Ümit Kıvanç güzel yazmış. Bu abinin "Taraf"ta ne işi var, hiç kafama yatmıyor.
------------------------------------------------------------------------------------
Neden bilmiyorum, siyasî, toplumsal olaylarda, meselenin başka birçok yönü varken, hayatımızı etkileyen kararları alan kimselerin neler hissettiğine kafayı takmaya başladım. Şöyle diyor mudur, kendi başına kaldığında, şöyle düşünüyor mudur, şunu kendine nasıl açıklıyordur... yok yere üstüme vazife ediniyorum.
Genelkurmay başkanı bizi azarladığında da bunları düşünüyorum, başbakan esip gürlediğinde de. Millî Savunma Bakanı sıfatı taşıyan kişi “oh ne güzel, imha ettik, kovduk, şahane millet olduk” açıklaması yaptığında da. Ya da işte, son günlerin heyecanlı mevzuu, Can Dündar o yazıyı yazdığında da.
Kendimi bütün bu muktedir zevatın yerine koyup düşünmeye çalışa çalışa sonunda çok kişilikli çok kompleksli çok bunalımlı bir ucubeye dönüşmem tehlikesi var elbette. Lâkin ne yapayım, kendimi tutamıyorum. Öyle dalıp gidiyorum. Ve kendimi bu muhterem şahıslardan birinin yerine geçmiş düşünürken bulabiliyorum.
Bizim iş âleminin tepesindekilere pek özel bir muhabbetim zaten vardır, son günlerde iyice arttı, bu yüzden, tam çayımı yudumlayacağım sırada birden banka yöneticisi oluveriyorum. Tam tuvaletten çıkarken otomotiv sanayii CEO’suna dönüşüyorum. Bu yazıyı yazmadan az önce de köklü bir holdingin insan kaynakları departmanı ana bilim dalı başkanıydım. Sanırım makamda bir karışıklık oldu ama herhalde çoğu heykeli dikilesi insanlar olan rektörlerimizin yerine düşünmeye çabalarken o durumdan tam çıkamamışım, ondan olmuş.
Evet, son günlerde, adına hissetmeye, düşünmeye çalıştığım insanlar, işadamları. İşadamı deyince de, kapitalistlerden çok, onlar adına işleri idare edenler. Çünkü evine, çiftliğine beş ayrı home-theater sistemi kurup sekiz ayrı ciple dolaşsa da, bir CEO nihayetinde “bir çalışan”dır. İnsan kaynakları bilmemnesi de o şirketin çalışanıdır. Kendisinden bir yukarıdaki muhteremin gadrine uğrarsa, büyük ihtimalle o ana kadar kuyusunu kazdığı sendikaya da sığınamayacaktır.
Düşünüyorum kendi kendime: “Kriz yaklaşıyor” işaretlerini alınca ilk iş oturup kaç kişiyi işsiz, kaç aileyi perişan bırakacağını hesaplama konumunda olmak, nasıl bir ruh hali, nasıl bir duygu dünyası yaratmış olmalıdır? Diyelim Akbank’ın bu işlere karar veren değerli ve primli, yüksek maaşlı elemanısın. Dün öğrendiğimiz üzre, bin kişiyi işten atma kararı verdin. Herhalde tek başına değilsindir, ama önemi yok. En fazla üç-beş kişisiniz bu mühim işlerde. Evet, verdin kararı. Dedin ki: Bir tarafta çalışan insanlar, aileleri, şunlar bunlar var. Öbür tarafta bankanın kârları. İkisinden birinden feragat edilecek. Kabul edilemez olan, bankanın kârlarının azalmasıdır. Ayrıca benim, eşimin, öbür yöneticilerin jipleri, çocukların iPod’ları, patronların yalısı, halısı şunları bunları bir tarafta, zaten emekliliği yaklaşmış herifin/karının ya da yeni işe aldığımız cahil cühelanın şusu busu öbür tarafta. Güç bizde, elbette onlar kaybedecek. Kriz diye attım da demem, “performans düşüklüğü”nü bahane ederim.
Peki. Ettin. Attın insanları. Yalanı da söyledin. Sonra?
Sonrası var mıdır? İşte bunu merak ediyorum ben. Yani, demek istiyorum ki, krizi öne sürerek insanları çaresiz, umutsuz, kapının önüne koyan ve zaten bugüne kadar defalarca koymuş olanlar tarafından takdir ve takdis edilerek bu kararı verebilecek makamlara yükselmiş olan bu insanlarda hangi insan duygularından ne kadar vardır?
Lütfen yani, sayın CEO’lar, yöneticiler, insan kaynakları şeyleri, hemen protestoya kalkışmayın. Düzgün bir sorudur ortaya attığım. Size kapitalizmden komünizmden, mazallah sendikadan, sınıf eşitsizliklerinden, bütün insan ilişkilerini kökünden bozan, yozlaştıran, her şeyinizin dayandığı sömürüden, bunu korumak için kurduğunuz baskı düzenlerinden, hapishanelerden şundan bundan sözetmiyorum. Bin kişiyi tak diye işten atıp sonra home-theater sisteminizin karşısına kurulduğunuzda hangi filmi seyrediyorsunuz, diye soruyorum.
Ey Akbank, emin ol, biz hangi filmi seyrettiğimizi çok iyi biliyoruz.
www.taraf.com.tr/makale/2732.htm