Emrah,
Hassas olduğun konuyu anlıyorum. Ancak, ikincil görüngülerden ziyade asli açımlayıcı, nesnel analizlere odaklanmak şeklinde algıladığım yaklaşımını biraz uç noktaya götürüyorsun gibi. Şöyle ki;
Tamam asli toplumsal maddi süreçler bellidir. Ama bu temel süreçler, bireyin günlük varoluşunda nasıl bir izdüşüme sahiptir.
Aslında bu konu Murat'ın yazısında konuştuğumuz konuyla çok ilgili.
Nesnel düzlemde çok bariz toplumsal sorunlar var. Ve insanlar bu sorunları da buz gibi biliyorlar. Ama sinizmle bu sorunları çözmektense onları kendi lehine çevirmeye çalışıyorlar, çalışıyoruz. Daha önce de pekçok kez dile getirdiğim gibi Zizek bunu Marx'ın ideoloji tanımını tersine çevirerek dile getirir; Post-modern zamanlarda "Yapıyorlar ama bilmiyorlar" değil "Biliyorlar ama yine de yapıyorlar" geçerlidir.
Kapitalizm, çok ama çok küçük bir azınlık için iyi bir yaşam olanağı sağlıyor olmasına rağmen neden insanlığın büyük bir çoğunluğunu kendine bağlar. Murat'ın yazısında gündeme getirdiğim Negri/Foucault'un "biyo-iktidar"ı kendini nasıl kurar? Basitleştirerek söylersek "Nazar etme ne olur, çalış senin de olur" şiarı ile değil mi? "Eğer çok ama çok çalışırsan, alanında en iyi olursan sen de sınıf atlayabilirsin, sen de ayrıcalıklılar arasında yerini alabilirsin" miti değil midir, biyo-iktidarı kuran süreçlerden biri. Yani sopa göstermekten daha çok havuç göstermek biyo-iktidarı kurmaz mı? Altangillerin patriarkı'nın 50 yıllık temel tezi bu değil midir? Çoçukken de Vehbi Koç'un, Hacı Sabancı'nın nasıl zengin olduğu anlatılırdı bize. İşte bir elma almış satmış, sonra iki elma almış, böyle böyle koca bir holding kurmuş.
İşte bence Tayfun Er'in yazdıklarını biraz bu açıdan okumak lazım. Onun yazdıkları kapitalizmin bu kof mitini deşifre etmeye yarayan çalışmalar da olabilir.
Kapitalizmde doğuştan gelen avantajlara sahip değilsen, ne kadar çalışırsan çalış hiçbir bok olamazsın. Karar doğduğun dakikada verilmiştir. Zarlar sen doğmadan çok önce atılmıştır. Anladığımı kadarıyla, Tayfun Er görece önemsiz ayrıcalıklı pozisyonların bile, ne bilim falanca gazetede bir spor yazarı ya da anadolu muhabiri olmak, dandik bir TV dizisinde rol kapmak vs gibi, öyle tarafsız bir seçilme süreci sonunda değil, sahip olduğun ilişkilerle, ait olduğun cemaat ile, kısacası güç ilişkileriyle belirleniyor. Şöhret yönü olanları geçelim, kendim iş hayatından biliyorum; büyük şirketlerde bir takım kulüplere, masonik yapılara vs ait olmadan sıradan kıçıkırık bir müdürlük almak bile çok zordur. Ama elbette istisnaları vardır. Ama norm, güçün ait olunan iktidar yapılarına dahil olmakla kazanılmasıdır.
Böyle bir "ikincil" çözümleme elbette temel maddi çözümlemelerin hilafına çalışmamalı. Ancak ben kendi adıma kapitalizmin nasıl en küçük bir sızıntı yapmaya izin veren ufacık bir delik bile barındırmayan, alt sınıflara tamamen kapalı kesif bir iktidar bloğu olduğunu deşifre etmek de önemsiz değildir. Ben kendi adıma Tayfun Er ve Yalçın Küçük'ün bu tür çalışmalarını, kapitalizmde bireysel kurtuluş yoktur, sınıf atlamak mümkün değildir mesajını veriyor olarak okuyorum.
Roger Waters'ın "The Music From Body" albümünden bir mısra;
Your child is growing fast
His future is your past
Korkut Boratav meselesi iyi bir örnek olmuş. Tabii ki haklısın. Sistemi sorgulamaya başlarsan tabii ki şansın olmaz güç ağı içinde. Ancak neden-sonuç ilişkisini kaçırıyorsun gibi; sözkonusu güç ilişkileri içine verilmiş isen bir Korkut Boratav olamazsın. Eğer Korkut Boratav olmuş isen de o güç ilişkilerine dahil değilsindir artık. Zira o güç ağlarının tanımı, ontolojik tanımı, sömürü mekanizmalarından nemalanmaktır. Eğer o mekanizmaları sorguladığın anda güç ağlarının dışına çıkmışsın demektir, çünkü asli tanımı redediyorsun.