Sonradan da benim aklima Woody Allen'in "Crimes and Misdemeanors" adli filmi geldi..
Woody, fakir ama onurlu bir entellektüel yönetmendir. Para uğruna estetik ilkelerinden ödün vermez. Kayın biraderi ise son derece tipik bir yuppie Holywood yapımcısıdır ve megalomanyaktır. Ama Woody karşısında ezilir çünkü kendi aptallığını her fırsatta yüzüne vurur. Ama eniştesi olduğu için kızkardeşinin zorlaması ile kendi yaşam öyküsünüanlatan "belgeseli" çekmek için Woody'i yönetmen olarak tutar. Çekimler esnasında hafif entellektüel eğilimli Mia ortaya çıkar. Hem Woody, hem kayınbiraderi asılır. Mia daha çok ortak yönleri olduğu içim Woody'e meyleder ilkin..Birlikte kayınbiraderi bir güzel ti'ye alırlar..Derken Mia Londraya gider. Kayınbiraderle orda karşılaşmıştır. Bu arada Woody Mia ile evlilik planları yapar..Döndüğünde Mia'nın o kadar birlikte alay ettikleri kayınbirader ile evlenmiş olduğunu öğrenir..
Elif Şafak'ın öyküsü de buna benziyor..
Kötü niyetlilerin aklına gelebileceği gibi kendimi Woody ile özdeşleştirmiyorum, haşa..Woody'nin konumunda güzel insan Ulus Baker'i görüyorum..
Son derece karamsar bir filmdi..Yuppilerin, cikslerin, liboşların hem kazanan taraf olduğu mesajı vardı sanki..
Özel hayat bizi ilgilendirmez tabii..Ama iyi kötü edebiyatçi, akademisyen, düşünen bir kadının bu kadar sığ, bu kadar sıradan tipik bir islami-liboşa gönlünü kaptırmış olması üzüyor insanı..