|
Hoş geldiniz,
Ziyaretçi
|
Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman"
(1 inceleyen) (1) Ziyaretçi
|
BAŞLIK: Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman"
Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 00:48 #2098
|
Elif Şafak'ı akltyapıdan yetiştirip 4 büyüklere satan Zaman, anlaşılan bunu kurumsallaştırmayı hedefliyor.
Şimdi de yeni bir "sol açık" keşfetmişse benziyor: Bejan Matur. Kimlik politikaları çağına uygun ideal bir aday: Kürt, Alevi, aşırı solcu bir babanın kızı. Nazım Hikmet, Ahmed Arif okuyarak büyümüş. Baba Behice Boran'ın adını vermek istemiş, ama nüfus idaresindeki bildik karışıklıklardan biri sonucunda önce Bercan olmuş, sonra kürtçede "kedersiz" anlamına gelen Bejan olmuş. İnsanoğlu nasıl da rasyonalizasyon uzmanı. Şimdi genç bir edebiyatçısınız,oldukça solcu bir aileden geliyorsunuz, ama görüyorsunuz ki yetiştiğiniz koşulların size öğrettiği sol ilkelerle, çok iyi yazsanız bile edebiyat alanında bir star olmanız zor. Bir kere solcu okur müşkülpesenttir, eleştireldir, kolay kolay beğenmez. Dolayısıyla solculara hitap etmeye kalkarsan, edebi çıtan yüksektir; Kafka'dır, Yaşar Kemal'dir, Sebahattin Ali'dir, kısacası edebiyatın devleridir alman gereken referans. Bu yüzden gerçekten çok iyi yazar olman, yani gerçekten yazar olman gerekir. Ama arka arkaya gramer kurallarına uygun 3 cümle yazmaktan ibaretse "edebi" yeteneğin, sistemin kültürel baş aktörlerinden birine yamanmak kestirme yoldur. İyi de bunu kendine nasıl anlatacaksın, vicdanına nasıl meşru kılacaksın. Kolayı var; toplumda kamplaşma yaşıyoruz, birbirimizi anlamalıyız "Zaman'da nasıl ben yazıyorsam, Cumhuriyet'te de başörtülü bir kadın yazabilmeli" vs diyerek mevcut kültürel hegemonyadan faydalanabilirsin. Bu şekilde bariz bir kariyer planını aslında düşünsel yapısına uygun hareket etme olarak lanse edebilirsin. Böylece taviz verdiğini falan düşünmezsin. Farklı kimliklerin bir arada yaşamasını savunuyorsundur, birbirimizi "ötekileştirmemeliyiz" ilkesini savunuyorsundur, diğerlerine "empati" gösteriyorsundur. Edebiyattan artık tiksiniyorum, en azından bu versiyonundan. Bejan Matur diye biri varmış, edebiyatçıymış. Haberimiz yoktu. Ama işte Zaman'da köşeyi kapınca, Habertürk'te primetime'da programa çıkınca bütün ülke varlığından haberdar olmaya başlıyor. |
|
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 06:17 #2100
|
8 Haziran 2009 tarihli (dün)Cumhuriyet Gazetesi'ndeki Kim Kime Dum Duma'da Behiç Ak'ın bant karikatürü şöyle (ben yazayım siz gözünüzde canlandırın artık): İki genç bayan konuşurlar, biri diğerine sorar; "Nerden çıktı bu yazar olma fikri şimdi?" Diğeri cevap verir; "Piyasası çok daha iyi. Tarih bölümünde bir türlü bitiremediğim Doktora tezimi Romana dönüştürmeye karar verdim"
Önder, Behiç Ak da benzer gözlemleri eş zamanlı yapmış sanki. Sağdan soldan akın akın üstümüze gelecekler, öyle görünüyor. Bunlar daha iyi günlerimiz... |
|
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 06:37 #2101
|
Wallaa süpeeeeerr!!!..
İşte karikatürün gücü.. Benim koca yazıda anlatmaya çalıştığım şeyi çok daha etkili bir şekilde dile getirmiş.. Hani eskiden Türkiye'deki yozlaşmadan bahsederken "İş öyle bir hale geldi ki oğlanlar futbolcu, kızla manken olmak istiyor" derdik, şimdi sanırım "kız-erkek bütün çocuklar kültürümüzün zenginliğini, hoşgörüsünü keşefeden neo-osmanlıcı edebiyatçı, köşe yazarı olmak istiyor" diyeceğiz. Sana da bir "karma" yolluyorum Fantomum.. |
|
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 16:01 #2102
|
Sosyalistlerin "yenilenelim, çağımızı anlayalım, olaylara Fransız kalmayalım" diyen kesiminin bazı temsilcileri tüm meseleyi "kimlik politikalarına", "ötekileştirmemeye", "demokratikleşmeye", "ceberrut devlete karşı toplumun hukukunun savulmasına" falan kilitledi. Bir de baktılar ki yanlarında başka birileri daha var. Bu başka birileri aslında bambaşka kültürden gelmiş, dininde imanında, muhafazakar insanlar ama basabayağı da kafa dengiler. Üstelik azımsanmayacak bir paraları, yayın organları ve çok daha önemlisi kendilerini içinde yabancı ve "öteki" hissetmeyecekleri bir ilişki ağları var. Tüm cemaat yapıları, içine girenleri kapsayıcı ve bir biçimde de asimile edici olduğundan, bizim yenilenmeci solcularımız da kendilerini bu ağın konforlu, korunaklı ve huzurlu ilmeklerine bıraktılar. Aslında çok da yapmaları gereken bir şey yoktu; hiçkimse onlardan namaz kılıp oruç tutmalarını, hacca gitmelerini, cemaat ilişkilerinin derinlerindeki ritüellere dahil olmalarını falan istemiyordu. Tek yapmaları gereken, cemaatin yanında olmaları, televizyon kanallarında konuşup gazetelerinde yazmaları, dışa yönelik yapılan kitlesel toplantı ve panellerde katılımcı olmaları ve cemaatin genel ideolojisine uygun kalıpta cümleler kurmalarıydı ki zaten bir süre sonra her şey basit bir biçimde kendiliğinden geliyordu. Çünkü karşılarında zaten her türden farklılığı dışlayan, demokrasi kültüründen nasibini almamış, bol bol "ötekileştiren", baskıcı ve ceberrut bir devlet geleneği tarafından biçimlendirilmiş bir toplum yapısı vardı.
Ama tüm bu hikayede eksik kalan ve bu eksikliği nedeniyle de tüm hikayeyi neredeyse büyük bir masal hale getiren bir öğe var ki, o da bu meşhur cemaatin, içlerine yeni katılan "solcu"ların şikayetçi oldukları toplum yapısını doğrudan üreten bir makinanın çok önemli bir dişlisinden başka bir şey olmaması. Yani aslında ortada basbayağı çok çelişkili ve tutarsız bir durum var. Baskıcı ve dışlayıcı bir hegemonyaya karşı çıktıkları için, bu sefer ters açıdan baskıcı ve dışlayıcı bir başka hegemonyaya biat eden, "solcu", "yenilenmeci", "özgürlükçü" ve "demokratlar". |
|
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 18:00 #2103
|
Evet!..Şahsen bana fena halde kazıklandığımızı hissettiren de bu Güçlü:
Ama tüm bu hikayede eksik kalan ve bu eksikliği nedeniyle de tüm hikayeyi neredeyse büyük bir masal hale getiren bir öğe var ki, o da bu meşhur cemaatin, içlerine yeni katılan "solcu"ların şikayetçi oldukları toplum yapısını doğrudan üreten bir makinanın çok önemli bir dişlisinden başka bir şey olmaması Utanmazca, bütün otoriter devlet yapısını, statükoyu falan Kemalizme bağlıyorlar. Sanki bu ülkenin tarihi 1923'te başlıyor. Kemalizmin kendinden önceki toplumsal yapının üzerinde yükselmek zorunda kaldığını hiç hesaba katmıyorlar. Sanki Osmanlı dünyanın en demokratik, en hoşgörülü, hatta en post-modern ülkesiydi de Kemalistler geldi de ceberrut bir devlet yapısı kurdu. En çok endişe veren konu, Zaman gibi yapıların bu tür "edebiyatçıları" keşfederek, kendi kültürel/ideolojik hegemonyalarını tesis etmede kullanılması,kendisi zayıf, ama idealleri güçlü solu olabilecek en geri, en yoz hedeflere eklemlemek. Böyle kestirmeden şan şöhret yakalama meraklısı tipler oldukça da bunu çok güzel yapacaklar. Bu kızın Balçiçek Pamir'le yaptığı söyleşiyi sonuna kadar dinledim. İnan o kadar naif, o kadar bariz klişeleri kullanarak konuşuyor ki.. Çok iyi öğrenilmiş artık, medyada köşe kapmak, satmayan kitapları vitrine çıkarmak için ne yapılması gerektiği.. |
|
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 19:06 #2104
|
Aslında burada konu çatallanıyor. Ben, "cemaatlerden kaçayım derken Kemalizm'e tutulmak" türünden özetleyebileceğim bir riskin de olduğunu düşünüyorum. Kemalizm günümüz dünyasını açıklayabilecek, hatta açıklamayı bırakalım, tarihsel olarak varlığını sürdürebilecek bir ideoloji değil. Ulusal devletler bir biçimde yapı değiştirip sermayenin yeni ihtiyaçlarına uyarlı hale getiriliyorlarsa, bundan Türkiye'deki ulus devlet ideolojisi olan Kemalzm de nasibini alacaktır. 20. yüzyıla ait argümanlar temelinde şekillenen Kemalizm'in yeni döneme nasıl adapte olacağını, Genel Kurmay'ın son yıllardaki yönelimine bakarak da anlayabiliriz.
Kemalizmin geleneksel ve popüler savunucusu olan şehirli, geleneksel, okumuş orta sınıf mensuplarının sosyalistlerin ilk temas noktaları arasında olduğu açıktır. Buradan yola çıkıp tüm toplumu, başta işçi sınıfı ve mavi yakalıların genelini, etkileyebilecek bir güce erişme çabasında, sosyalistlerin kendi özgül değer ve hedeflerini korumalarının özel bir önemi vardır. Örnek vermek gerekirse, Kemalistlerin çok büyük önem verdiği "Misak-ı Milli" türünden bir konuda, sosyalistlerin kendilerini sınırlandırmaları ve temas kurma zorunluluğunu gerekçe göstererek, "Ulusal devlet sınırları dokunulmazdır, Türk milleti belirleyicidir" şeklindeki milliyetçi yorunlara kapılmaları, kendilerinin inkarını anlamına gelir. Yine benzer şekilde "Orduyu yıpratmaya çalışıyorlar" şeklindeki ideolojik körlüğe kapılmak da kabul edilir değildir. Ordunun Türkiye'de uzun yıllardır süren hegemonik durumu son birkaç yılda, muhtemelen "dış kaynaklı" etkilerle, ciddi bir revizyona uğramıştır. Siyasi süreçlerdeki görev taksiminde değişiklik yapılarak, Ordunun muhtemelen daha dinamik, dışa dönük ve vurucu taraflarının geliştirileceği bir dönem başlamıştır. Şimdi bu durum ortadayken, Ordunun eski hegemonik gücümüne özlem duyarak etkisini eski döneme dönülmesini talep etmek sosyalistlerin vazifesi olmasa gerekir. Mustafa Kemal ve Kemalizm'in tarihteki özgün yerini kabul etmek, ülkedeki yüzyıllık sosyalizm ve özgürleşme kavgasının belli bir dönemindeki olumlu katkılarının hakkını vermek bir şeydir; sosyalist mücadeleyi Kemalizme eklemlemek bambaşka bir şeydir ve bence kesinlikle uzak durulması gereken bir tutumdur. Kemalistlerle iletişim kurmaya, Türkan Saylan gibi son derece önemli ve tarihsel şahsiyetleri desteklemeye, toplumun genel olarak aydınlanması ve her türden dinci baskının geriletilmesi adına işbirliği yapılmasına sonuna kadar evet ama her türden milliyetçileşmeye, her türden resmi tarih verisinin kabullenilmesine ve özellikle Ordunun siyasal alanı belirleyici rolüne özlem duyan her türden eğilime sonuna kadar hayır. |
|
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 19:47 #2105
|
Bu mesajı yazdığın için teşekkürler Güçlü. Çok önemli zira büyük bir yanlış anlama riskini ortadan kaldırma fırsatı veriyor bana.
Öncelikle belirteyim, Kemalizm konusunda söylediklerine en küçük bir itirazım yok. Yalnız bu söylediklerin bence "reel" kemalizm için doğru. Ne demek istiyorum "reel" kemalizmle.? Malum hiçbir toplumsal doktrin gökten zembille inmez. Verildiği toplumun özelliklerini belli derecelerde özümser. Sosyalizmin Rusya'da başına gelen de biraz bu değil mi? Hani arsız anti-komunistler Sosyalizm dillere destan Çar despotizmini devraldı demezler mi? "Reel" nitelemesi, teorinin somutta kendisiyle çelişen biçimler almasını ifade etmez mi? Ha burdan da ideal, saf, kirletilmemiş, bakir bir Kemalizm nosyonuna sahip olduğum anlamı çıkarılmasın. Şu soruyu sorayım: Kemalizm tanım itibariyle -yani somut tezahürden soyutladığımız zaman- nedir? Sosyolojideki ifadesi nedir? Bence Modernizm'dir. Şimdi burda Halil Gülalp röportajından bir alıntıyı devreye sokayım: Çoğu insan dini hareketleri küreselleşmeye karşı bir tepki olarak görüyor oysa... Değil, hiçbir ilgisi yok. Bilakis, küreselleşmenin yarattığı imkânlar içerisinde gelişen bir eğilim bu. Kimlik politikalarının ortaya çıktığı dönem esas olarak 1990’lı yıllardı. Dünya çapında bir eğilimdi bu. Farklılık ve otantik kimlik iddialarının ortaya çıktığı bir dönemdi. Aslında bu farklılığı ve çoğulluğu öne süren siyaset biçiminin ya o kampta ya bu kampta bir biçimiyle yer almayı zorunlu kılan Soğuk Savaş’ın hemen akabinde yaygınlaşması bir tesadüf değildi. Alıntıyı yapmamdaki amaç, tanım olarak yani sosyolojik bir kategori, yani modernizm olarak Kemalizmin neye karşı çıkarılması gerektiğini göstermekti. Mustafa Kemal Atatürk adlı tarihsel bir kişilik tarafından temsil edilmesini önemi yok. Kemalizm bu toprakların modernleşme projesinin adıdır. Yani aslında tartıştığımız somut bir kişiliğin doktrinleri ile demokratikleşmenin karşı karşıya getirilmesi değil. Bu bağlamda aslında post-modern kimlik politikalarına karşı henüz tamamlanmamış modernist politikları karşı karşıya getiriyoruz. Tartışmanın özü bence bu. Kemalizm misyonunu yapamadı yeni bir modernist proje icat etmeliyiz diyemeyeceğimize göre, post-modern kimlik politikalarına karşı Kemalizm bir modernist proje olarak çıkarılmak zorundadır. İkinci olarak da malum hegemonya açısından bakıyorum olaya. İyi ya da kötü, Kemalizmin ideolojik olarak kendine hegemonize ettiği önemli bir kitlesel taban var. Kemalizm söyleminin unsurlarını "kullanarak", bu geniş kitlenin en azından potansiyel olarak sosyalizmle akraba varoluşlarını daha ilerici bir politikaya yöneltebiliriz. Sosyalizmin, "şu aşamada" kendi özsel talepleriyle o sürekli işlediğimiz gerici taarruza karşı durabilmesi bana mümkün görünmüyor. Nasıl sosyalizmi Pol Pot, Stalin, Kuzey Kore gibi ucubelerle anılmaktan kurtarmak zorundaysak, Kemalizmi de saydığın kendi çarpıklıklarından arındırmalıyız bence. |
|
Son Düzenleme: 09 Haz 2009 20:44 Düzenleyen onder.
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 09 Haz 2009 22:36 #2106
|
Önder,
"Bir modernleşme projesi olarak Kemalizm", bundan 70-80 sene öncesi için ve kendi tarihsel bağlamı içinde anlam taşıyan bir olguydu. İki dünya savaşı arasının kendine özgü koşulları içinde, yukarıdan, bürokratik içeriği oldukça kuvvetli bir modernleşme denemesiydi. Tarihçiler çok daha doğru bir sınıflandırma yapacaklardır ama muhtemelen Türkiye'nin Soğuk Savaş döneminde ABD safına katılmaya karar verdiği 1945-50 arası dönemde de fiilen sona erdi. Ama o kadar kuvvetli bir simge ve ideolojik figür olarak varlığını sürdürdü ki, ortaya çıkan sağcı, solcu, dindar, liberal hareketlerin tamamı kendilerini Kemalizm'e belli bir referansla tanımladılar. 1960'lardaki sol dalga da Kemalizm'den yola çıktı ama 1971 sonrasında onu büyük oranda aştı. Kendi problematiğini, kendi paradigmasını, kendi çerçevesini kurduğu için de özel olarak da Kemalist referanslara hiç ihtiyaç duymadı. Kürt sorununun sosyalist solun gündeminin ön sıralarına geldiği 70'lerden itibaren de Kemalizm'le herhangi bir düşünsel işbirliği çabası da fiilen imkansız hale geldi. Nasıl gelebilir di ki, Kemalizm'in önce fiilen, ardından da resmen yok saydığı ve hatta varlığından söz edilmesini bile yasakladığı bir halkın ayrı bir devlet olarak dahi örgütlenebilme hakkını savunuyordu sosyalistler. 12 Eylül darbesi ile kurucu, her şeye muktedir ve cumhuriyete ait tüm değerlerin şahsında olumlandığı insanüstü bir Atatürk ve öğretisi şeklinde bir kutsallaştırma operasyonuna maruz kaldık. Tüm toplum ekonomik olarak hızlı bir liberalizme, siyasal olarak da çok şiddetli bir milliyetçi-muhafazakar hegemonyaya tabi kılınırken, resmi faşistlerce yeniden teorize edilmiş görüşleri ile Ulular Ulusu Atatürk imgesi tüm alanları doldurdu. Günümüz orta sınıfının imgeleminde yer bulan Atatürk ve Atatürkçülük tam da 12 Eylül mahsülüdür ve ne yazık ki sosyalizme olan mesafesi 1960'ların ilk yarısına göre çok açılmıştır. Büyük oranda antikomünist, milliyetçi, Kürtler başta olmak üzere etnik kimlik meselesine oldukça mesafeli ve belirli ölçülerde de dindar bir Atatürkçü insan topluluğu ile karşı karşıyayız. Acı ama durum budur. Muhafazakar dindar kitle ile doğal bir biçimde hayat tarzları bakımından çatışma içindeler ve "biz" de hayat tarzı bakımından dindarlara değil, Kemalistlere yakınız. Aramızdaki ilişki de buradan kaynaklanıyor. Toplumun yaşadığı alt üst oluş ve egemen sınıf ittifakının yeniden yapılanışı çerçevesinde "biz" de Kemalistler de benzer defansif pozisyondayız. Yükselen değil, gerileyen ve düşen bir toplumsal pozisyonu paylaştığımız için değil mi bu belli oranlarda hissedilen yakınlaşma, ortak iş yapma isteği falan? Ben olayı büyük oranda böyle algılıyorum. Toplum ve devlet yeni bir sınıfsal zeminde tekrar kurulacak, en azından yeniden yapılanacak ve çok doğal bir biçimde kendimizi tehlikede hissediyoruz. Çünkü herhangi bir dindar sermaye grubuna veya cemaat ağına bağlı değiliz. ABD ile de organik bağlantımız yok. Yeniden yapılandırılacak toplumsal ilişkilerin aleyhimize olacağı çok açık. Mesela bir zamanlar çok yakınımızda olan, birbirini karşılıklı olarak besleyen siyasal Kürt dinamiği ile sosyalistler arasındaki mesafe neden bu kadar açıldı son yıllarda? Çünkü siyasallaşmış Kürtler, kendi açılarından son derece anlaşılabilir nedenlerle, bu yeniden yapılanış sürecinde şanslarını bir biçimde denemek istiyorlar. Sosyalist ideolojinin tarihsel dip noktanın azıcık üzerinde seyrettiği koşullarda, ulusal nitelikli bütün hareketlerin milliyetçileşmesi ve miiliyetçi yapıların da burjuvazinin güdümüne girmesi doğaldır. Sosyalizmin gerçekçi bir seçenek olarak varolduğu bir atmosferde, Kürtlerin işçisi de patronu da marabası da ağası da sınıfsal temelde ayrışabilir, aynen 70'lerde olduğu gibi ama günümüzde bu Kürt ulusalcılığı temelinde belirli bir birliği de beraberinde getiriyor. Kürt kardeşlerimizin kulağına bir biçimde kar suyu kaçtı artık. Sırf bu Kürt dinamiği nedeniyle bile "Eski Türkiye"ye dönmemizin imkansız olduğunu düşünüyorum. Kürt parantezini burada kapatayım. Hem ayrıca özü itibarıyla Kemalizm'in hangi kısmını paylaşacağız? Toplumsal ve siyasal bir ideal olarak kendimizi orada nasıl konumlandıracağız? Bu saatten sonra Kürtlerin olmadığını, olsalar bile haklarının Türkiye sınırlarında vatandaşlıkla sınırlı olması gerektiğini, "Bir Türk'ün dünyaya bedel olduğunu", Türk olmanın ne kadar mutluluk verici bir şey olduğunu falan mı savunacağız? Vulgarize ediyorum, kabul ama modernizm adına Kemalizm'în hangi kısmını savunacağız ki bu sosyalizmin bu kadar "aşırı" bir talep olduğu günümüzde son derece "makul" olacak? Ayrıca, Kemalizm'i ne kadar süre "kullanacağız"? Kemalizm'i hangi koşullar gerçekleştiğinde "bırakıp" yeniden sosyalist olacağız? Bir araç olarak yararlandığımız Kemalizm bizi belirlemeye başlamayacak mı çok da uzak olmayan bir zaman içinde? Bunları kesinlikle ve kesinlikle birer itham olarak değil, provakatif birer soru olarak kabul etmeni isterim. |
|
Son Düzenleme: 09 Haz 2009 22:40 Düzenleyen guclu.
|
Cvp:Edebiyatta Kariyerin Garantili Yolu: "Zaman" 10 Haz 2009 00:22 #2108
|
Güçlü,
Ben asla ve asla , "Toplumsal ve siyasal bir ideal olarak kendimizi orada (kemalizmde) konumlandırmaktan" bahsetmiyorum. Eski Türkiye'ye dönmekten falan da bahsetmiyorum kesinlikle. "Aynı derede iki kere yıkanılmaz" materyalizmin alfabesidir ve ben bu temel ilkeyi unutuyor değilim. Derdimi bir de şöyle anlatmayı deneyeyim: Şimdi kemalizmi falan başlangıç için unutalım ve şunu soralım; sosyalizm adına "yeni" ve "kapsayıcı" bir "dili" nasıl kurarız? Burdaki her üç vurgu da önemli, özellikle tırmak içine aldım. İlk ikisi malum, açıklamaya gerek yok. Dil'e vurgu yapmamın nedeni ise sosyalizmin özsel öncüllerinde değil, "dilinde", "söyleminde" yani kendini kitlelere "pazarlamada" kullandığı yöntemlerde bir değişikliğe gönderme yapmaktır. Böyle bir ihtiyaç olup olmadığı bambaşka bir tartışma konusu. Ama yeni, kapsayıcı bir dile ihtiyaç olunduğu konusunda uzlaştığımızı varsayarak cevap aramaya çalışırsak, nasıl ilerleriz, karşımıza nasıl bir dil yavaş yavaş çıkmaya başlar.? Bu dili biraz tasavvur etmeye çalışalım. İşte benim kanım odur ki, şu konjuktürde böyle yeni kapsayıcı bir dil oluşturma çabasına girdiğin zaman kaçınılmaz olarak Kemalizme atfedilen terimlere başvurmaya başladığını göreceksindir. Yani başka bir deyişle kendini, -eğer çok iyi bir örgütlenme yapmayı başarırsan- bir çeşit Türkan Saylan haline geldiğini görmeye başlayacaksındır. Yani bütün zihinlerimizi resetlesek, kemalizm diye bir mefhumu havsalamızdan tamamıyle çıkarsak, artan yobazlığa karşı durmak ve sosyalizmin yeşerebileceği bir iklimi yaratmak adına girdiğin çaba, bir noktada tarihsel kemalizm denen şeyin ortasından geçecektir, zira bu ülke modernleşemeden post-modernleştirilmek istenmekte. Evrim teorisine karşı çıkmayı kimlik politikaları tuluatı içinde bir kültürel otantiklik olarak pazarlayan, kuran kurslarını zararsız bir eğitim kurumu olarak kutsayan gerici post-modernizm taaruzuna karşı neyle karşı çıkacaksın? Proleterya diktatörlüğü, "öncü savaşı", sınıfsız toplum söylemi ile mi? Keşke mümkün olsa da bu tür öncüllerle politika yapabilsek. Ama yok..Alıcısı yok henüz..ABD patentli ılımlı islamın post-modern saldırısına karşı, Türkan Saylan usulu bir modernizmi savunmaktan başka "söylemsel" ideolojik çağrının mümkün olduğuna inanmıyorum. İşin "Söylemsel" boyutuna vurguya yine dikkat..Sadece söylemsel, "ideolojik çağrı" boyutundan bahsediyorum. Bu ülkede sınıf savasışımı bir hayli dolayımlanmış durumda. Dolayısıyla direk bir sınıfsal söylem kullanma şansı yok. Burda çok önemli bir ayrımımıza daha vurgu yapayım. Ben kemalizmle "söylemsel" yakınlıktan bahsederken bunu kesinlikle bir çaresizlikten, yenilmişlik psikolojisinden dolayı dile getirmiyorum. Yani şu pasajına çok uzağım: Toplumun yaşadığı alt üst oluş ve egemen sınıf ittifakının yeniden yapılanışı çerçevesinde "biz" de Kemalistler de benzer defansif pozisyondayız. Yükselen değil, gerileyen ve düşen bir toplumsal pozisyonu paylaştığımız için değil mi bu belli oranlarda hissedilen yakınlaşma, ortak iş yapma isteği falan ?Kesinlikle değil. Egemen sınıf itttifakının yeniden yapılanışı, toplumsal altüst oluşlar her zaman egemenlerin istediği gibi sonuç vermez. Belki hareketi başlatan onlardır, kağıtları yeniden karan onlardır ama hangi ele hangi kozun gideceğini de mutlak olarak kontrol edemezler. O açıdan ben bugünkü durumu bir geri çekiliş olarak değil, bir fırsat olarak görme taraftarıyım. Ne demek istediğime Çulhaoğlu'nun pasajları çok iyi bir örnek teşkil edebilir: Lenin, Rusya’da 1905’i izleyen ve Stolipin reformlarının damga vurduğu yoğun gericilik dönemini, sol adına “utanılası yıllar” şeklinde betimlemişti. Bu dönemde, Bolşevik örgütlenme ve hareket dahil ülkede sol kabuğuna çekilmişti ve bu ortamdan “bir şey çıkması” da pek mümkün görünmüyordu. Bugün Türkiye’de solun payına bu anlamda “utanılası yıllar” mı yaşanmaktadır? Böyle düşünmemek ve “düşündürtmemek” gerekiyor. Genel olarak bakıldığında taşıdığı tüm olumsuzluklara karşın, bugün Türkiye’de içinde bulunduğumuz sürecin, daha sonraları, “solun yeni bir hamleyle topluma tutunduğu ve kendine yer açtığı dönem” olarak anılması mümkündür. Bu yapılamazsa, “utanılası yıllar” asıl bundan sonra gelecektir. “Yeni bir hamle” ise, mutlaka tutturulması gereken özel bir bileşime işaret etmektedir: İddia ve kararlılığın, heyecan ve motivasyonla birlikte oluşturduğu bileşim... Senin bu süreci bir yenilgi dönemi olarak görmende belki eski kuşak sola yakınlığından kaynaklanıyor olabilir bilemiyorum. Bu kesinlikle bir suçlama ve yargılama değil, sadece bir izlenim. Çulhaoğlu'nun bu konuda da çok önemli bir gözlemi var: Türkiye’de yaşları 40’ın üzerinde solcu kuşakların bir özelliği vardır: İddia ve kararlılık sahibi olmalarına denecek fazla bir şey yoktur, büyük ölçüde öyledirler. Ancak, bu iddia ve kararlılık, hep “yükselen sınıf hareketi”, “kitle dinamizmi”, “tüm ülkeyi saran siyasal hareketlilik” gibi terimlerle tanımlanan uğraklarda heyecan ve motivasyonla buluşabilmiştir. Başka, daha durgun ve ölgün dönemlerde ise, bıçak hep kınında durmuştur. Yani "“yükselen sınıf hareketi”, “kitle dinamizmi”, “tüm ülkeyi saran siyasal hareketlilik”" matriksi içinde düşünmekten ya da böyle bir matriksin doğmasını beklemekten vazgeçmek gerekiyor. Verili olduğumuz siyasi koordinatlar bunlar ve bunun içinde düşünmek durumundayız. Sözü Çulhaoğlu'na verelim tekrar: Solun yeni kuşaklarının (bundan kastedilen bugün yaşları 20 ile 40 arasında olanlardır) bu örüntünün dışına çıkmaları gerekmektedir. Yeni kuşaklar, başka bir bütünlüklü formasyon edinmelidir. Kağıtlar yeniden karılıyor. Elimiz biraz iyi gelirse, yeni bir sol hegemonya yaratmak mümkün olabilir. Bu hegemonyanın eski ortodoks jargonla olamayacağı açık. Nasıl bir söylem tutturulacağı ise, önümüzde süregiden tuluatın replikleriyle belirlenmek durumunda biraz. İyimser olunabilir zira, yine Çulhaoğlu'nun dediği gibi Bu ülke, karşımızda yer alıp en güçlü ve kararlı görünenin, en gözü kara gidenin bile, görece küçük ölçekli sayılabilecek, ama ciddi ve tutarlı bir direnç karşısında paniğe kapılabileceği, ezberi bozulup kendi kendini dinamitleyici çıkışlar yapabileceği bir siyasal yapıya sahiptir. Türkiye’de burjuva siyasetin genlerinde bu vardır. Yaklaşık 40 yıl kadar önce Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a “sosyal uyanış ekonomik gelişmenin önüne geçti” dedirten, 30 yıl kadar önce ise Celal Bayar’a “bu kış Türkiye’ye komünizm gelecek” vecizesini yumurtlatan, düzen siyasinin genlerine işlemiş bu panik kırılganlığıdır AKP ve Taraf tam da Çulhaoğlu'nun dediği gibi, kararlı bir direnç gösterisi karşısında panikliyor. Bu cepheyi paniklemeye devam ettirecek kararlık da, bence modernizmde ısrar etmekle olur. Türkan Saylan'ın gösterdiği gibi bu ülke hala modernist hamlelere aç ve bu türden açılımlar bekliyor. Bu perspektif somut olarak ne gibi politikalar öne sürer; ne bilim mesala olası yeni bir sosyalist parti "namus" cinayetlerinin üzerine çok daha radikal bir şekilde gidebilir, sunni islamın otoritesini, mahalle baskısını afişe etmeye yönelebilir. Ufuk Uras hareketinin yaptığı gibi halkın yoz değerlerine şirin görünmeye çalışmaktansa üstüne üstüne gidebilir vs.. |
|
Son Düzenleme: 10 Haz 2009 00:58 Düzenleyen onder.
|
|
Sayfa oluşturulma süresi: 0.47 saniye
