Güçlü,
Öncelikle şunu belirteyim; anti-emperyalizme kuşkuyla bakmam öyle fanatikçe savunacağım bir pozisyon değildir, zira konu gerçekten akademik düzeyde çalışmları ve okumaları gerektiriyor. Bu kadar ucu açık araştırmaları gerektiren bir konuda ben kesin bir görüşe sahibim diyemem.
Ancak benim için son derece çapraşık bir meseledir ve ben bu çapraşıklığa tekabül edecek bir teorik faaliyet göremiyorum sol cenahta. Anti-emperyalistlik solculuğun olmazsa-olmazlarından biri olarak algılanıyor. Alper Taş'ın böylesine büyük bir ayrışma döneminde farklarını koyan şey olarak anti-emperyalistliği öne sürmesi bunun kanıtı değil mi? Yani bize diyorlar ki, "Ufuk Uras grubuyla yollarımızın neden ayrıldığını soruyorsanız eğer, biz anti-emperyalistiz, onlar değil." Şimdi böylesine hayati politik öneme sahipse, o önemle orantılı bir düşünce faaliyeti olması gerekmez mi? Sonuçta bu nosyona karşı kuşku besleyen bir hayli insan var.
Benim anti-emperyalistliği oldukça itici bulmam, teorik olarak yanlışlığından çok daha fazla olarak, onun teorik bir çözümleme olmadan sahiplenilmesinden, bir refleks görüntüsü vermesinden, geçmişe koşulsuz bağlılığı ifade etmesinden kaynaklanıyor.
Geleneksel yapılar şunu hissediyor bence; Sahip oldukları bütün politik, pratik mücadele modeli fazlasıyla anti-emperyalistlik ekseninde kurulmuş. Çok merkezi bir öneme sahip. Anti-emperyalistliğ sorgulamak, bütün bir geleneksel mücadele anlayışını terk etmek anlamına glecek. Yerine yenisi konamayınca da, dört elle sarılınıyor.
Şimdi senin bana yönelltiğin soruları cevaplamaya çalışayım;
Giriş paragrafında betimlediğin dünya iktisadi yapısına herhangi bir itirazım yok. Hepimiz az çok bunları gözlemleyebiliyoruz. Ancak benim itirazım şu; bütün bu betimlediğin yapıyı adlandırmak için neden emperyalizm gibi bir "fazladan" bir kavrama ihtiyaç duyuyoruz.? Kürsel çapta entegre olmuş kapitalizm nosyonu hangi açıdan bu betimlediğin yapıyı adlandırmakta yetersiz kalıyor da emperyalizmi devreye sokuyoruz. Şimdi soru bağlamında Marx konusundaki ikinci sorun için güzel bir bağlam oluştu. Şimdi ona geçeyim;
Her şeyin ve her konunun Marx tarafından ele alınıp anlatılabilmesi zaten mümkün değil ki.
Sana şunu sorayım; şimdiye kadar yazdığım yazılarda, birebir aynı şeyi kendim de söylemedim mi? İçinde bulunduğumuz toplumu anlamak için tek kaynak olarak Marx'a başvuramayız demedim mi? Fetekoş'la yaptığımız tartışmalarda bunu çok fazla dile getirdim.
Ancak benim Marx'ın yetersiz kalacağını düşündüğüm alan, Marx'ın zaten ele almadığı konulardır; kültürel, etnik, kimlik, sosyal-psikoloji, dinsel vs gibi "üstyapısal" alanlarda Marx'ın ekonomi-politik alanda olduğu gibi kapsayıcı bir teori sunduğunu düşünemeyiz. Ancak ekonomi-politik konusunda oldukça sağlam bir teorik bütün kurmuştur (Gerçi bu alanda da yetersiz kaldığını söyleyenler vardır. Bilemiyorum tabii..İktisatçı olmak lazım)
Şimdi ben diyorum ki, senin birinci paragrafta betimlediğin durumu bildiğim kadarıyla Marx zaten öngörmüştü. Tahmin ediyorum Kapital'in 3. cildi tam da bunu ortaya koyuyor. Yani o betimlediğin çerçeve Marx'a göre sermayenin gelişiminin zorunlu sonucu olarak ortaya konumuştur. Yani burda devlet teorisinde olduğu denli, analiz edilmeden kalmış bir durum bence yok.
O yüzden sordum, Marx çok da iyi farkında olduğu bir gelişme hakkında neden ayrı bir kavramsallaştırmaya gitmedi?
Bu soruya cevap için Lenin'e bakalım. Lenin'in dünyası nasıldı? Düşün insanlık tarihinde o ana kadar bir başka örneği olmayan bir dünya savaşı ortamına verilmişti. Farklı sermaye grupları paylaşım savaşına girmişti. Lenin'in emperyalizm gibi bir kavramsallaştırmaya girmesi, bana eşitsiz gelişme yasası, emperyalist zincir anlayışla alakalı gibi görünüyor. Şimdi bir de Lenin'in karşısında nasıl bir Rusya bulduğuna bakalım; kapitalist altyapısını kurmamış, proleterya sınıfın güçlü olmadığı, yarı-feodal, despot, otoriter bir ülke. Elindeki devrim teorisine bakıyor, kendi elindeki malzemeye uygulayamacağını anlıyor. Somut koulların somut tahlili sonucu ihtiyaca göre bir teori üretmek durumunda kalıyor. Ve ürettiği teori de kendi koşullarına uyuyor. Kitabi bir devrim olamayacağı belli, zira Marx devrimlerin merkezde olması gerektiğini öngörmüş. Zincir teorisine göre, dünya kapitalist sistemi bir zincir gibi birbirine bağlanmıştır ama eşitsiz gelişme yasasına göre, zincirin bazı halkaları zayıftır. Zincir en zayıf halkasından kopacak ve zincirleme bir reaksiyon sonucu Rus devrimini diğerleri takip edecektir. Dört gözle Alman devrimi bekliyorlar. Hatta Lenin'in "Bizim devrimimizi batıdaki devrimler izlemezse yaşama şansımız yok" dediği rivayet edilir.
Ancak beklenen olmuyor, zincirleme reaksiyon gelmiyor. Kapitalist merkezlerin iki dünya paylaşım savaşından sonra, aralarındaki çelişkileri kontrol altında tutabildiği görülüyor. Sermayenin dünya çapındaki eklemlenmesinin, kendi ayrıklığını koruyan tek tek sermaye ulusal bloklarının bir zincir gibi değil de, yekpare, aralarındaki uzlaşmaz çelişkileri aşmış, emekçi sınıfın tehditi karşısında görece homojenleşmiş bir bütün şeklinde olduğu ortaya çıkıyor.
Bu anlamda Lenin'in dünyasındaki, yani I.Dünya Savaşının ortasındaki bir dünyanın çatışmaları ile ABD'inin Irak'ı işgalini aynı kefeye koymak bence radikal biçimde yanlış. Basitçe şunu sorayım; ABD, Irak'ta kime karşı savaşıyor? Onca uçağı, akıllı füzesi vs ile intihar bombacılarına karşı mı? Eğer Irak işgalini bir emperyalist çatışma olarak görüyorsak, hangi kapitalist odakların bir paylaşım savaşı içinde olduğunu göstermemiz gerekmez mi? Ben farklı emperyalist merkezlerin bir paylaşım savaşını göremiyorum.
Daha söyleceklerim var. Ama tek bir mesaja sığdırılacak gibi değil..Okunabilir parçalara ayırayım. İkinci mesajda emperyalizm tartışmasının teorik yönünden ziyade, şu günümüze yönelik somut politik izdüşümlerine bakalım.