Hoş geldiniz, Ziyaretçi
Kullanıcı Adı Şifre: Beni hatırla

"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı"
(1 inceleyen) (1) Ziyaretçi

BAŞLIK: "Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı"

"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 09:41 #1654

1- benim temel eleştirim, zizek'in veya senin premodern tanımlamana. fethullah gülen cemaati örneğinden hareket edersek örneğin. teknoloji, basın, medya, eğitim, sermayeyi (ki bütün bunlar modernizmle ortaya çıkmış, önem kazanmış şeyler) bu kadar pratiklerinde yaşatan bir cemaatin, sadece dini referanslar kullanıyor diye premodern kabul edilmesi benim aklıma yatmıyor. ingiltere örneğini de batı veya doğudan çok, kapitalizmin veya modernleşmenin dinle karşı karşıya konulması noktasında dedim. kapital'in dipnotlarında veya e.p. thompson'un kitaplarında dini bolca kullanan/ahlak bekçisi aynı zamanda olabildiğince ekonomik çıkarını temel kabul eden sosyal tiplerden bahsetmeye çalışmıştım. nasıl ki, çin komünist partisi marksist referansları kabul etse de, kapitalist bir yapılanma gösteriyorsa; dini referans veren örgütler de içerdikleri malzemeye göre kimi zaman ezilenlerin taleplerini dillendirdikleri bir hareketi gösterir, kimi zaman gülen örneğinde kapitalist dünyanın güncel dinamikleriyle uyumlu bir kalkınma hamlesi olur. bütün dünyada neoliberal yıkım (özelleştirmeler, tarım tasfiyesi, bunun sonucu mülksüzleştirilmişlerin kentlere yığılması v.b.)a yönelik cevaplardan biri; sosyal güvenceleri hak alanından çıkartıp, ahlaki bir çehreye büründürmek. böylece alt sınıfların üst sınıflar tarafından denetiminin sağlanması, aynı zamanda bunun meşrulaştırılmasını sağlayacak bir söylem sağlıyor din. bunun premodernlikle tek ortak noktası, muhammed'den, isa'dan veya konfüçyüs'ten "bahsetmesi". bu da normal zira ortaya çıktıkları coğrafyada, toplumsal hayatın önemli bir yüzdesini sağlayan insanlar o söylemin kazandırdığı kelimelerle, kavramlarla iletişim kuruyor. marx'ı okumamışsa emeğinin gaspını kul hakkı olarak anlatacaktır mesela. veya taşra burjuvası ise, nursi'nin teknoloji övgülerini inovasyon için bir motif olarak kullanacaktır. aslında söylediğim tam da, chavez'i veya küba'yı ne kadar modern bir proje görüyorsak, bugün karşımıza çıkan akp gibilerini de modernleşmenin bir varyantı olarak görmek. bunun da kavram karışıklığı yaratması gerekmiyor, ben de yaratmıyor mesela, zira moderni önsel olarak ilerici olarak görmüyorum. örneğin, çok daha seküler/modern bir dil kullanan mehmet altan, kavramlarını islamın içinden üretebilecek köylülüğü tembel olarak kodladığında, modern benim için ilerici değil; bilakis yıkıcı birşey olarak görünüyor. ama bütün bu jargonun da tarihsel olarak emperyalist/kapitalist genişlemeyle ortaya çıktığını (dolayısıyla bu tarihsel kökenden gelen kısıtlamalara tabi olduğunu) ve bunun da kimi zaman ezilenler tarafından da temellük edilebileceğini düşünüyorum. mısır'ın sömürgeleştirilmesi (iletişim yayınları) kitabını derdimi anlatmak için önereyim. bu bağlamda yazdığımda çelişki görmüyorum, modern denilen normların (sadece insanın doğuştan değeri, hukuk, eşitlik v.b. oluşmadığını kabul ediyorsak) kendine "modern" diyen işgalciler tarafından getirildiği coğrafyalarda hiç bir zaman bugün avrupa veya abd'de oluştuğu şekliyle biçimlenemeyeceğini söylüyorum.
kemalizmi de günümüzde ele aldığımızda azınlık düşmanı, devleti yüceltici söylemlerini niye es geçiyoruz? kültürel hakları ve insan haklarını nasıl bekleyeceğiz kemalist projeden? somut durumda bir karşılığı yok. kemalist proje eşitlikçi kimi arzuları dile getirmiş olabilir, ama bugün ona geri dönmek kendini sakatlamak dışında bir çözüm ifade etmiyor bana.

benim önerim, ideolojik bir bakıştansa, kemalist veya müslüman bireylerin/toplulukların, kavramlarının arkasına sakladıkları arzuları açığa çıkarmak. bu da söylediklerinden çok, bağlamı, tarihi, konumlanışı dikkate almakla eş değer. bu da büyük soyutlamalardansa, tam da senin yapmaya çalıştığın gibi, bugünün içindeki fırsat ve durumları maddi yönleriyle dikkate almayı gerektiriyor. bunun için premodern kavramı üzerinde bu kadar durdum. zira farkları silen, tümleşik bloklar gibi geldi kullanılan modern, premodern... ama somut insanları, onların toplumsal hayatının yıkımını, mücadelelerini.
teorik yakınlık olarak, thompson'un aşağıdan tarih anlayışı ve linkler kısmına astığım midnight notes ve commoner'ı söyleyebilirim.

2- modern/postmodern kavramlarının yerleşik bir anlamı olduğunu pek zannetmiyorum. zira bu kadar tartışma çıkmazdı, en basitinden sosyalistler arasında bile. vaktinde perry andersonla, marshall berman arasındaki en yakın hatırladığım. veya habermas ile postyapısalcılar arasındaki.

3-yazında gördüğüm genel bir yargı ise, postyapısalcı külliyatı temel almana rağmen; batı dışı toplumlara yönelik sert soyutlamaların.
neredeyse tarihsiz toplumlar olarak görmen. iletişim'in vaktinde bastığı sosyalizm ve topplumsal mücadeleler ansiklopoedisi aslında bi dünya ortadoğu mücadelesini anlatır... ama örneğin 70lerde filistin halk kurtuluş cephesi, hiç mi örnek olamaz? dünyanın her yanından devrimcilerin geldiği, gittiği, örnek aldığı bir hareket. veya duymadığını söylediğin isimler aslında, en popüler imgeler.
örneğin sartre'ın kitabına önsöz yazdığı, bugün kolonyal araştırmalar üzerine en ufak yazıda bile referans verilmeden geçilmeyen fanon. george habaş fhkc'nin geçen sene ölen genel sekreteri, leyla halid filistinli kadın gerilla. yemen sosyalist cumhuriyeti, güney yemen'deki sosyalist cumhuriyet, komünist partiler ise zaten iran'ı anlatmama gerek yok. mısır ve cezayir 80lerde türkiyedeki madencileri önceleyen şekilde büyük anti-imf protestolarına imza atmışlar. ilgili metin örneği, midnight notes'da bulunabilir.

4-son olarak, "yenilenmiş bir "Solcu Avrupa-merkez­ciliği" ne demek? somut anlamında, emeğin avrupa'sından nerde farklılaşır, neye tekabül eder?
(tekrar okudum ama kimi noktalar somutlaşamamış olabilir, zira şu an için tekrar tekrar okumaktan arada kaçan şeyleri farkedemiyorum)
Son Düzenleme: 17 Mar 2009 10:28 Düzenleyen mehmet özgür.

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 09:44 #1655

süreyyya evren'in bahsettiğim yazısı:

Salı, Mayıs 09, 2006
LJUBLJANA'DAN DEDİKODULAR / Birgün yazı 60 -- 8 Mayıs 2006

Birgün yazı 60 -- 8 Mayıs 2006


LJUBLJANA'DAN DEDİKODULAR

Süreyyya Evren


Merkezsiz ve çoğu zaman da ereksiz bir bilgi biçimi olarak dedikodudan bahsetmek her zaman keyifli. Dedikodudaki çoğu bilginin kaynağı belirsizdir, giriş-gelişme-sonuç anlayışına izin verecek lineerlik ortada görünmez. Dedikodu, öteki hakkında konuşulamayanı konuşma arzusuna bağlanır çoğu kez. Bir giriş kapısı yoktur, her yeni konu başlamak için geçici bir merkez oluşturur. Hiçbir iddia mutlak bir hakikate gönderme yapmaz. Finlandiyalı sanatçı Minna Henriksson, Finlandiya Sanat Dedikoduları Haritası ve Türkiye Sanat Dedikoduları Haritası adlı işlerinde gerçek dedikoduları gösteren ağ biçimli ilişkiler yumağı olarak ne güzel kağıda dökmüştü uçan sözleri.

Tüm bunlara karşın dedikoduların da ideolojileri olur. Mesela bir teoriye göre, baskı gören kadınlar dedikoduyu dayanışma inşa etmek için ve egemen grupların imgelerine direnmek için kullanırlar. Örneğin dedikodu formunu baz almakla beraber belirli bir güvenilirlik ve denetleme çerçevesini de bir ölçüde devreye sokan alternatif ansiklopedi Wikipedia’da gördüğümüz (www.wikipedia.org) bilgi kaynaklarının yatay örgütlenmesi, bilgi biçimine dair ideolojik bir tercih sayılır. Çok farklı bir yapı sunan Ekşi Sözlük (www.eksisozluk.com) çeşitli açılardan eleştirilebilir ama formel ansiklopedik bilgiyle dedikodu ve deneyim kaynaklı bilgiyi aynı düzlemde, aralarında bu anlamda bir hiyerarşi olmadan sunmasıyla enteresan bir deneydir. İki yıl önce Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta farklı medya kullanımlarıyla ilgili bir sunumda Ekşi Sözlük sitesini örnek vermiş ve Ekşi Sözlük’teki Litvanya ve Vilnius maddelerini göstermiş, okumuştum. Salon sandalyelerinden düşme noktasına gelen Litvanyalıların kahkahalarına boğulurken garip bir yansıtma etkisi de elde etmiştik –çünkü okuduğum metinler aşina oldukları resmi bilgilerin yanı sıra dedikoduların taşıdığı enformel Litvanya ve Vilnius imgelerini eş tutarak harmanlıyordu.

Neyse. Dedikodu konudan konuya sıçramalara izin verdiği gibi kişiden kişiye, mekândan mekâna, şehirden şehire de solucan delikleriyle geçişler yapmamızı sağlıyor. Litvanya’dan Slovenya’ya ve iki yıl öncesinden bugüne dönersek: Ljubljana’ya giderken benim aklımda da Slovenya’nın en büyük milli ihraç ürünü olarak şakayla karışık anılan Slavoj Zizek’le ilgili birinci elden dedikodular duyabilmek vardı. Maalesef, gerek marksist gerek otonomcu veya anarşist olsun, konuştuğum aktivistler, çevirmenler, yazarlar vd. arasında Zizek’e pek ilgi yoktu. Liberal partinin akıl hocası olarak geçirdiği yıllar ve özelleştirmelerden şuna buna uzanan ayıpları unutulmadığı gibi Zizek’i kendi ülkesinde apolitik ve liberalizm danışmanı dışarıda ise radikal maskesi takan biri olarak görme eğilimi yaygındı ve pek keyifli bir konu gibi gelmedi kimseye. Hatta ‘latin güzeli’ yeni eşi hakkında bile fazla laflayamadık. Neyse ki imdadımıza Brenerler yetişti.

Alexander Brener’in Türkiye çağdaş sanat ortamındaki özel yeri malum. 90’ların ikinci yarısında eylemleriyle ve radikalizmiyle pek çok Türkiyeli sanatçıyı da etkileyen Brener daha sonra Barbara Schurz ile birlikte çalışmaya başladı. Brener’in doğrudan eylemden de beslenen eleştirel sanat aktivizminin rutinleşip güç kaybettiği bu dönemde çeşitli sanat etkinliklerinde veya Zerzan söyleşisi gibi faaliyetlerde boy gösterip teatral tutumlarla ‘olay çıkartmalarıyla’ tanınan Brener & Schurz ikilisi İstanbul’da da iki ay kalmış ve art-ist dergisi için “İsyankar Teori” özel sayısını hazırlamışlardı. (Brener & Schurz’un bu pratiği ile ilgili detaylı bir eleştirel değerlendirme için bknz. “Şakacı Sanat”, Kürşad Kızıltuğ, Siyahî, sayı 3, Mart-Nisan 2005.)

Evet, işte aynı Brener, Ljubljana’da da sahneye çıkmış. Son onyılın etkili isimlerinden İtalyan düşünür Georgio Agamben, Ljubljana’ya gelip Zizek ile bir konuşma yaparken, Brener yerinden fırlamış ve gidip Zizek’in yüzüne tükürmüş!

Hayal kırıklığımı tahmin edersiniz; sen kalk Zizek’in memleketine git, şöyle çalımlı bir dedikodu duymayı beklerken artık bizim yerlimiz sayılan Brener & Schurz’un klasik gösterilerinden başka bir şey duyama!

Bunun ardından Zizek bahsini kapattım. Yayınladıkları kitaplar, düzenledikleri seminerler ve etkinliklerle, sanat ve sosyoloji ağırlıklı kütüphanesiyle, Zagreb’in önemli kurumlarından biri olan MAMA multimedya enstitüsü’nün yöneticisi Petar ile Hırvatistan adına bu sene Eurovision’a katılacak Severina’yı laflamaya başladık. Dedikodunun tüm yönsüzlüğüyle...

sureyyya tarafından gönderildi @ 9:41 PM 0 Yorum
Pazar, Mayıs 07, 2006
BAĞIMSIZ MEKÂNLAR KURMA / Birgün yazı 59 -- 1 Mayıs 2006




Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 09:48 #1656

fanonla ilgili kaynak:
tr.wikipedia.org/wiki/Frantz_Fanon

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 10:45 #1657

konuyla bağlantılı dipnot olarak:



Paranın gözü kör olsun! - Ceyda Karan (Radikal)
16 Mart 2009 -
Avrupa Anayasası’yla birlikte ‘siyasi birlik’ vizyonunu gömmüş AB, dünyayı kasıp kavurmaya başlayan ekonomik krizle birlikte ‘ekonomik birlik’ ruhuna da el fatiha mı okutacak? Bu soruya ‘evet’ demek, abartılı bir iddiada bulunmak olur. Lakin yaşlı kıtanın doğusunda bugünlerde esen sert rüzgârlar düşünüldüğünde, AB’nin birlik olarak kalmak yolunda ciddi sınavlardan geçeceği muhakkak.

Doğu Avrupa ülkelerinin kentlerinden ekonomik krizi protesto gösterileri düzenlenmeyen gün geçmez oldu. Uzmanlara göre özellikle Macaristan, Letonya ve AB üyesi olmayan Ukrayna topyekûn iflasın eşiğinde. Romanya, Estonya, Litvanya ve Bulgaristan cari açıkları ciddi sorunlu görülen ve IMF yardımına kalmış ülkelerden sayılıyor. Polonya ile Çekya da tehlikelerden azade değil.

Sovyetler’in çöküşünün ardından Batı liberalizmi ile entegre olmuş Doğu Avrupa ülkeleri 2004’te AB’nin siyasi çatısı altına girmişti. Böylelikle AB’nin

12 üyeden oluşan ‘çekirdek’ kadrosu genişleyip 27 üyeli hale gelmişti. Batı Avrupa için uzun yıllar demir perde arkasında kalan bu topraklarda yeni ürün ve hizmet piyasaları açılmış, Doğu Avrupa ekonomik büyüme potansiyeliyle yatırımların odağı olmuştu. Bu ülkelerdeki özelleştirmeler pohpohlanırken, altyapı yatırımları ve diğer ekonomik harcamalar için gereken krediler Batı Avrupalı bankalardan sağlandı. Elbette yatırımlar bu bankalara kar olup geri dönüyordu. Ta ki Batı kaynaklı mali krize kadar... Bugün bu ülkelerin para birimleri baş aşağı giderken, fabrikalara kilit vurulur, sosyal huzursuzluklar baş gösterir oldu. Hayli har vurup harman savurmuş Macaristan gibi ülkelerin önemli likidite sorunları var ve pek bir kaynağı olmayan Avrupa Komisyonu’nun 3-5 milyar avroluk yapısal fonları durumu kurtarmıyor.

Doğu Avrupa’daki bu tablo, Batı Avrupalı bankalara ödenecek para bulunamaması ve bilançolarında ciddi açık demek. Küresel krizin sorumlusu Doğu Avrupa değilken, onlar şimdi Avrupa’nın batısı için ‘yük’ algılanır oldu. Ekonomi uzmanlarına göre, Avrupa bankalarının, Doğu Avrupa ülkelerine aktardıkları ve geri ödenmemiş 1.7 trilyon dolarlık kredileri bulunuyor. Ve en ciddi yük Avusturya’nın üstünde. Zira Avusturyalı bankalar Doğu’ya 284 milyar dolar borç vermiş. Bu rakam, Avusturya’nın GSMH’sinin yüzde 60’ına denk geliyor. Yani onlar batarsa, Avusturyalılar da batacak. Bu durumun Avusturya’da hayati çıkarları bulunan Almanya’yı ve elbette Avrupa’nın geri kalanını da etkileyeceği söyleniyor.

Hal böyleyken, elini cebine atan çıkmıyor. AB liderleri 1 Mart’taki acil zirvede ‘korumacılıktan kaçınma ve ekonomik krize birlikte çare arama’ arzularını beyanla yetindi. Yani Fransız otomotiv sanayine yardım için Çekya’daki fabrikaların kapısına kilit vurmaları ve kendi ülkelerine odaklanmaları şartı koşmuş Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin ‘korumacılığı’ düşünülünce, ortaya tek sonuç çıkıyor: Laf-ı güzaf! Hadi Fransızlar gerekirse ‘AB batsın, yaşasın Fransız sosyalizmi’ de diyebilir. Sarkozy, “ABD kendi sanayilerini kurtarma peşine düştüyse, Avrupa da aynısını yapmalı” diyor da, mesele şu ki AB bunu yapamıyor.

Durumun ciddiyetini daha iyi algılaması beklenen AB’nin motor gücü Almanya, ‘vergi ödeyen Alman vatandaşlarına ne deriz’ diye özetlenebilecek son derece haklı bir kaygı içinde. Şansölye Angela Merkel, Macarların Doğu Avrupa ülkeleri için talep ettiği 180 milyar avroluk yardım paketini reddederken, her ülkenin öznel koşullarından ötürü tek yardım paketinin akıllıca olmayacağını söyledi. Nihayetinde zirveden geriye Macaristan Başbakanı Ferenc Gyurcsany’nin “Kıtayı bölecek yeni demir perdeye izin vermeyin” uyarısı kaldı. 19 Mart’ta yapılacak zirvede durum değişmezse, AB bir hayli debelenecek demektir. En son önceki günkü G20 maliye bakanları toplantısı da gidişatın kolay değişmeyeceğine işaret. Zira ‘korumacılıkla mücadele, serbest ticaret ve yatırımların devamlılığı’ kelimeleri havada uçuşuyor, deva olarak önerilen IMF’nin daha fazla para dağıtması. Lakin Almanya Maliye Bakanı Peer Steinbruck, derhal hükümetlerin borç batağına saplanması kaygısıyla daha fazla para verilmezden önce hali hazırdaki yardım paketlerinin izlenmesi gerektiğini söylüyor.

Yıllardır AB’nin uluslararası rolünden söz edenler ortaya ortak bir dış politika yahut enerji politikası koyamamışken, ortak pazar ve serbest rekabet gibi kavramlara dayalı AB’den geriye ne kalacağı hayli meçhul.

AB’nin bitme senaryosu abartılı belki, ama AB için krizden birlikte sağlam çıkılamazsa öngörülebilir gelecekte ‘gevşeme senaryosundan’ bahsetmek yanlış olmaz. Bugün krizden sağlam çıkmak için AB’yi birlikte hareket etmeye çağıran Britanya, Avrupa’ya zaten kuşkucu bakan yapısıyla birlikte daha bir elini ayağını çekebilir. Mali yükleri bir şekilde sırtlamak durumunda kalacak Almanya tümüyle merkez haline gelebilir. Fransa kendini yalıtmaya zaten meyilli. Ciddi ekonomik darboğaz yaşayan Yunanistan’da siyasi krizler yaşanabilir. İtalya ve İspanya daha şimdiden Akdeniz eksenine göz kırpar duruyor. Doğu Avrupa ülkeleri de yeniden Rusya’nın etki alanına girebilir. AB Avrupa Anayasası’yla birlikte siyasi birlik hayallerini gömmüştü. Lakin yaşananlar aslında belki de ‘ekonomik birlik’ bile olunamadığının ispatı gibi.

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 16:58 #1658

  • guclu
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Hatip
  • Gönderiler: 345
  • Karma: 7
Mehmet,

Telepati mi, yoksa çağrışım mıdır bilmem ama dün bir boş vaktimde George Habash hakkında internet taraması yapma gereği duymuştum. wiki'de bayağı iyi bir sayfası var.

en.wikipedia.org/wiki/George_Habash

Bir dönem devrimcilerinin en popüler simgelerinden Leyla Halid de wiki'de ayrıntılı ele alınmış.

en.wikipedia.org/wiki/Leila_Khaled

Tartışmalı bir figür olsa da Ebu Ali Mustafa (Ebu Nidal)sıkı bir amcamızdı. 2001'de İsrail tarafından suikaste kurban gitti. Yanılmıyorsam bir hafta sonra İsrail Turizm Bakanı'nı öldürdüler cevaben.

en.wikipedia.org/wiki/Abu_Ali_Mustafa

Son dönemin militanlarından Mervan Barguti'yi atlamayalım.

en.wikipedia.org/wiki/Marwan_Barghouti

Konu hakkında Türkçe'de çeşitli kitaplar da var. Mete Çubukçu'nun iletişim'den çıkan kitabı mesela.

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=Q0LOE07SEF4FR5V1CMNN

Gilbert Achcar mühim bir Arap sosyalisti ve yazarıdır.

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=BVXWHNF61O3OPB6L0KCT

Üstadın Naom Chomsky ile yaptıkları uzun söyleşiye dayanan kitabı özellikle tavsiye edilir.

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=G204DMCDLG6GXJV25BJD

Son kitap ise şahsi favorilerimden. Lübnan İç Savaşı hakkında.

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=VXGUF9XRSL2AXYV5HSWK

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 20:00 #1659

  • onder
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 1144
  • Karma: 8
MODERNİZM SADECE İKTİSADİ BİR SÜREÇ MİDİR?

Modernizmi sadece iktisadi, kapitalizmin üretim ilişkilerini yerleştirici bir süreç olarak algıladığın izlenimine kapıldım. Farklı kültürel formasyonların da kendilerine has modernleşmelerini geliştiribileceklerini göstermek adına verdiğin tüm örnekler, -hep denedim oturdu- modernleşme kavramını kaldırıp yerine kapitalistleşmeyi koyarak da okunabiliyor. Bu bence çok yetersiz bir modernleşme algılayışı; zihinsel, kültürel (batının kültüründen bahsediyorum), insanlar arası ilişkiler, laiklik, düşünce özgürlüğü boyutunu ihmal ediyor..Burada bir parantez açmak isterim. Demokrasi büyük oranda, en azından popüler tahayüllerimizde kavradığımız şekliyle batıdan çıkmıştır. Antik-Yunan site devletlerinden beri uygulanmakta. Ben şahsen tarihte bugün kavradığımız şekliyle demokrasiyi uygulamış, Atina'dan başka bir ikinci örneğini bilmiyorum..Varsa senden duymak isterim..Bunu belirtmemin nedeni, yeryüzünde herhangi bir kültürün "vay efendim demokrasi bizim kültürümüzde yok, bizim kültürümüz bin yıldır çok sert bir hiyerarşiye dayanır; farklı kültürlere saygı ise sözkonusu olan bizim de otoriter toplum yapımıza saygılı olmak zorundasınız" türü bir "kültürel farklılık" talebine saygı duymak zorunda hissetmediğimi belirtmek. Papua Yeni Gine'deki bir jungle topluluğu da yok aklımda bu örneği verirken; bizzat kendi ülkemize benzer toplumları düşünüyorum. Mesala modernist olduğunu iddia ettiğin Ali Bulaç bir TV programında "Ailelerin çocuklarını kendi değerlerine göre yetiştirme hakkının engellenmesine" kızıyordu..Yani birebir örneğini vermese de, çocukların gülyabaniler, cinler, şeytanlar, ak sakallı dedeler vs oluşan bir evrene inanan, evrim teorisinin şeytanın bir oyunu olduğu inancını içselleştirmiş çocuklar yetiştirmek bu zata göre doğal bir hak. Toplumsal bir hukuk değil, bireysel bir hukuk talep ediyor..Böyle bir konum nerde nasıl modernizm olarak kavranır, benim havsalamın alacağı birşey değil. Keza benzer şekilde "modernist" olan Fethullah Güven, kontrolünde olan toplumda ateistliği, eşcinselliği, komunistliği, evlilik dışı ilişkileri, evrim teorisini açık açık savunmayı kabul eder mi? Sağda solda okullar açıyor, müritlerinin çocukları ÖSS sınavlarında çok başarılı oluyor, cemaati teknolojik yatırımlar yapıyor diye modernist olduğunu iddia etmek tam da Taraf'ın ve devletçi İstanbul sermayesine karşın ilerici Silikon Vadisinin Türkiye temsilcisi olarak muhafazakar sermayeyi öne çıkaran Cemil Ertem'in konumu. Burda karşımıza çıkan aslında ABD toplum modelini anımsatıyor; Bilinir ABD aslında oldukça muhafazakar bir toplumdur: Evrim teorisi bizde olduğu gibi çok tartışmalı bir konudur. Buna karşın paradoksal bir şekilde en büyük teknoloji üreticisidir. Sahip oldukları "modernizm" etliye sütlüye dokunmayan, "ideolojik" yan etkileri olmayan pozitivist bir modernizm. Bu fark Anglo-Sakson kültürün tercih ettiği felsefe akımlarının pozitivizm, ampirisizm, pragmatizm olmasına karşın, Avrupa'nın "Kıta Avrupası Felsefesinin" rasyonalizm, yapısalcılık, Marxism, Metafizik, Fenomenoloji, Hermenautics, Psikanaliz vs gibi sorgulayıcı, çıkarımcı okullara meyilli olmasında da ortaya çıkıyor..Amerikalı ruhsal bir hastalığı olanı nezleyi tedavi eder gibi ilaçla tedavi ederken, Avrupalı anlamaya, o durumu ortaya çıkaran süreçleri çözümlemeye çalışarak hastanın kendi kendisini anlayarak çözmesine odaklanır. Amerikalı mevcut toplumsal yapıyı da sorgulayıcı yan etkileri olacak çözümleyici yaklaşımdan vebadan kaçar gibi kaçarken, Avrupalı üzerine üzerine gider. Fethullahçıların "modernist" felsefeleri de işte tam amerikalıların pozitivist/pragmatist/ampirisist yaklaşımlarında olduğu gibi, "namaz kılan robot yapın", "namaz saatlerini duyuran saatler, Kıbleyi gösteren pusulalar yapın", "ilim irfan öğrenin" der ama "bireyin hakları nerde başlar nerde biter", "düşünce özgürlüğünün sınırları nedir", "toplumdaki sınıfsal yapılar nelerdir" vs gibi hassa konularda setini çeker..Bu yaklaşıma yakıştırdığın modernizmi nerden buldun bilmiyorum ama benimkiyle pek bir ortak yanı yok. Entellektüel çevrelerde de böyle bir modernizm algılayışı olduğunu hiç sanmıyorum..Benim bildiğim şu post-modern zamanlarda modernizmin yılmaz en büyük savunuculardan biri olan Habermas'ın versiyonunda olduğu gibi -ki bu savunuluduğundan değil. Malum Zizek Habermas'tan dehşetli bir şekilde nefret eder. - "modernizm" bir evrensel ilkeler bütünüdür; bütün insanlığı bağlayacak tartışmasız ilkeler bulma çabasıdır. Habermas'ın post-yapısalcılarla olan kavgasının da temel izleği budur. Post-yapısalcı göreceliliğe karşı mesala şeffaf, spekülasyondan arınmış, yeryüzündeki bütün insanların kullanabileceği mükkemmel evrensel bir iletişim ilkeleri bütünü bulma çabasındadır. Marxism de ideal bir modernist proje olarak evrensel ilkeler bütünü değil midir? Fethullah'ın, Ali Bulaç'ın "modernist" olduğu iddiası, yapısal olarak evrensel olan bir ilkeler bütününü relativize etme anlamına gelir. Arap/Türk/Ortadoğu/İslam coğrafyası dışında Ali Bulaç'ı kim kaale alır merak ettim doğrusu. Dediğim gibi fazlasıyla öznel, keyfi bir modernizm algılayışın olduğunu düşünüyorum ki, yerleşik bütün modernizm algılayışlarıyla pek bir alakası görünmüyor..Daha çok Cemil Ertem gibilerin ya da post-yapısalcılığın yüzeysel bir kavranışından yola çıkanların yapmaya çalıştığı gibi, kavramların göreceleştirilmesinin, evrensel ilkelerin geçersizleştirilmesinin bir sonucu gibi görünüyor. Lütfen bunu bir suçlama olarak algılama, daha fazla açıklayıcı olman için söylüyorum..Samimiyetle ifade ediyorum ki şimdiye kadar anlattıkların Cemil Ertem'in pozisyonundan çok daha farklı bir şekilde tınlamadı kulağımda..Hani seni tanımasam Taraf yazarlarından biri olduğunu düşüneceğim..Öyle olmadığını bildiğim için fark nerde anlamaya çalışıyorum..Ha bu arada altını kalın kalın çizerek belirtiyorum ki şimdiye kadar algılandığı şekliyle ve başka pekçok yerde sık sık tartıştığımız gibi, evrenselci, Aydınlanmacı Modernist Sosyalizm algılayışının dünya emekçilerinin kurtuluş mücadelesine ödettiği bedel çok yüksektir. Sovyetlerin çökmesinin en önemli nedenlerinden biri de kapitalist modernleşme anlayışına gerçek anlamda bir alternatif yaratamayıp sosyalist projeyi üretim hacmini arttırmaya, çelik üretimini bilmem kaç tona, elektrik üretimini bilmem kaç mega watt'a çıkarmaya çalışmaya sınırlanmış olmasıdir bence.

Bunu fanatik bir modernizm taraftarı olmadığımı vurgulamak için dile getirdim..Ancak Türkiye gibi ülkeler açısından modernizm hala tamamlanmamış bir projedir. Modernistliğim bununla sınırlı olduğu gibi, kemalistliğim de bununla sınırlıdır..2009'un dünyasında Darwin'e hala tahammül gösteremeyen bir ülkede en yoz formatıyla bile kültürel ve iktisadi modernizmin yapacağı hala fersah fersah şey vardır.
Son Düzenleme: 17 Mar 2009 21:30 Düzenleyen onder.

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 21:24 #1660

  • onder
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 1144
  • Karma: 8
JAPONYA MODERNİST BİR ÜLKE Mİ, İSLAMI MODERNİZM OLABİLİR Mİ?

Okunabilirlik açısından yekpare bir yazıyla herşeye cevap vermektense kısa kısa notlarla gideyim;

sadece dini referanslar kullanıyor diye premodern kabul edilmesi benim aklıma yatmıyor


bunun premodernlikle tek ortak noktası, muhammed'den, isa'dan veya konfüçyüs'ten "bahsetmesi". bu da normal zira ortaya çıktıkları coğrafyada, toplumsal hayatın önemli bir yüzdesini sağlayan insanlar o söylemin kazandırdığı kelimelerle, kavramlarla iletişim kuruyor.


Premodern kavramındaki "pre" öntakısını radikal bir biçimde geriye götürdüğünü düşünüyorum. Nerdeyse premodern senin için antik kelimesiyle eşanlamlı. Başka bir ifadeyle "pre" öntakısını çizgisel bir zamansallıkta en eski bir ana referansmış gibi algılıyorsun.

Ben böyle kavramıyorum. Zizek'in veya herhangi bir düşünürün de kavradığını sanmıyorum. Premodernlikten ben çizgisel bir zamansallıkta teknolojik bir geri kalmışlığı ifade etmesinden ziyade, insanlar arası ilişkilerde geçerli olması talep edilen belli kodları, geleneksel davranış kalıplarını, despot bir hiyerarşiyi, namus kavramını, savaş alanlarında mertliği yüceltişi, yiğitliği, destanları, maço erkek egemenliğini, atalar karşısında ayak ayak üstüne atamamayı, cinsellik üzerindeki baskıları, örf ve adetleri, kan davasını, aristokrasiyi, zenofobiyi vs gibi şeyleri anlıyorum.

Bu anlamda Türkiye'de karşı karşıya olduğumuz da tamı tamına budur işte. Bu anlamda Türkiye çok bariz bir şekilde premodern bir ülkedir. Modernizmi karşısına dikmemiz gereken de budur. İşte bu anlamda kemalizm bu ülkede hala aşılamamıştır.

%90'ında hala en temel bireysel hak ve özgürlükleri belli bir paranoyaklığa girmeden icra etmenin mümkün olmadığı, namus cinayetleri gibi arkaik bir ahlaki kodun hala norm olduğu, toplumun yerleşik değer yargıları dışında bir günlük varoluş seçmenin hala bir nevi engizisyon karşısında Galileo gibi olmayı gerektirdiği bir ülkede, premodernliğin sarih, genel kabul gören çağrışımlarını muğlaklaştırmak, göreceleştirmek çok fazla yapıçözümcü bir yaklaşım gibi geliyor bana..Karşı karşıya kaldığımız politik ortamın gelişmişlik seviyesi hiç de öyle yüzey anlamları aşıp, derin anlamları sorgulamayı, kavramların genel kabul gören anlamlarını sabote etmeyi, bana yakıştırmana karşın şahsen senin daha fazla gösterdiğini sandığım post-yapısalcı, post-modernist rumination'ları gerektirecek kadar kompleks bir politik ortam olduğunu sanmıyorum..Bu ülkenin ilerici pratikler normu bence hala "Köy Enstitüleri" düzeyindedir.

Bu bağlamda söylediklerime iyi bir örnek olarak da Japonya aklıma geliyor. Premodernizm/Modernizm/Postmodernizm kavram setinin çizgisel bir zamansallıkta, sadece teknolojinin uygulanmasına ya da kapitalizmin gelişmişlik seviyesine referansla kullanılamayacağının ideal anıtsal bir kanıtı gibi görünüyor bana. Kapitalizmin vahşi rekabetçi eğilimlerinin, Avrupa'nın dizginlemlerini, kapitalizmi iyi kötü insanileştirme süreçlerini es geçerek, erkeklik, feodal lordun postmodern karşılığı patrona onurlu sadakat vs gibi premodern kodlarla entegre olmasının ve ortaya çok daha korkunç bir alaşımın çıkmasının ideal bir örneği..Bu alaşımın çok daha korkuncu da bizzat yaşarak nasıl bir musibet olduğunu deneyimlediğim Çin versiyonu..Şimdi Çin, Japonya vs gibi ülkeler teknolojiyi çok iyi uyguluyorlar, kapitalizmi çok başarılı icra ediyorlar diye kendi özgün tarzını uygulayan "modernist" ülkeler demek ne kadar mantıklı. Bana hiç ama hiç anlaşılabilir gibi gelmiyor..Burda Avrupa modernizmini hazırlamış koca bir Aydınlanma felsefesi birikimi yok..

Bir de çok ilginç şu satırına geleyim;

marx'ı okumamışsa emeğinin gaspını kul hakkı olarak anlatacaktır mesela


Şu çok aktarılan "kul hakkı"ndan başka İslam öğretisinden sosyalizan tınılar taşıyan ikinci bir aktarım yapmak mümkünse duymak isterim.

Buna karşın bu tür referanslar orjinal Hristiyanlık'ta çok daha fazladır. Bariz komunist refransları olan sayısız mezhep, Marxist teoriden çok daha önce varolmuştur..St.Paul'ün hristiyanlığı Organize Bir Din haline getirmesinden önce Hristiyanlık yoksullların dini, kayıtsız eşitiliğin dinidir. İsa'yı ilk komunist diye yorumlayan yazılar okuduğumu hatırlıyorum. Demek istediğim, eğer bir iki muğlak sosyalizan tınılar taşıyan kelamlar edildi diye, dinsel akımlardan medet ummak makul olsaydı, bunlar ediliyor diye karşılarında bir modernizm ile çıkmaya gerek olmasaydı, modernizm tarihsel olarak Avrupa'da hiç çıkmazdı. Ya da ne bilim Marx hristiyanlığın bu tür sosyalizan yönleri var diye modernist bir proje olarak marxismi kurmazdı..Ya da referanslarında çok daha fazla dinsel gönderimler olurdu..Zira bu tür sosyalizan çağrılara cevap vermesi daha muhtemel bir dindir Hristiyanlık. İlginç bir çalışma; varsanız bu işte bir internet çalışmasıyla karşılatıralım; sosyalizan öğeler taşıyan heretik dinsel akımlar hangi coğrafyalarda çıkmıştır bir bakalım.

Bir iki günlük hayat sohbetlerinde karşılaştığımız spekülatif, bilimsel bir geçerliliği pek bulunmayan öznel referanslardan ziyade, din ile sosyalizmin tarihsel olarak somut bir şekilde birbirine yaklaştığı deneyimler nelerdir.? Bunlar nerde yaşanmıştır? Sonuçları neler olmuştur..Buyur sen bunu sosyalizan islami akımlar adına yap, ben de hristiyan akımlar için..Şöyle kabaca komunist hristiyanlık diye bir arama yaptırdım, yüzlerce sayfa döküldü..Bakalım benzer bir alaşım bizim cenahta Google'a girmiş mi? Bugün biraz naif bir iyimserlikle "kul hakkı" söyleminde büyük bir ittifak teorisi çıkarmadan önce, toplumsal olarak böyle birşey tarihte nerde nasıl yaşanmış bir ona bakalım..

Bu tür varyeteleri post-modernliğin bir sonucu olarak görüyorum..Müthiş yalnızlığı ve güçsüzlüğü karşısında sosyalistlerin güçlüden medet umma çabası olarak görüyorum..

Ben muhafazakarlığın sosyalizmle herhangi bir yakınlaşması olacağına en küçük bir ihtimal veremiyorum..Ama ikna edilmeye gerçekten açığım..Yapılan bütün referansları gözden geçirmeye hazırım...

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 22:44 #1661

  • guclu
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Hatip
  • Gönderiler: 345
  • Karma: 7
Sosyalizm ile islamiyeti buluşturmaya çalışmış bazı düşünür ve eylemciler şunlar:

Ali Şeriati

en.wikipedia.org/wiki/Ali_Shariati

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=JHVX0521US0SQXN2FDIT

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=JO67TQOWO56JM5NF6IQJ


Mahmoud Mohamed Taha

en.wikipedia.org/wiki/Mahmoud_Muhammad_Taha

www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=VRKMMID7T67KHIQVTI3Y


Rafi Ahmed Kidwai

en.wikipedia.org/wiki/Rafi_Ahmed_Kidwai


Faiz Ahmed Faiz

en.wikipedia.org/wiki/Faiz_Ahmed_Faiz


Siad Barre

en.wikipedia.org/wiki/Siad_Barre


Zülfikar Ali Butto

en.wikipedia.org/wiki/Zulfiqar_Ali_Bhutto


Ahmet Ben Bella

en.wikipedia.org/wiki/Ahmed_Ben_Bella


Kemal Cambolat

en.wikipedia.org/wiki/Kamal_Jumblat


Sovyet Devrimi sırasında ortaya çıkan Waisi hareketi

en.wikipedia.org/wiki/W%C3%A4isi_movement


Bu insanların hepsi yazar çizer değil; bildiğimiz eylemci, devrimci insanlar önemli bir bölümü. Doğal olarak kitapları da yok, olsa bile Türkçe'ye çevrilmemiş. İslamiyet ve sosyalizm, kesişeni olmayan, boş bir küme değil. Geçen yüzyıl boyunca tüm islam dünyası sosyalist hareketin hegemonyası altındaydı. Şu an bu durumda değiller ama zaten neresi öyle ki!

Araplar ve tarihi hakkında gayet öğretici ve güzel bir kitap:

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=NGYU53F1ZA2LZ205UY02

İslamiyet, tasavvuf ve mezhepler hakkında yazılmış; asla kaba saba bir pozitivizm içermeyen, metinlere içerden ama belli bir mesafeyle bakmayı başaran çok değerli iki çalışma:

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=EK18GXCRVM4MSRCMN7TF

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=HD6607ZE0Y4YVXNSE5GP

Türkiyeli, müslüman, belli bir doz milliyetçi ama bir ahlak, bir etik olarak sosyalizmi benimseyen Nurettin Topçu'yu unutmayalım.

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=CZW63MLGRS1SBGCYWS8M

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=N1VN3PR09S3APV9O8CT8

Konu hakkında toparlayıcı bir başka çalışma da Tanıl Bora'dan:

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=DPZIYZJ28T4NJVZDH13N

Ruşen Çakır'ın artık klasikleşmiş kitabını da ekleyeyim:

www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=NWWSE16NPA1LKNTZ2TUP
Son Düzenleme: 17 Mar 2009 22:45 Düzenleyen guclu.

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 22:55 #1662

  • onder
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 1144
  • Karma: 8
TARAF'tan SONRA BİZ DE Mİ MUHAFAZKARLIKTA İLERİCİ ÖZ ARIYACAĞIZ?


müslüman bireylerin/toplulukların, kavramlarının arkasına sakladıkları arzuları açığa çıkarmak. bu da söylediklerinden çok, bağlamı, tarihi, konumlanışı dikkate almakla eş değer


Bu yaklaşıma somut bir örnek verebilir misin?..Aslında sadece somut örnek değil, spekülatif bir örnek de.

Mesala bu sözkonusu "bireylerin/toplulukların, kavramlarının arkasına sakladıkları arzular" nelerdir.? Bu spekülatif örnekten sonra, "söylediklerinden çok, bağlamı, tarihi, konumlanışı dikkate almamızı" gerektirecek bir hareket, oluşum örneği verebilir misin? Türkiyeden ver diyerek insafsızlık etmeyeceğim, dünyadan verebilir misin?

Ben bu yaklaşımı öncelikle biraz özcü buldum. Dile getirilen talepleri yüzey anlamları ile almayın, aslında yüzeyi kazırsan altından daha devrimci bir talep çıkacaktır. Burda devrimci bir projenin "doğal" muhattabı olan , nötr aşkın bir "devrimci" öz varsayılıyor..Yani mesala salt yoksul olmak kendinde devrimci bir durumdur algılayışı var sanki.. Ki bu bana ortodoks solun "bilinç taşıyıcılığı" mantığını rasyonalize eden, işlenmesi gereken, proleteryanın zorunlu olarak devrimci özne olduğu algılayışını çağrıştırdı..Sadece farklı bir versiyonu gibi.

Ulus Baker yanılmıyorsam "Kimlik Politikaları" adlı yazısında insanın "doğal durumundan" bahseder..Sanıyorum demeyeyim gidip bılayım ilgili pasajı. İşte şu;


Ama bilmezler ki bunalım esas buradadır: bize bir kimlik sorunumuz olduğunu söyleyenlerin yarattığı bir bunalımdır bu. Kimsenin kimlik filan aradığı yoktur, varolduğunca yaşamak, yemek içmek, çalışmak, spor yapmak, müzik dinlemek istiyordur. Buna 17. yüzyıl düşünürleri insanın "doğal hali" derlerdi. Oysa spor yapmak ya da seyretmek için (bu ikisinin aynı şeyler olduğunu söylemek istemiyorum) bir kimliğe sahip olunması, yani Fenerli Gassaraylı Beşiktaşlı vesaire olunmasının gerektiği gibi bir varsayım gündelik hayatımızın üstünde bir hayalet gibi gezmekte;


Yani bu aktardığım pasajla anlatmak istediğim şu; farklı ideolojinin takipçisi olan insanların kavramlarının arkasında sakladıkları süpriz, yüce gönüllü, epik arzuları yok; farklı insan özleri yok. Tüm insanların farklı kavramları arkasındaki arzular aslında aynı temel günlük şeylerdir..Ha burda biraz yukarıda mahkum ettiğim "özcülüğe" kendim düşmüş gibi oluyorum..ama şöyle bir fark var sanırım; açığa çıkarılması gereken arzular/öz zorunlu olarak "devrimci" olmak zorunda değil..Yani yapısal olarak devrimci bir projeye bilinç götürülerek kazanılabilecek birşey değil..Kavramların arkasındaki sözkonusu arzular, detaylandırılmış, iradi etik seçim düzeyinde şeyler olamaz..Mevcut verili durum içinde gayet de güzel tatmin edilebilirler..Bu iki kilogram bulgur ile de olabilir, bir ton kömürle de, bir cemaate girip çocuğuna iş bulmak ile de..Yani sözkonusu arzuların uzak bir gelecekte kalıcı/yapısal onurlu bir çözümünden ziyade, hemen akşam tencerede kaynatacak bulgur olarak bir çözümü var.

Yani asli olarak söylemek istediğim, sosyalist mücadele yapısal/ontolojik belirlenimlerden medet umamaz bence..Yani bu adamlar dinci falan ama aslında içinde bulundukları yapısal yoksulluk durumundan dolayı daha farklı birşey istiyor olmak zorundalar ama henüz gerçekte ne istediklerini bilmiyorlar, sosyalistlerin yapması gereken kendilerini bulmalarını sağlamak, dini taleplerinin arkasındaki "gerçek" talepleri gün yüzüne çıkarmak..Bu senaryo bana hiç inandırıcı gelmiyor, çok yeni bir açılım olarak da görmüyorum..Bizim kadim mahalle çalışması açılımından da daha fazla birşey çağrıştırmıyor.. epey bir dolayımdan geçmesine rağmen, bildik yapısal olarak devrimci, doğal özne teorisinin bir başka ifadesi gibi geliyor.

Buna karşın benim vurgulamak istediğim mücadelenin iradi, voluntarist, kültürcü, kadrocu yönüne vurgu yapmak..Egemen kültürel atmosfere alternatif bir kültürel iklim yaratmak, mevcut günlük çıkar ağlarına alternatif çıkar şebekeleri kurmak..

Yani sosyalist mücadelenin ideolojik çağrısı "Eğer devrim yaparsak bütün sorunlarınız çözülecek, çocuklarınıza iş bulunacak, aç kalmayacaksınız, gelecek korkusu olmadan yaşayacaksnız" olamaz..Bu tür vaatleri cemaatler zaten hemen şimdi realize ediyor..Bir başka vurgum da sosyalist mücadelenin Nihat Genç'in Doğuyu keşfedelim türü çağrılarının farklı versiyonlarından ziyade senin Nilüfer Göle seviyesinde gördüğün Laclau'nun hegemonyasına benzer işin kültürel boyutlarına, hemen uygulanabilir yönlerine önem vermesi. Hegemonya şu açıdan önemli;

Bu ülke bundan çok değil 10 yıl kadar önce bu kadar muhafazkar mıydı? Milli Görüşün barajını geçtiği ilk seçimi daha dün gibi hatırlıyorum..Yıllar yılı 10%'unu bile bulmayan bir dünya görüşü belli bir metamorfoz geçirerek nasıl %50'lere dayandı? Bunun cevabı bence Hegemonyadır..Tepeden yuvarlanan çığ etkisiyle büyür Hegemonik ilişkiler..İnsanlar günlük çıkarlarının muhafazkarlaşma üzerinden daha kolay tatmin edebileceklerini gördüklerinde, muhafazakar hegemonyaya çok kolay angaje olabilirler. "Doğal Durumları"nın arzularının ifade edilişini muhafazkar hegemonyanın söylemleriyle ifade etmeye başlarlar. Ben bu hegemonik ilişkilerin öyle çok derin tarihsel kökleri olduğuna inanmıyorum..Somut bir ifadeyle, AKP'in hard-core tabanın 47%'lerin çok daha altında olduğuna inanıyorum..Karşımızda olan yapay olarak dayatılan hegemonya vasitasıyla kronikleştirilmiş bir toplumsal hallusinasyondur..Egemenler de muhafazkar hegemonyaya entegre olmaya başlayınca, genel toplumsal hegemonyanın üretici güçler açısından temelleri de kurulmuş oluyor..

Zizek'in saptaması işte bu noktada devreye giriyor: ABD'in çok kültürlü ideolojisi ile kolayca entegre edebildiği muhafazakar hegemonyaya karşı, tam bağımsız 3.yolcu bir sosyalist hegemonya kurma şansımız yok, henüz yok..Toplumsal hegemonyanın sosyalist alternatifi hala gündemde tutacak farklı bir şekilde kurulması için onu sübvanse edecek paralel bir iktisadi ilişkiler ağını kurulması lazım..Yani kapitalist ilişkilerin atıyorum mesala körfez sermayesi üzerine değil de, AB, Rusya, vs üzerine kurulması lazım..

Vahşi ABD/Çin modernleşmesi versiyonun Türkiye şubesi olarak AKP modernleşmesi yerine, bireysel hak ve özgürlüklere saygılı Avrupa modernleşmesi, sosyalistlerin sahne alması için gerekli koşulların korunması için zorunludur. ABD destekli ve sosyalizme asla soluk alma şansı tanımayacak Muhafazakar hegemonyanın yerine Avrupa hegemonyasında yana tavır almak lazım..Ait olduğumu coğrafyanın kendi dinamiklerini alternatif bir hegemonya yaratması benim inanabileceğim birşey değil..Tek bir kul hakkı referansına tav olamam. Alien dizisindeki yaratık gibi bulunduğu her çevreye muazzam bir uyum gösterme yeteneğine sahip ABD kültürel hegemonyasına bu coğrafyanın alternatif çıkarması mümkün değildir..

Zizek'in söylediği budur..
Son Düzenleme: 17 Mar 2009 23:00 Düzenleyen onder.

Cvp:"Avrupa Modeli ABD/Çin Modeline Karşı" 17 Mar 2009 23:50 #1663

  • onder
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 1144
  • Karma: 8
son olarak, "yenilenmiş bir "Solcu Avrupa-merkez­ciliği" ne demek? somut anlamında, emeğin avrupa'sından nerde farklılaşır, neye tekabül eder?


Tartışmanın genişleyeceğini tahmin etmediğimden detaylı bir alıntı yapamadım..Zaten okumakta olduğum bir kitap..Zizek'in tam olarak neyi kastettiğini değil, bende ne çağrıştırdığını açabilirim ancak..

Mantık silsilem şöyle;

Bugün dünyada birkaç ana uygarlık, gelişme, (post)modernleşme çizgisi olduğunu düşünüyorum. Bu ana akımlar dışında her ülkenin kendi tarihini, kendi uygarlık anlayışını kendi saf değerlerine dayanarak kurabileceğine zerre kadar inanmıyorum..Küreselleşmenin geldiği seviye her ulusun kendi gelişim çizgisini oluşturmasına izin vermiyor..Bunun aksini iddia etmek benim açımdan spekülasyondan ya da "kültürel çalışmalar" dışında birşey ifade etmiyor. Bu modeller;

1. Acımasız, vahşi kapitalist model. Her koyunun kendi bacağından asıldığı, sosyal kazanımların sıfırlandığı her sektörün serbest pazara entegre edildiği ABD/Çin/Japonya otoriter (Çin)Japonya/ Manipulatif (ABD) modeli. ABD uygarlığının yılmaz savunucusu Brezynski'nin de vaaz ettiği gibi bir ABD, Çin ortaklığının bütün dünyayı, bütün meslekleri bir sweathouse durumunda çalışır hale getirme hayalleri.

2. Sosyal kazanımları görece daha iyi, toplumsal mücadeleler tarihi sağlam, solu göreceli olarak güçlü, demokrasiyi sadece kurumları ile değil kültürel olarak da içselleştirmiş, daha insani AB kapitalist modernleşmesi. (Ki bunun böyle olması sadece solun vereceği mücadele ile mümkündür..Zizek'in de bahsettiği gibi Avrupa'nın kendi içinden çıkardığı ABD modeline geri düşmesi bir hayli de muhtemeldir. Muhtemeldir ki Zizek'in "yenilenmiş" derken anlatmak istediği de Avrupa'nın ABD'ye alternatif bir uygarlık modeli çıkarmasının solun verceği mücadeleye bağımlılığdır. Avrupa modeli kendinde ABD'ye alternatif olmak durumunda değildir. Bunun için mücadele edilirse olur)

3. Kendi özgün koşulları içinde, biraz yalıtık duran Latin Amerika, Rusya, İran gibi ülkelerin görece bağımsız gelişim çizgileri. Bu kategori içinde yeralan ülkelerin yeraltı ya da insan kaynakları açısından bağımsız bir gelişim çizgisi takip edebileceklerini düşünüyorum.

Bu egemen gelişim modelleri dışında, Türkiye'nin kendi gelişim modeli çıkarabileceğine ihtimal vermiyorum. Yeterli kaynaklara sahip olmadığımız ve muhafazkarlığın çok güçlü olduğu bir ülke olduğumuzdan dolayı 3.modeli uygulayabilme şansımı olmadığına göre, 2.modelin Türkiye sosyalist mücadelesinin geleceği için daha istenilesi olduğunu düşünüyorum..

Olayım budur..Bun şablona itiraz varsa, Türkiye'nin ne ABD, ne Avrupa, Ne İslami model değil Sosyalist model perspektifini verili durum gözününde bulundurularak nasıl uygulayabileceğini duymak isterim..Uzun vadeli projeksiyonlar olarak değil, verili durumun aciliyetini dikkate alan kısa vadeli projeksiyonlar olarak..Yani hemen şimdi sosyalist hareket kendini verili koordinatlar içinde nasıl konumlandırmalı sorusuna cevap olarak..
Sayfa oluşturulma süresi: 0.66 saniye
Top Posters Posts
onder 1144
AliOsman 522
Murat 415
guclu 345
emrahpolat 315
hasever 290
fetekos 89
mehmet özgür 68
Murattı 49
pia 44