Merhaba Erkan, öncelikle, ehayalette buluşanlar açısından içimizde en mantıklı işi(sanat, sinema) senin tuttuğunu, dolayısıyla biraz kıskandığımı söylemeliyim. Zamanının çoğunu antine ayırıp kuntine kafa patlatmak bir yerde şizofren kimliğin zeminini hazırlıyor, derken ruhunla ve bedeninle orta yerden cartdanak bölünüyorsun. Bu noktadan itibaren kendi adıma devam etmeliyim ama etmiyorum ve kesiyorum, konumuz bu değil. Sana, benimkinden çok daha enteresan ve işlevsel olacağını düşündüğüm yaşamında keyifli zamanlar dilerim, doğru tercihinden ötürü de kutlarım. Tez konun kuram ve pratik boyutlarıyla oldukça mühim ve detaylı. Hakikaten resmi ulusal konjonktürden ötürü “sakat” bir konu. Günlük siyasi yaşamın genel seyrine baktığında aslında pek çok konu -öteden beri- sakat. Cemaat meselesi kurumsallaşması ve devletle entegrasyonu bağlamında resmi ideolojinin revizyonudur, dolayısıyla evet yineliyorum sakat konulardandır. Benim açımdan yeni bir tespit olmadığını ve cemaat sorunsalı karşısında paniğe kapılmadığımı belirtmeliyim. Bilhassa 3. Dünya/doğu alışkındır bu tür ilişkilere. Afrikada, dağlarda ya da kutuplarda çetin koşullarda bir arada yaşamak zorunda kalan doğal birlikteliklerden ayırıyorum cemaati zira metafizik boyutu ve aşkınlık normu belirleyicidir, en kötüsü de bugün sermayeye bağlı olduğundan her türlü çıkar ortaklıklarına yatkındır. Adam ekranda ağlayarak “ulvi” bir takım laflar ediyor, tebası piyasada mangırları cebe indiriyor, zaman zaman liderle teba bir araya geliyor ve birlikte ağlıyorlar. Sevimsiz itici zararlı... Birey olarak kendi içkin kudretimizi açığa çıkaramayınca aşkın olana sarılmak gibi bir temayülümüz tarihsel ölçekte hep oldu. İktidar sahipleri kendi alt siyasi kimlikleri bağlamında ‘gericiliklerinden’ ötürü üst siyasi kimlikleri bağlamında da ‘liberalliklerinden’ ötürü sivilleşme ve bu yolla siyaseten önlerini açma ama daha çok cukkayı doldurma adına cemaat ve cemaat ilşikilerine açıktan onay vermekteler, liberaller de kendi siyasi ve ticari rantiyeleri açısından kolayca pragmatik ilişkiye girebilecekleri büyük cemaat şantiyelerine su taşımaktalar. Bu mesele bu yanıyla bugün içinden çıkılmaz haldedir çünkü yapısal ontolojik bir beraberlik söz konusudur. Aslında statüko karşıtlığı ve sivilleşme adına yaşama yedirilen, hakkını vermek lazım belli yol alınan ancak sermayeden bağımsız olmayan, tabiatı gereği olamayan, hatta “kendi” sermayesini yaratarak kurumsallaşan, yapısallaşan ve meşrulaşan bir taktik gerici olgunun yaşama yedirilmesi, ilerici devrimci evrenselci velhasıl özgürlükçü anlayışın karşısına kadim bir engel olarak yeniden ve yeniden konuluyor. Reel siyaseti ve gündelik hayatı belirlediğini ve “sıradan” bireylerin varoluşlarına da sızdığını bildiğimiz tespitler gözlemler bunlar, en azından malum gerici pragmatik kanadın gerçekliğini ve öznelliğini tanımlayan malum kıstaslar. Asıl dikkat çekmek istediğim nokta başka: Dahil olduğumuz/yakın durduğumuz kısaca kabaca adına Sol dediğimiz örgütlenme anlayışında ve örgüt içi ilişkileri belirlemede, dahası politika ve politik dil üretmede aynı “virütik” etki ve semptomlar sözkonusu. Asıl bunu çözmek lazım. Hassas ve derinlikli bir okumayla gidersen bütün bildiklerini tekrar sorgulamak durumunda kalabileceğini, inandığın ya da inanmaya başladığın politikfelsefi görüşü sarsabilecek derecede temel-yapısal bir meseleye temas ettiğini, şayet bağlamı reel ülke siyasetiyle sınırlı tutmazsan etik/estetik/siyasi dışavurumunu ve tavrını bütün ortadoks anlayışlardan ve hiyerarşik örgütlenme modellerinden bağımsız biçimde koymak durumunda kalacağını hatırlatmak isterim. Kuşkusuz vasat bir tavsiye ve öngörüdür benimki. Vasat lafıma kuşkuyla bakıp tezini derinleştirmen ve insanlık tarihinin içinde açabildiğin kadar açabilmen, en güzeli de bu çabanı tematik bir dışavurumla ve kapsayıcı bir dille kapatabilmen mühimdir. İlaveten “keşke daha kapsayıcı bir başlık olsaydı” dedim. İnancıma ve kanıma göre cemaat sorunsalı Türkiye ile sınırlandırılamaz; sınırlandırılırsa, sorunsallaştırma tam anlamıyla gerçekleşmez ve seni/biz izleyenleri hayatı bütüncül şekilde ele alan ve tekbir ‘içkin’ değere ve motivasyona tutunabilmemize olanak tanıyan buna rağmen otonom kalabilmemizi sağlayan ‘bütünü’ algılamamız güçleşir. Özetle demek istediğim; içe kapalı her ideolojik söylemin ve hiyerarşik ilişki ağının karşılığıdır cemaat. Sol ya da sağ fark etmez. Devlet dediğimiz mekanizma yapısı ve onu oluşturan bütün organları itibarıyla legal kurumsal bir cemaattir, kendi varlığını tehdit etmeyen tersi besleyen bütün cemaat tarzı oluşumlarla entegrasyona, akreditasyona ve bir hareket etmeye meyillidir, dahası bu aksiyonlara kuruludur; reel iktidarın sahip olduğu erke göre devletin mülkiyeti cemaatlere ya da örneğin Tüsiad ya da Müsiada da ait olabilir ki öyledir. Yapısal ortaklıklarının dışında belli dönmelerde devlet-cemaat çıkar birliktelikleri kurulur, bozulur, kurulur, neticede üretim ilişkilerinden mütevellit tarihsel flörtleri bakidir. Tezini evrensel norma göndermeyle bitirmeni arzu ederim, gene de sen bilirsin. Çıkar gruplarının cirit attığı, bireyin ontolojik manada deforme olduğu ve doğal yaşamla ilişkisinin yıprandığı, geri dönüşü imkansız bir bir dekadans sürecinin ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü dünya bahçesi başka türlü çiçeklenmez... Daha söylenecek çok şey var ancak mesaiden çalarak bu kadarını yazabildim. Özlü teknik tavsiyelerde bulunamadıysam kusura bakma. Elbette Önder’ in defalarca söylediği adeta tekerlemeye dönüşen Spinoza, Nietzsche, Deleuze, Negri vb. düşünürlerin kitapları veya bunları çözümleyen yazarların kitaplarını öneriyorum. Naçizane sadece bir iki anarşist, Marx, Spinoza ve Nietzsche’ nin dikkatlice okunması, dahası tematik olarak hissedilmesi pek çok sorunsalın tespiti açısından müthiş bir epistemoloji sunacaktır. Yoksa bir cemaat gider öteki gelir, soluz derler sağdan giderler...