere yıkmaktadır. Bütün teknoloji denemeleri ve çalışma metotlarındaki muazzam yenilikler işgücü maliyetlerini belli oranlarda düşürmektedir. Bu ise kapitalistlere yetmemektedir.
İnsanın “gönüllü” olarak kendini daha fazla sömürüye, daha az ücrete açık tutmasının yolu büyük oranda dini ve milliyetçi ajitasyona yoğun biçimde maruz bırakılmasıyla mümkün olur. Dinin/milliyetç iliğin yükselişi, bütün dünyada iş gücü maliyetlerini azaltmanın en etkili yolu olarak teşvik edilen, yönetilen bir emperyal siyaset olarak gerçekleşmekted ir. Anadolu Sermayesi ya da Yeşil Sermaye şirketleri, iş gücü maliyetlerini dinin etkili kullanımı sayesinde enikonu düşürerek sermaye birikimlerini kaplan diye anılacak düzeye getirmişlerdir. İşletme ölçeği bu türden işçi işveren ilişkilerine uygun olmayan sermaye kesimlerinin (TÜSİAD), AKP eleştirisini “laikliğe sahip çıkma” olarak değil “bizim de benzer maliyetlerde işçi çalıştırmamızın koşullarını yarat” diye okumak daha doğrudur. Dolayısıyla dinsel muhafazakârlığa , dinin emeğin sömürüsünün yoğunlaştırılma sı amaçlı kullanımına karşı mücadeleyi, emperyalizme, kapitalizme karşı mücadelenin güncel bileşeni olarak görmek gereklidir.
Siyasal İslamcı bir ideolojiyle yetişmiş kadroların yerel yönetimler ve hükümette tutulan mevkiler üzerinden parayla temaslarının fazlasıyla yoğunlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Cemaat/parti içinde edinilmiş pozisyon ve itibara göre belli bir kesim “yeni muhafazakâr (görece liberal) orta sınıf” olarak boy göstermeye başladı. Bu kesime İslamcı kolejlerden ya da İslamcı kadroların egemen olduğu Fen ve Anadolu liselerinden mezun olup ülkenin en iyi üniversitelerin de okuyup yurt dışında master yapıp büyük şirketlerde veya belediyelerde önemli pozisyonlar bulan bir kesimi daha eklemek gerekir. Bu ilişkilerin tümü açısından kapitalizm dönüştürücü özelliğini sürdürüyor. Din kapitalizmin etkisini kesmiyor aksine perçinliyor. Sınıfsız kaynaşmış bir mümin toplum söyleminin mayaladığı cemaatlerden oluşan siyasal İslamcı topluluk bir bütün olarak sınıfsal sorunlarla yüz yüze kalıyor. Artık yeni araba, konut, yazlık alımlarındaki artışlar, giyim, kuşam ve yeme içme alışkanlıkları, yaşam tarzlarındaki değişimdeki gözle görünürlük, bunlardan mahrum kalan müminler için sorgulanmaya değer gelişmelerdir.
KAPİTALİZM VE DOLANDIRICILIK
Kapitalizmin dinle bağıntısı irdelenirken dinin ortaya çıkışından bu yana egemen düşünce ve yapılarla olan tarihsel ilişkisine, işlevine bakmadan sadece bu işlevin işleyiş kazandığı, somutlandığı örneklerden yola çıkmak yanıltıcıdır. Dinselliğin yaygın olduğu toplumlarda insanlar arasındaki dayanışma dolaylı olarak yani doğal bir insani ilişki olarak değil, din uğruna ya da din kardeşliği ve sevap uğruna yapılır. Özellikle yoksulluğun yoğun olduğu dönemlerde bu tür deneyimler kurumsal ve devlet destekli biçimde işler. Bu tür deneyimlerin desteklenmesi sadece devlet tarafından değil, ülkenin kapitalistlerin i temsil eden odaları, vakıfları, medya gruplarını ve entelektüel camiayı da içerir. Özellikle medyanın üstünden yaygınlaştırıla n bu hayırseverlik gösterisi/şölen i yoksulların evine de televizyon ve gazeteyle girmiş olur. Zenginler, iş adamları, medya patronları televizyonlarda -gazetelerde bu tür hayırseverlik işlerine desteklerini ilan ederlerken bir yandan vicdanlarını aklamaya girişirler diğer yandan yoksulluk yaratan sorumlulukların ı silmeye çalışırlar. Özellikle AKP’nin politik etkisinin yoğunlaştığı birkaç yıldır dine dayalı bu sömürü biçimleri de tekrar yaygınlaşmaya ve yoğunlaşmaya başladı. Ama son dönemlerde kısmi olarak da olsa ortaya çıkan sahtekârlıklarl a, yoksullara yardım ve destek adına toplanan paralar ve kurulan ilişkilerin aslında hiç de yoksullar için yapılmadığı açığa çıkmıştır. Bu ne basit bir dolandırıcılık olarak ne de salt ekonomik bir ilişki olarak okunabilir. Bu ilişkiler, hem sözümona yoksullar adına yapılan bir iyilik üzerinden maddi çıkarlar oluşturmayı hem de bizim memleketimizin tarihselliğinde yaygınca var olan, yoksulların arasındaki birbirleriyle paylaştıkları yoksunluk hallerinin temsil ettiği gerçek dayanışmanın, paylaşmanın ve maneviyat düzeyinin, toplum olma halinin yok edilmesini amaçlar gözükmektedir. Oysa yoksullar için-yoksullarl a birlikte yaratılacak bir dayanışma deneyiminin ve pratiğinin hem yoksulların kendi aralarında hem de bu pratikte onlarla birlikte davranacak insanlarla aralarında her türlü ilişkiyi belirleyen belli ilkeler, en baştan hiçbir taviz verilmeyecek biçimde işleyebilir; kullaştırıcı olmayan bir dayanışma pratiği ancak böyle yaratılabilir.
YOKSULLAR GÜÇLERİNİ FARK ETMELİ
Kapitalist üretim ilişkileri içinde bu ilişkilerin işleyişini, etkilerini ve özünü açığa çıkarma ve eleştirme, bu ilişkileri ortadan kaldırmaya dönük pratikler ve düşünme biçimleri geliştirme iddiasında olan bir dernek, öncelikle bunu yoksulları temsilen değil yoksullarla birlikte, yoksulların ihtiyaçları, sorunları, talepleri ve hissiyatlarını göz önünde bulundurarak yapmayı bir ilke edinmelidir. Bu tip bir kurumlaşmada tüm temsiliyet ilişkilerini ortadan kaldırmaya dönük söylem ve ilişkiler geliştirerek, yoksulların alıştırıldığı onlar adına düşünme ve karar verme dayatmasını onlar için eleştirilebilir düzeye getirmenin yollarını kurmaya çalışmak gerekecektir. Yoksulluğun tüm hallerini yaşayanlar olarak sorunlarını en gerçek ancak yoksullar dile getirebilirler. Öncelikle tüm toplumsal ilişkilerin değişik temsiliyet ve baskı (devlet, din, polis, ordu, patron, öğretmen...) biçimleriyle kuşatıldığı bir toplumda bu tür bir dile gelişin ve temsiliyetin eleştirisinin belli bir zamanı ve belli zorlukları gerektirdiği aşikârdır. Ama bu, gerçek bir dayanışmanın yaratılmasında vazgeçilmez bir koşuldur. Tüm aşamalarında yoksulların ihtiyaçlarının, sorunlarının, fikirlerinin ve sözlerinin kurucu olmadığı bir dayanışma pratiği bunun eksikliğiyle ve çıkmazlarıyla gelecek zamanlarda muhakkak karşılaşır. Bu anlamda hayırseverlik ya da dayanışma özneleştirmiyor sa kuşku götürürdür. Zaten yaşam alanlarının her köşesi onlar adına konuşan, karar veren kişiler ve kurumlarla doluyken dernek çalışmasında da bu temsiliyet ilişkisini sürdürmek aslında onlarla başka bir yalan ilişkiyi sürdürmekten başka anlama gelmez.
Yoksulların kendi sorunlarını ve taleplerini dile getirecekleri dernek çalışmasının diğer bir ilkesi de bunu yaparken yoksulların güçlerini fark etmelerini ve birlikte oluşturulacak deneyimlerin onları muktedir kılacak ve hissettirecek deneyimler olmasıdır. Mevcut deneyimlerde görülmüştir ki, dini duygular kullanılarak ve hayırseverlik adına yapılan dernekler hep yoksulları acınası hallerde yansıtmıştır. Dinin işlevi burada belirleyicidir, çünkü yoksulluğun meşrulaştırılac ağı sağlam dayanak kader vurgusudur, oysa merhamet, acıma güçsüz kılar. Ezilenlerin ise güçsüzlüğe değil, kendi güçlerini hissetmeye ve bu güçlerini birleşik hissiyatlara dönüştürmeye ihtiyaçları vardır. Yalvaran, dilenen, eğilen değil, gücünün ve kuruculuğunun, öznelliğinin farkına vardıran deneyimler gerçek dayanışma deneyimleridir. Deniz Feneri örneği, hem yoksulların güçsüz görülmelerini sağlayarak ve onları dilencileştirer ek yoksulların maneviyatlarına hem de sanki yoksulluklarını n nedeni kendileriymiş gibi gösterilmesini sağlayarak mevcut adaletsizliğin nedeninin aslında zenginler, kapitalistler olduğu somut gerçeğini örterek onların maddi ihtiyaç dünyalarına dönük bir saldırıdır. Zenginler, adı “sivil” bu tarzda organizasyonlar üstünden kendi kirli vicdanlarını temizlemek, kendilerine yönelebilecek toplumsal tepkiyi, tehditi azaltmak, yoksulluğu makul sınırlar içinde ömür billah sürdürülebilir kılmak derdindedirler. Bu anlamda Deniz Feneri vakası vesilesiyle, Kimse Yok mu?, Rotaryenler-Lio ns kulüpler vb tarafından yürütülen “hayır ve yardım” işlerini de unutmadan, bir kez daha toplumsal dayanışmanın vazgeçilmez ilkelerini hatırlayıp, özgür-eşit yurttaşlardan oluşan bir dünya için vicdan ve adalet duygusu sahibi herkesin elini taşın altına koymayı istemesi gerekir.
UMUT VERİCİ DAYANIŞMA ÖRGÜTLENMESİ
Bu memlekette, çok bilinir olmasalar da, örnek olabilecek toplumsal dayanışma örgütlenmeleri açısından, 1999 Marmara Depremi sonrasında ‘depremzedeleri n birbiriyle dayanışmalarını n yollarını çoğaltmak’ derdiyle kurulmuş Dayanışma Gönüllüleri, Depremzede Dernekleri, İmece Evleri gibi deneyimler de oldu. Bu deneyimlerin içindeki insanların da çabalarıyla ortaya çıkan Birlikte Umut Derneği (www.birumut.org) yaklaşık dört yıldır yürüttüğü çalışmalarında yukarıda bahsedildiği anlamıyla yoksulların, ezilenlerin, dışlananların ihtiyaçlarını ve sorunlarını onlarla birlikte konuşarak, düşünerek, çalışarak ortaya koymayı esas edinmiştir. Toplumsal sorunlar üzerinden ihtiyaç duyularak kurulan bir dayanışma pratiğinde bu pratiğe yön verecek olan her zaman, sorunu doğrudan, tüm gündelik hayatını etkileyecek biçimde yaşayan ve kendisiyle aynı sorunları yaşayanlarla dayanışma gösterecek kesimin kendisi olmalıdır. Bir Umut temel dayanaklarını tüm maddi değerlerin yaratıcı gücünü temsil etmelerine rağmen toplumsal sefaleti en yoğun yaşayanların arasında ve bu açmazın onlar tarafından görünür olmasını sağlayacak tartışmalar ve deneyimlerde arıyor.
Öznel iradeleri engelleyecek hiçbir temsiliyet ilişkisinin olmadığı, parayla ilgili herhangi bir münasebetin geçmediği, yoksulların kendi akıllarıyla, sözleriyle, çalışmalarıyla katıldığı bir dayanışma ağı yaratmaya çalışan Bir Umut, karşılıklı yardımlaşma ile salt vermeye dayalı yardım faaliyeti arasındaki farklılığın bir anda çözülemeyecek bir tarihsel mesele olduğunun bilinciyle, sorunun sadece yoksulların maddi sorunları ve talepleri olmadığını aynı zamanda gerçek bir toplumsal dayanışmanın da en sahici biçimde yoksullar-yoksu nlar arasında tezahür edilebileceğine vurgu yapıyor. Bu anlamda yoksulların, işsizlerin, işçilerin iş, sağlık, beslenme, eşya, barınma, hukuki, eğitim gibi sorunlarını birbirinden ayırmadan bütünsel bir boyutta ele almayı önemsiyor. Bunu yaparken yoksulları dilencileştiren , güçsüz kılan değil onları bir araya getiren, yaşadıkları yoksullukların ve yoksunlukların kader olmadığını görmelerini sağlayan tüm deneyimlere ve önerilere açık bir tarzı benimsiyor.
Sonuçta sorunun çözümünü, dayanışma faaliyetinin yoksulları, yok sayılanları güçlü mü güçsüz mü kıldığında, birlikte mi parçalı mı kurguladığında ve sadece kendisi için değil, tüm kendine benzerler için de bir talep yaratıp yaratmadığında arıyor. Ancak böylesi bir dayanışma faaliyeti hâkim sınıfın zihniyetinin ufkunun ötesinde bir örgütlenme pratiği yaratacaktır.
linkler kısmındaki linklerinden siyasete nasıl baktıklarını görebilirsin. yani sıradan bir stk değil.
Siyaset nedir? nasıl yapılmalı ? sorusuna gelince... Taktir edersiniz ki bu uzun ve geniş bir konu. Keza 1996 yılından beri ÖDP bile bu konuya cevap bulamadı.
Tartışma ve düşünme başlığı olarak şunu söyleyebilirim : Halkevleri gibi oluşumların genel karakteri, Anti-Kapitalist ama daha çok anti-emperyalis t, devrimci bir karakter taşır. Olması gerekenin ise anti-kapitalist , evrimci, dayanışmacı gibi temel olabilecek karakterleri barındırması gerektiğini düşünüyorum. Bu genel ifadeye eklemeler ve çıkarılmalar yapılabilir, tartışmaya açılabilir tabiki. Daha sonra pratik uygulamar için kafa yorarız.
Biz üniversitede okurken, şimdiki gibi "Sivil Toplum Kuruluşları" falan yoktu, "Demokratik Kitle Örgütleri" vardı. Süreçte ne olduysa, ne demokrasi ne kitle ne de örgüt kaldı. Solun kendisi de neredeyse hadiseyi çok da eşelemeden STK olayına doğrudan girdi. STK'ların önemli bir kesimi bugün sermaye ilişkilerinin uzantısı halinde, üstelik CIA'den TSK'ya kadar bir sürü devlet kurumuyla da doğrudan ilişkililer. Bir sürü solcu STK'larda birşeyler yaparak içini rahatlatıyor ve "-mış gibi" yapıyor.
STK'lar ve liberal demokrasi, solcuların afyonudur diye bir vecize süreyim piyasaya:-)
bir umutun yapmaya çalıştığı yoksuldan yoksula dayanışma hallerini çoğaltarak bi parça da olsa ezenlerin karşısında şahsiyetli dik durabileceği zeminlerin oluşmasına imkan oluşturmak elbette ki toplusal haklarına daiır bir farkındalık yaratmak ve bunu yeni biçimlerle çoğaltmak bütün bunları da bin bir emekle kendi imkanlarına dayanarak başarabilmek
bu sebeple
hayırseverliği değil dayanışmayı
sivil toplumu değil yoksulun gücüyle oluşturduğu yerel insiyatifleri önemsiyor bu halleri yaratma çabasının bizzatihi kendisini anlamlı buluyor
gerisi birazcık da olsa özgürleşen yoksulun kendi bileciği iştir ona da saygı duyar kızmaz küsmez
iyi geceler
kaknüs
"Kapitalizmi, mikro düzeyde, zayıflatacak ve alternatif ilişkiler yaratmak için yapılacak hemen her türlü girişim" nedir?
Bu benim de paylaştığım bir dilek, bir yöntemin spesifik araçlarını, somut pratikleri ortaya koymuyor.
Benzer şekilde,
Alıntı:
beraber olmamız gereken insanlar ile beraber olabilirsek, ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiği, kendiliğinden ortaya çıkacaktır
pasajında "beraber olmamız gereken insanlar" gibi ucu çok açık bir başka ifade var.
Siyasi olmayan dayanışma tanımı benim dikkatimi celbetti; bu son derece karmaşık bir tanım. Şöyle düşün, bu ülkenin politize olmuş ilerici kesimlerinde, bir dayanışma işinin siyasi olmasından ezici çoğunluk ne anlar? Adam kafalam dediğimiz şeyi anlar mı anlamaz mı?
Bir dayanışma girişimin siyasiliğinin zihinlerde uyandırdığı izlenim sadece budur. Benim itirazım siyasi olmasına değil, siyasiliğin tanımın çok iyi yapılmamasına, çok dar sınırlar içinde kavranıyor olmasına..
Karmaşıklığını gündeme getirmek için mesala istersen "adam kafalama"nın ötesine giden "siyasilik" nedir bir açımlamayı dene istersen..Belli bir faaliyet, ne bileyim yoksul örencilere ders vermek, hangi koşullarda siyasi olur, hangi koşullarda olmaz.?
Ortak yanlarımız olacaktır ama tahmin ediyorum öyle zart diye bir tanım koymakta zorlanacaksındı r.

birgün'de birumut meram yazısı
9 20 Ekim 2008
braz uzun ama...ilgiyle okunacağını düşünüyorum
YOKSULLAR GÜÇLERİNİ FARKETMELİ EVET
O BÜYÜK DEVİN UYANIŞININ BİR YOLU DA BU OLSA GEREK
BU YARDIM ‘HAYIR’ MI ‘ŞER’ Mİ?
19
SEVİNÇ TÜRKMEN
Kocaeli Üniversitesi Araştırma Görevlisi
Siyasal İslamcı bir ideolojiyle yetişmiş kadroların yerel yönetimler ve hükümette parayla temaslarının fazlasıyla yoğunlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Cemaat mensupları artık neoliberal – tutucu orta sınıf haline geldi...
Kapitalist çelişki ne kendiliğinden üretilir ne de kendiliğinden yok edilir. Çelişki kapitalist ilişkinin kendisinde üretilir ve düzenlenir. Bu ilişkilerin içindeki görece düzenleyici / iyileştirici muhalif uygulamalar da bu ilişkiye içkindir. Çelişkinin işçi sınıfı açısından görünümü de kendiliğinden giderilemez. Bu salt bilimsel bir yasa da değildir. Aynı zamanda iradi bir devinimi gerektirir. İşçinin kapitalist ilişkiler içinde yabancılaşan ve tepetaklak olan düşünüşü, hayırseverlik ağlarıyla bir daha pekişir. Çünkü artı-nüfus/işsizlik, çelişki geliştikçe bu nüfusun/kesimin denetlenmesi için yeni ilişki biçimlerine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, daha çok üstyapısal (dinsel, eğitimsel, kültürel...) uğraklarla dengelenmeye çalışılan ekonomik görünümlerdir. Hayırsever kurumlar hem sefaletin kontrol altında tutulabilirliğini hem de mevcut toplumsal duruma adaptasyonu sağlar. Kapitalizm, hayırseverlik ağlarını yine kendi araçlarının (televizyon, gazete, internet…) kolaylaştırıcılığını kullanarak yaratır ve genişletir.
Kapitalist birikimin yarattığı nispi nüfusun yoğunlaşması sefaletin yoğunlaşmasıyla atbaşı gider. Kapitalizm, yoksulun, ezilenin şahsiyet, kudret sahibi olabileceği ilişki biçimlerini ve toplumsal dayanışma olasılıklarını etkisiz kılan, herkesi sefaletin sonuçlarını bir başına yaşamaya mahkûm eden politikaları benimser. Kapitalist devlet toplumun ezilenlerinin talep ve istemlerini sistemi zorlayacak bir noktadan uzak tutmak amacıyla eskiden Keynesyen politikalarla yaptığını şimdilerde adeta bir kural olarak STK’lar, şirketler, iş“adam”ları, vakıf ve cemaat ağları üzerinden yapmaktadır. Dahası kamuya ait sosyal yardım kurumları, hizmetlerinin içeriğini ve biçimini yurttaşlıktan dilenciliğe dönüştüren tarzda sürdürmektedir. Devletin yurttaşlarla ilişki tarzında, düzeyinde sınıfsal konuma göre muamele hâkim hale gelmiştir. Hizmet alımı, devletin-kamunun olanaklarından yararlanma durumu herkesin parasal, toplumsal konumuna göre yeniden düzenlenmiştir. Bu durum, eğitimden sağlığa, ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, konuta, kültürel-sosyal ihtiyaçlara değin geçerlidir.
YOKSULLAŞMA VE DENİZ FENERİ
Yoğunlaşan işsizlik ve sefalet, hayırsever kurumlara ihtiyacı da yoğunlaştırır. Dernek, vakıf gibi hayırsever kurumların bazıları devlet tarafından kurulur ya da desteklenir. Kapitalizmin yasal bekçisi devlet, kapitalizmin bu çelişkisini görünür kılmamak için sembolik ve görkemli gösterilerle hareket eder. Hayırseverlik ağları, en çok medyatik görünümlerle desteklenir. Deniz Feneri, bunun en canlı örneklerinden biridir. Toplumu maddi ve manevi anlamda sömüren, köleleştiren sözüm ona hayırseverliğin temsili bu tip dernekler ve cemaatler, kapitalizm ile din arasındaki ilişkinin hâlâ güncel bir okumasının gerektiğini duyurmaktadır.
Küresel kapitalizm yoksul ve emekçi kesimlerden gelen tepkileri ve talepleri sosyal devlet politikalarıyla “karşıladığı” bir dönemi, bunun bir zafer olduğunu ilan ederek, sona erdirdi. Yeni dönemde refah devleti uygulamalarının yarattığı kamu harcamaları, neoliberal dönüşümün önemli bir ayağı olarak büyük oranda kısıldı. Yoksullar, işsizler artık şirketlerin kurdukları vakıflar, cemaatler, belediye ve kaymakamlıklar bünyesindeki sosyal yardım kuruluşları aracılığıyla kullaştırılıp, minnet töhmeti altına alınıp buralara egemen olanların tabiyetine sokulmaya çalışılmaktadır. Kapitalizmin yoksullara, emekçilere reva gördüğü yeni yol, hayır hasenat işlerinin arttırılması, yardımsever işadamı figürünün bir egemen toplumsal ilişki haline getirilmesi, bu arada güvencesiz yarı zamanlı ve geçici istihdamın artıp emekçi örgütlülüğünün daraltılmasıdır. Bu ise eskiden yurttaşın hakkı olduğu varsayılan temel sosyal hizmetlerin şimdi zenginlerce, minnetler ve yakarışlar karşılığında ihsan edilmesidir. Artık yurttaş anlamsız bir kategoridir.
Siyasal İslamcılar, “hayır-yardım” faaliyetlerini yaygınca yaptıkları ve bundan bir siyasal-toplumsal güç de tahkim edebildikleri için bu kadar konuşulur durumdalar. Ülkenin laik modernleri yıllardır rotaryenlik-lionsçuluk, Özal dönemi papatyaları ya da ÇYDD ve benzeri işler yaparlar aynı mahareti gösteremezler. Bunlar dinci hayırseverlikle temelde aynı zihniyeti paylaşsalar da, zamanın ruhunu kavrayamamıştır.
HAYIRSEVER NEOLİBERAL DİN
Dini cemaatlerin ya da dini değerler etrafında siyaset yapanların öteden beri emperyalizmle kurdukları ilişki, bugün neoliberal dönemde ciddi dönüşüm geçirmiş, sorumluluk ve görev alanı genişlemiş ve yeni misyonlar üstlenmiştir. Bugün AKP, kendi tarihsel izleğinin de uygunluğuyla cemaatçiliğin ruhunu, dönemin ruhuyla başarılı bir biçimde örtüştürme maharetini göstererek etkili olmaktadır. Ülkemizin emperyalizmle olan ilişkisinin içselliğinin somutlanması, ordusu ve ucuz işgücü potansiyeli üzerinden mümkün olmaktadır. Dünyada ele geçirilecek pazarların sınırlarına varılması nedeniyle sermaye iş gücü maliyetlerini iyice azaltmakta ve savaşlar yoluyla maddi değerleri yeniden üretmek üzere yıkmaktadır. Bütün teknoloji denemeleri ve çalışma metotlarındaki muazzam yenilikler işgücü maliyetlerini belli oranlarda düşürmektedir. Bu ise kapitalistlere yetmemektedir.
İnsanın “gönüllü” olarak kendini daha fazla sömürüye, daha az ücrete açık tutmasının yolu büyük oranda dini ve milliyetçi ajitasyona yoğun biçimde maruz bırakılmasıyla mümkün olur. Dinin/milliyetçiliğin yükselişi, bütün dünyada iş gücü maliyetlerini azaltmanın en etkili yolu olarak teşvik edilen, yönetilen bir emperyal siyaset olarak gerçekleşmektedir. Anadolu Sermayesi ya da Yeşil Sermaye şirketleri, iş gücü maliyetlerini dinin etkili kullanımı sayesinde enikonu düşürerek sermaye birikimlerini kaplan diye anılacak düzeye getirmişlerdir. İşletme ölçeği bu türden işçi işveren ilişkilerine uygun olmayan sermaye kesimlerinin (TÜSİAD), AKP eleştirisini “laikliğe sahip çıkma” olarak değil “bizim de benzer maliyetlerde işçi çalıştırmamızın koşullarını yarat” diye okumak daha doğrudur. Dolayısıyla dinsel muhafazakârlığa, dinin emeğin sömürüsünün yoğunlaştırılması amaçlı kullanımına karşı mücadeleyi, emperyalizme, kapitalizme karşı mücadelenin güncel bileşeni olarak görmek gereklidir.
Siyasal İslamcı bir ideolojiyle yetişmiş kadroların yerel yönetimler ve hükümette tutulan mevkiler üzerinden parayla temaslarının fazlasıyla yoğunlaştığı bir süreç yaşıyoruz. Cemaat/parti içinde edinilmiş pozisyon ve itibara göre belli bir kesim “yeni muhafazakâr (görece liberal) orta sınıf” olarak boy göstermeye başladı. Bu kesime İslamcı kolejlerden ya da İslamcı kadroların egemen olduğu Fen ve Anadolu liselerinden mezun olup ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyup yurt dışında master yapıp büyük şirketlerde veya belediyelerde önemli pozisyonlar bulan bir kesimi daha eklemek gerekir. Bu ilişkilerin tümü açısından kapitalizm dönüştürücü özelliğini sürdürüyor. Din kapitalizmin etkisini kesmiyor aksine perçinliyor. Sınıfsız kaynaşmış bir mümin toplum söyleminin mayaladığı cemaatlerden oluşan siyasal İslamcı topluluk bir bütün olarak sınıfsal sorunlarla yüz yüze kalıyor. Artık yeni araba, konut, yazlık alımlarındaki artışlar, giyim, kuşam ve yeme içme alışkanlıkları, yaşam tarzlarındaki değişimdeki gözle görünürlük, bunlardan mahrum kalan müminler için sorgulanmaya değer gelişmelerdir.
KAPİTALİZM VE DOLANDIRICILIK
Kapitalizmin dinle bağıntısı irdelenirken dinin ortaya çıkışından bu yana egemen düşünce ve yapılarla olan tarihsel ilişkisine, işlevine bakmadan sadece bu işlevin işleyiş kazandığı, somutlandığı örneklerden yola çıkmak yanıltıcıdır. Dinselliğin yaygın olduğu toplumlarda insanlar arasındaki dayanışma dolaylı olarak yani doğal bir insani ilişki olarak değil, din uğruna ya da din kardeşliği ve sevap uğruna yapılır. Özellikle yoksulluğun yoğun olduğu dönemlerde bu tür deneyimler kurumsal ve devlet destekli biçimde işler. Bu tür deneyimlerin desteklenmesi sadece devlet tarafından değil, ülkenin kapitalistlerini temsil eden odaları, vakıfları, medya gruplarını ve entelektüel camiayı da içerir. Özellikle medyanın üstünden yaygınlaştırılan bu hayırseverlik gösterisi/şöleni yoksulların evine de televizyon ve gazeteyle girmiş olur. Zenginler, iş adamları, medya patronları televizyonlarda-gazetelerde bu tür hayırseverlik işlerine desteklerini ilan ederlerken bir yandan vicdanlarını aklamaya girişirler diğer yandan yoksulluk yaratan sorumluluklarını silmeye çalışırlar. Özellikle AKP’nin politik etkisinin yoğunlaştığı birkaç yıldır dine dayalı bu sömürü biçimleri de tekrar yaygınlaşmaya ve yoğunlaşmaya başladı. Ama son dönemlerde kısmi olarak da olsa ortaya çıkan sahtekârlıklarla, yoksullara yardım ve destek adına toplanan paralar ve kurulan ilişkilerin aslında hiç de yoksullar için yapılmadığı açığa çıkmıştır. Bu ne basit bir dolandırıcılık olarak ne de salt ekonomik bir ilişki olarak okunabilir. Bu ilişkiler, hem sözümona yoksullar adına yapılan bir iyilik üzerinden maddi çıkarlar oluşturmayı hem de bizim memleketimizin tarihselliğinde yaygınca var olan, yoksulların arasındaki birbirleriyle paylaştıkları yoksunluk hallerinin temsil ettiği gerçek dayanışmanın, paylaşmanın ve maneviyat düzeyinin, toplum olma halinin yok edilmesini amaçlar gözükmektedir. Oysa yoksullar için-yoksullarla birlikte yaratılacak bir dayanışma deneyiminin ve pratiğinin hem yoksulların kendi aralarında hem de bu pratikte onlarla birlikte davranacak insanlarla aralarında her türlü ilişkiyi belirleyen belli ilkeler, en baştan hiçbir taviz verilmeyecek biçimde işleyebilir; kullaştırıcı olmayan bir dayanışma pratiği ancak böyle yaratılabilir.
YOKSULLAR GÜÇLERİNİ FARK ETMELİ
Kapitalist üretim ilişkileri içinde bu ilişkilerin işleyişini, etkilerini ve özünü açığa çıkarma ve eleştirme, bu ilişkileri ortadan kaldırmaya dönük pratikler ve düşünme biçimleri geliştirme iddiasında olan bir dernek, öncelikle bunu yoksulları temsilen değil yoksullarla birlikte, yoksulların ihtiyaçları, sorunları, talepleri ve hissiyatlarını göz önünde bulundurarak yapmayı bir ilke edinmelidir. Bu tip bir kurumlaşmada tüm temsiliyet ilişkilerini ortadan kaldırmaya dönük söylem ve ilişkiler geliştirerek, yoksulların alıştırıldığı onlar adına düşünme ve karar verme dayatmasını onlar için eleştirilebilir düzeye getirmenin yollarını kurmaya çalışmak gerekecektir. Yoksulluğun tüm hallerini yaşayanlar olarak sorunlarını en gerçek ancak yoksullar dile getirebilirler. Öncelikle tüm toplumsal ilişkilerin değişik temsiliyet ve baskı (devlet, din, polis, ordu, patron, öğretmen...) biçimleriyle kuşatıldığı bir toplumda bu tür bir dile gelişin ve temsiliyetin eleştirisinin belli bir zamanı ve belli zorlukları gerektirdiği aşikârdır. Ama bu, gerçek bir dayanışmanın yaratılmasında vazgeçilmez bir koşuldur. Tüm aşamalarında yoksulların ihtiyaçlarının, sorunlarının, fikirlerinin ve sözlerinin kurucu olmadığı bir dayanışma pratiği bunun eksikliğiyle ve çıkmazlarıyla gelecek zamanlarda muhakkak karşılaşır. Bu anlamda hayırseverlik ya da dayanışma özneleştirmiyorsa kuşku götürürdür. Zaten yaşam alanlarının her köşesi onlar adına konuşan, karar veren kişiler ve kurumlarla doluyken dernek çalışmasında da bu temsiliyet ilişkisini sürdürmek aslında onlarla başka bir yalan ilişkiyi sürdürmekten başka anlama gelmez.
Yoksulların kendi sorunlarını ve taleplerini dile getirecekleri dernek çalışmasının diğer bir ilkesi de bunu yaparken yoksulların güçlerini fark etmelerini ve birlikte oluşturulacak deneyimlerin onları muktedir kılacak ve hissettirecek deneyimler olmasıdır. Mevcut deneyimlerde görülmüştir ki, dini duygular kullanılarak ve hayırseverlik adına yapılan dernekler hep yoksulları acınası hallerde yansıtmıştır. Dinin işlevi burada belirleyicidir, çünkü yoksulluğun meşrulaştırılacağı sağlam dayanak kader vurgusudur, oysa merhamet, acıma güçsüz kılar. Ezilenlerin ise güçsüzlüğe değil, kendi güçlerini hissetmeye ve bu güçlerini birleşik hissiyatlara dönüştürmeye ihtiyaçları vardır. Yalvaran, dilenen, eğilen değil, gücünün ve kuruculuğunun, öznelliğinin farkına vardıran deneyimler gerçek dayanışma deneyimleridir. Deniz Feneri örneği, hem yoksulların güçsüz görülmelerini sağlayarak ve onları dilencileştirerek yoksulların maneviyatlarına hem de sanki yoksulluklarının nedeni kendileriymiş gibi gösterilmesini sağlayarak mevcut adaletsizliğin nedeninin aslında zenginler, kapitalistler olduğu somut gerçeğini örterek onların maddi ihtiyaç dünyalarına dönük bir saldırıdır. Zenginler, adı “sivil” bu tarzda organizasyonlar üstünden kendi kirli vicdanlarını temizlemek, kendilerine yönelebilecek toplumsal tepkiyi, tehditi azaltmak, yoksulluğu makul sınırlar içinde ömür billah sürdürülebilir kılmak derdindedirler. Bu anlamda Deniz Feneri vakası vesilesiyle, Kimse Yok mu?, Rotaryenler-Lions kulüpler vb tarafından yürütülen “hayır ve yardım” işlerini de unutmadan, bir kez daha toplumsal dayanışmanın vazgeçilmez ilkelerini hatırlayıp, özgür-eşit yurttaşlardan oluşan bir dünya için vicdan ve adalet duygusu sahibi herkesin elini taşın altına koymayı istemesi gerekir.
UMUT VERİCİ DAYANIŞMA ÖRGÜTLENMESİ
Bu memlekette, çok bilinir olmasalar da, örnek olabilecek toplumsal dayanışma örgütlenmeleri açısından, 1999 Marmara Depremi sonrasında ‘depremzedelerin birbiriyle dayanışmalarının yollarını çoğaltmak’ derdiyle kurulmuş Dayanışma Gönüllüleri, Depremzede Dernekleri, İmece Evleri gibi deneyimler de oldu. Bu deneyimlerin içindeki insanların da çabalarıyla ortaya çıkan Birlikte Umut Derneği (www.birumut.org) yaklaşık dört yıldır yürüttüğü çalışmalarında yukarıda bahsedildiği anlamıyla yoksulların, ezilenlerin, dışlananların ihtiyaçlarını ve sorunlarını onlarla birlikte konuşarak, düşünerek, çalışarak ortaya koymayı esas edinmiştir. Toplumsal sorunlar üzerinden ihtiyaç duyularak kurulan bir dayanışma pratiğinde bu pratiğe yön verecek olan her zaman, sorunu doğrudan, tüm gündelik hayatını etkileyecek biçimde yaşayan ve kendisiyle aynı sorunları yaşayanlarla dayanışma gösterecek kesimin kendisi olmalıdır. Bir Umut temel dayanaklarını tüm maddi değerlerin yaratıcı gücünü temsil etmelerine rağmen toplumsal sefaleti en yoğun yaşayanların arasında ve bu açmazın onlar tarafından görünür olmasını sağlayacak tartışmalar ve deneyimlerde arıyor.
Öznel iradeleri engelleyecek hiçbir temsiliyet ilişkisinin olmadığı, parayla ilgili herhangi bir münasebetin geçmediği, yoksulların kendi akıllarıyla, sözleriyle, çalışmalarıyla katıldığı bir dayanışma ağı yaratmaya çalışan Bir Umut, karşılıklı yardımlaşma ile salt vermeye dayalı yardım faaliyeti arasındaki farklılığın bir anda çözülemeyecek bir tarihsel mesele olduğunun bilinciyle, sorunun sadece yoksulların maddi sorunları ve talepleri olmadığını aynı zamanda gerçek bir toplumsal dayanışmanın da en sahici biçimde yoksullar-yoksunlar arasında tezahür edilebileceğine vurgu yapıyor. Bu anlamda yoksulların, işsizlerin, işçilerin iş, sağlık, beslenme, eşya, barınma, hukuki, eğitim gibi sorunlarını birbirinden ayırmadan bütünsel bir boyutta ele almayı önemsiyor. Bunu yaparken yoksulları dilencileştiren, güçsüz kılan değil onları bir araya getiren, yaşadıkları yoksullukların ve yoksunlukların kader olmadığını görmelerini sağlayan tüm deneyimlere ve önerilere açık bir tarzı benimsiyor.
Sonuçta sorunun çözümünü, dayanışma faaliyetinin yoksulları, yok sayılanları güçlü mü güçsüz mü kıldığında, birlikte mi parçalı mı kurguladığında ve sadece kendisi için değil, tüm kendine benzerler için de bir talep yaratıp yaratmadığında arıyor. Ancak böylesi bir dayanışma faaliyeti hâkim sınıfın zihniyetinin ufkunun ötesinde bir örgütlenme pratiği yaratacaktır.