|
Hoş geldiniz,
Ziyaretçi
|
Felsefe
|
BAŞLIK: Spinoza vs Hegel
Spinoza vs Hegel 04 Nis 2011 16:06 #3134
|
Siteye MonoKL’da yayınlanmış bir makale yüklemeyi düşünüyorum, “Spinoza ve Hegel’de Bilinç”, Deleuze’den hareketle ama ona karşı. Fakat bu, Spinoza’yı Hegel’le yarıştırmak için değil, önceden bilesiniz
Hegel’in şu sözü oldukça popülerdir, mealen: “Spinozacı değilseniz filozof olamazsınız.” (Makalede dipnotta tam metin geçiyor.) Peki neden Descartes demez? Üstelik Descartes, Spinoza’ya göre daha kurucu, ana akım bir figür. Hegel’i etkileyen iki büyük düşünürden biri Aristoteles ise, diğeri Spinoza’dır; Spinoza’dan sadece dolaysız değil üstelik bir de Schelling dolayımıyla etkilenir (makale yazarı, bunların üzerinde o kadar da durmuyor, başka bir saikle yazdığı için; bir-iki kere değiniyor). Kant’la ilişkisi ise amiyane tabirle bir sevgi-nefret ilişkisidir. Her kabulünden sonra bir eleştiri getirir ona. Hukuk’ta ise yine hem hakkını verir hem yerden yere vurur hatta düpedüz suçlar Kant’ı. Bunlara rağmen, Heidegger sağ- geleneğinden Gadamer, Hegel’in alnına koca bir “Kartezyen” etiketi yapıştırır, ona bir çok değer atfederken. Etiket yapıştırmak dünyanın en kolay işidir, zor olan onu çıkartmak. Bir kere bir felsefecinin tek bir makalede bir hatta iki filozofu değerlendirmesi yanında bir takım iddiaları da çürütmeye çalışması pek kolay bir iş değil. Bununla birlikte, makale için gözle görülür belli bir çaba, emek harcanmış ve sınırlandırılmaya çalışılmış. Yine de, Hegel’in Spinoza eleştirisinin –yazarın kendi ifadesiyle- haklı olup olmadığına bakılmadan ondan hareketle Spinoza hakkında “birkaç sonuç” çıkarmak ne kadar yerinde bilemiyorum. Söz konusu Spinoza’nın, yazarın değil Hegel’in Spinoza’sı olduğuna dikkat çekerim. Her iki filozof da özetlenmeye çalışılmış; her özet bir indirgemedir. Ne Spinoza’nın ne de Hegel’in tek ya da asli derdi bilgi ya da bilinçti. Son olarak, yazar kaynaklarına Deleuze’ün Spinoza üzerine derslerini de alsaydı daha iyi olabilirdi. Makalede gösterilmek istenen aslında Spinoza’da bilincin o kadar da dışlanmadığı. Spinoza’nın, “zihnimizde bilinci aşan şeyler, … bedende bilgilerimizi aşan şeylerden daha az değildir” demesi -ileride Kant’ın noumen diye kullanacağı türden bir şey olabilir- Deleuze’ün “bilincin yanılsaması” dediği şey. Fakat bu aynı zamanda zihinle bedenin aynı öneme sahip olduğunu da gösterebilir –makale buradan yaklaşmıyor–, çünkü zihinsel olan(düşünce/idea) ve bedensel olan(cisim/varlık) tözün iki kipi olarak mevcut, bu kipler birbirine üstünlük sağlamaz. Her ne kadar tözü teke indirse de, haliyle iki kipe başvuruyor. Zihni temsilen fikir, bedeni temsilen duygu; bu ikisinin birliği söz konusu değil mi? Deleuze’ün verdiği örnektir. Bir adam hakkında “kötü” bir fikrimiz vardır, onu görünce “nahoş” hissederiz, tabir caizse onu görmek bizi “bozar” –Spinozacı anlamda da. Bunlar paralel gider. Başka türlü iki kip nasıl barış içinde ahenk içinde yaşar? Tersi bir durumda bu aynı tözde kiplerin savaşı demektir; kişi diyelim, kişide organların birbiriyle savaşması gibi bir şey olur bu. Kendi elimle kendimi boğabilir miyim? Ve Töz buna zaten izin vermez gibi bir yanıt kestirmeci olmaz mı? Descartes birliği bir tarafın aleyhine bozmuştu. Yunan’da, en azından Aristo’da böyle bir sorun yoktu, kendine göre halletmişti. Fakat, bilinci aşan şeyler olmakla birlikte, Spinoza’da sebeplerin/nedenlerin bilgisine ulaşmak yine de mümkündür ya da en azından bir umuttur. (Makalede neden/cause diye geçiyor ama o sebep/reason olsa gerek, Amaç, Tanrı ve Özgürlük söz konusuysa.) Bilmek, sebepleriyle bilmek olduğu üzere, Spinoza bu düzeye birilerinin, ama herkesin değil, ulaşabileceğini söyler, demek ki oraya gidip gelmiştir. Çünkü oldukça zorludur. Hegel’de de Mutlak Bilgi’ye herkes ulaşamaz. Mutlak’tan bize bakan Filozof’u izlersek belki. Hegel, filozof olarak yol gösterir bilince, biz sıradan bilinçlere, Fenomenoloji’de. Biz, biz diye anlatırken Hegel, yarı yolda unutur “Biz” diye anlatmayı, alır başını gider. Spinoza: “İdeaların düzen ve bağlantısı ile şeylerin düzen ve bağlantısı aynıdır.” Bu Hegel işte. Hegel, varlık ve düşüncenin (ve de mantığın; kimilerinin tüylerini diken diken ederek) birliğini kanıtlamak için canını dişine takar. Bilincin sadece enformasyon değeri varsa, bu şu kapıya çıkar “bilmek” yetmez ya da bilmek enformasyondan başka bir şey değildir, o da bulanık, geçişli bir şey. Dolayısıyla enformasyon aktarımından –kaba haliyle iletişimden ya da daha doğrusu iletimden- başka bir şeyler gerekir. Fakat Spinoza, meşhur kitabını Marslılar da okusun diye yazmış. Eserin biçimi hem sembolik, hem de bir şeyler söylüyor. Akıl sahibi, bilinç sahibi varlıklara hitap ediyor. Tanım, aksiyom, ispat. Matematik (Spinoza’da “ortak kavram”). Hegel ise yine bir rasyonalist olmakla beraber, tıpkı Spinoza gibi akıl sahibi varlıklara hitap etme niyetiyle beraber bunu kırmaya çalışıyor örneğin, kendi ağzıyla da söyler bunu, tanım yapmaz, aksiyomda bulunmaz, klasifikasyon yapmaz (hatta “mantık” gerektiren Hukuk kitabında; ama Fenomenoloji de böyledir. Hiçbir şeyin tanımını “baştan” vermez, sonunda da çıkarımı kafada siz yaparsınız, yapabilirseniz). Bu, klasik metafizik yapma biçiminin tam karşısında bir duruştur ve bilinçli bir tercihtir; Hegel de, Spinoza da biçimleriyle kendi felsefelerini yansıtır; post-modernlerin Hegel’i sevmesi biraz da bu biçim yüzündendir. Amerikalı tipik modern bir akademisyene Hegel okuduğunuzu söylerseniz yüzünüze sanki fantastik roman okumuşsunuz gibi dik dik bakar. Hep söylenegeldiği gibi, Hegel sistemine istediğiniz yerden girebilirsiniz, baştan diye girersiniz sonda bulursunuz kendinizi. Gene de en iyisi, okunması nispeten daha kolay olan sonlardan başlamaktır, Tarih, Hukuk, Estetik vs. Spinoza: Sezgi akıldan gelir. (Ben biraz da “tecrübe”den diye düşünmekle beraber –tecrübelerini arttırdıkça karşı hamlenin nereden gelebileceğini sezen Doğulu dövüş ustalarını düşünün-, -gerçi bu söylediğim Rasyonalistler için hiçbir şey ifade etmez-, akılsız bir varlığın sezgisinin hayvandan da aşağı bir varlık türüne ait olduğunu ve bir şey ifade etmediğini, rastlantısal olabileceğini yine de kabul edebilirim.) Ama işte zorlu olan bu. Akılsal sezgi. Akıl herkeste olabilir. Ama sebeplere götürecek bu aşamaya yükselmek mesele. Yani durup dururken “etkin” olmak diye bir şey yok, bu bir ön-bilgi gerektiriyor. Cahil birinden etkin olmasını beklemek safdillik olur. O zaman ya ona enformasyon aktarılacak –ki bu problemli- ya da kendi kendisine olgunlaşması beklenecek. (Bir “Bildung” [terbiye] kavramı Hegel’de de var. Önemli bir kavramdır, bireysel değil toplumsaldır, kültüreldir. Fakat bunlar, bu pozisyonlar, uzaktan elitist görünmüyor da değil. Hakikati elinde tutan bir Filozof ve yoldaşları; Sebeplere vakıf bir Bilge ve müridleri.) Varlığını/bütünlüğünü koruma; yarar; haz duygusu –Spinoza’nın ne kadar çok duygu tanımı verdiğini biliyoruz. Spinozacı haz Aristocu mutluluğu da andırmıyor değil; bilmenin hazzı–. Hemen hemen aynı dönemlerde yazan Hobbes’la (Leviathan) karşılaştırılırsa, bu “haz” meselesi ve yarar Hobbes’ta “çıkar”a kadar varır. Ayrıca bu bir bakıma tutkularının kölesi olmak demektir, özgürlük yine elden gider (bunu Hegel de Kant da söyler). Farkı iyi anlamak gerekiyor. Hobbes’ta, Spinoza’daki ya da Hegel’deki gibi bir “bütün” algısı ya da bir kozmik doğa tasarımı yoktur; daha doğrusu Hobbes doğaya baktığında orada gördüğü çarpışan atomlardır. (Örneğin Hobbes’taki “korku” kaynaklı savaşla Hegel’deki “onur/şeref” kaynaklı [efendi-köle] savaş da birbirine karıştırılır.) İşte Kant, etikte tüm bu duyguları, hazzı, arzuyu, yararı, mutluluğu, Tanrı’yı keser atar; özgürlüğü kirleteceği ve körlemesine bireyselleştireceğini, mealen “arzunun kendinden başka bir ölçütü olamayacağını” düşündüğü için, düzeni anarşiye çevireceğini kendince tahmin ettiği için; yoksa bireysel otonomi onun birincil ahlaki kavramı. Onda Spinoza’daki Töz ya da Hegel’deki Tin gibi alttan destekleyecek, bir arada tutacak bir şey olmayınca da…Yukarıdaki duygular vs yerine soğuk “ödev”i, ödevini istemeyi, ödevinden haz duymayı koyar. Ödevi ödev olduğu için yapacak, hem de o ödevi benimseyeceğiz, ruhumuzla isteyeceğiz öyle gönülsüzce dışarıdan yapıp etmekle olmaz. Ödev neredeyse bizi bir arada tutan şeye dönüşür. Evrenselci Kant. Malum Alman zihniyeti işte böyle böyle kurulur; Hegel’e, Niçe’ye gelinceye kadar! Hegel’in tutumu ise ikircikli sayılabilir. Arzuyla –dolayısıyla hazla– başlar, ona göre yetmez, “ödev”le bitirir. Fakat bu arzunun iptali anlamına gelmez, sadece alıkonarak aşılır (tekrar etmek pahasına, ilk ya da eski değersiz değildir, o hep yeninin bir yerlerindedir). Sanki hazzı eleştiriyormuş gibi yapar, onun vazgeçilmezliğini mahçupça öne sürer. En basitinden, mealen “bir insana istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmak kadar saçma bir şey olamaz”. Hegel uzlaştırmaya çalışır, kaba ve indirgemeci bir söylemle belirtmek gerekirse (Feuerbach boşuna eleştirmez: Bu adam, uzlaşmanın filozofu. Bize devrim lazım!). Onun bütün değilse de önemli bir derdi, tümele kayarsam tikel ne olacak, vice versa. Tümelin tümel olabilmesi için tikelin de onun içinde bir yer bulması gerekiyor. Asıl bütün, tümel değil, tikeldeki tümel ve tümeldeki tikel, birlikte. Tin ya da büyük harfle Akıl’ı (ya da Tanrı’yı) taklit ederim, çünkü bende ondan bir parça var; fakat o da bana hâşâ “muhtaçtır” cisimleşebilmek için. Bu sanki, Spinoza’ya karşı çıkarak ve Descartes’a geri dönerek iki töz anlayışını geri getirmek değildir –Descartes’ta sonlu ve sonsuz tözlerin birbirinden haberi bile yoktu-, sadece kendinden öncekileri (Spinoza dahil) geliştirmektir. Basitleştirerek söylemek gerekirse, idea/tin/akıl vs “açıklayıcı” –yani sebep- olarak birincildir ama varlıksal olarak, gerçekleşme olarak ikincildir. Tam tersine, tikel varlık (ya da Spinoza’da kipsel varlık) varlıkta birincil, ama sebep ya da açıklama olarak ikincildir. Burada birbirine üstünlük yoktur. Yeri göğe çıkarır, göğü yere indirir. Herkes o dönemde özdeş olanla olmayanın özdeşliğini ter akıta akıta çalışırken, bir basamak yukarı çıkıp özdeşlik ve farklılığın özdeşliğini (‘özdeş olanla olmayanın’ özdeşliğiyle ‘özdeş olanla olmayanın’ farklılığının özdeşliğini) ispatlamaya çalışan bir zihinden de daha azı beklenemezdi herhalde. Sonuç olarak kim, Hegel’in basitçe ideanın üstünde sörf yaptığını söyleyebilir! Daha ona ne tür bir idealizm etiketi yapıştıracaklarına bile karar veremiyorlar. Bitirirken; sıkça eleştirilen özne kavramı ve lineer tarih anlayışı, sanılanın aksine Modernlik, Aydınlanma vs ile değil, 1500 yıl kadar önce Orta Çağ Hıristiyan düşüncesi ve felsefesinden çıkmıştır. Hegel boşuna demez, devleti kazıyın altından din çıkar. Ona nazire yapayım, felsefeyi kazıyın altından din çıkar. Hegel’in makalede ana kaynak olarak alıntılanan felsefe tarihi Türkçe’ye çevrilmedi. Ansiklöpedi’nin ise bir kısmı çevrildi. Spinoza’nın bildiğim kadarıyla yalnızca Etika’sı Türkçe’de mevcut. Her ikisi hakkında da piyasada bulunan kitap sayısı bir elin parmağını geçmez. Not 1: Daha önce sorulmuştu. O zaman söyleme gereği duymamıştım ama belki bu makale vesile olur. Ne kadar bilgi sayılır bilemem ama akademik bir Spinoza sınavından geçmemi sağlayacak kadar “enformasyon”um var, merak buyurmayınız. Büyük bir filozof –Üç Büyükler diye geçen üç büyük rasyonalistten biri olan– Spinoza sadece takipçileri tarafından değil akademilerde de okunuyor, sınavlarda da öğrencilerin karşısına çıkıyor doğal olarak. Deleuze’ün Spinoza dersleri tarafımızca da okunmuştur, Kant dersleri de okunmuştur. Gereğince faydalanılmıştır. Yeni başlayanlar için enformatik bir kitap tavsiye etmem gerekirse: “Tartışılan Modernlik: Descartes ve Spinoza”, Tülin Bumin, YKY, İst., 2003. Önder’e Not: Spinoza, Sokal ve Sıfır Noktası’nı okudum. Spinoza’nın teorik kısmını beğendim, vurgular filan. Ancak şu fizik metaforundan pek hoşlaştığım söylenemez, güzel anlatılmış olsa da. Determine(ne kadar determineyse işte)-indetermine alanlar meselesi. Ulus Hoca’nın örneğiydi. Bir adama vurdun mu, karşılığında ne yapacağı belli olmaz. Kaçabilir de, o da sana vurabilir ya da hiçbir şey yapmayabilir ya da bambaşka bir şey. Gerçi hemen herkes fiziğe başvuruyor. Bilim-kurgu örnekleri daha eğlenceli geldi. Kişisel örneklerin samimi olduğu belli, herkes faydalanabilir (müzik konusunda nerdeyse tamamen katılıyorum ama klasik müzik hepimizin bildiği gibi bütünüyle biçimsel, büyük bir adamın dediği gibi “kavramsallaştırılamaz”, biçimin kendi öyküsü olabilir, o ayrı; müziğin söze –öyküden kastın sözse tabii; Pr. Rock’a operayı örnek vermişsin diye söylüyorum– ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum, ama ben de sözlü müzikler dinlerim, klasik opera sevmem, klasikle özel ilişkim ise gitar dolayımlı). Bir üst paragrafta “ey ‘siz’ köylüler!” deyip, bir alt paragrafta “biz” işte böyleyiz demek tutarsızlık sayılmaz mı; o biz gerçekten biz mi, yoksa retorik mi? Sokal; en çok “pozitivizm” bölümünü beğendim. 1993/2003 meselesi de hayli komikmiş. Diğer taraflar gerçekten uzun. Herhalde çok kızmışsın. Nefesi boşa harcamamak lazım. Neyse en azından tarihe kaydoldu. Sıfır noktası; “zirve” sözünü bulunduğumuz toplumsal “durum” için kullanmamıştım, internete bakış açınla, teknolojiyle ilgili söylemiştim, hatırlarsan. |
|
|
|
Sayfa oluşturulma süresi: 0.36 saniye
