Hoş geldiniz, Ziyaretçi
Kullanıcı Adı Şifre: Beni hatırla

E-Hayalet Benim İçin Ne İfade Ediyor?
(1 inceleyen) (1) Ziyaretçi
  • Sayfa:
  • 1

BAŞLIK: E-Hayalet Benim İçin Ne İfade Ediyor?

E-Hayalet Benim İçin Ne İfade Ediyor? 11 Şub 2009 12:59 #1473

  • onder
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 1144
  • Karma: 8
Birkaç arkadaşla Öykü yarışmasında diğer arkadaşların puan vererek destek olmamaları üzerine bir yazışma yaptık..O yazışma genel olarak siteden beklentiler ve neden bu beklentileri geröekleştiremediğimiz üzerine bir tartışmaya döndü..Daha çok Güçlü ile benim aramda oldu..Önce özelden devam ettirmekti niyetim, ama benim son yazım aşırı büyüdü..Baktım özel olmaktan da çıktı herkesi ilgilendirebilecek bir hal aldı..Hem bu kadar uzun bir yazıyı özelden atarak arkadaşları böyle bir heyula okumak zorunda kalmak külfetinden kurtarmak istedim, böyle bir yazıyı kendilerine geldiği için okumak durumunda kalmalarına vicdanım levermedi hem de başka arkadaşların da ilgisini çebeilir diye siteye koymak istedim..Hem gelecek olası cevapları siteden sürdürmek daha mantıklı..Bu tür uzun tartışmaların özelden yapılması benim vicdanımı sizlatıyor..Büyük bir ısraf olarak görüyorum..Bu tür yazışmlar sitenin kamusal alanında yapılmalı bence..

Yazıyı hiçbir redaksiyona sokmadan yazıyorum..Umarım bazı yerlerde ölçü kaçıp da gerilimi arttıracak şeyler dökülmemiştir..Eğer varsa böyle bir durum hoşgörü talep ediyorum..Ben gene de bir bakacağım, varsa sivri yanlar törpileyeceğim..Gerilimden hoşlanmıyorum..Stress yaratıyor..Dikkatli olmaya bayağı çalıştım ama bu konular el bebek gül bebek dile getirilemiyor maalesef..Tansiyon yükseliyor bazen..

Cvp:E-Hayalet Benim İçin Ne İfade Ediyor? 11 Şub 2009 13:00 #1474

  • onder
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 1144
  • Karma: 8
Herkese Selamlar,

Uyku duzenim iyice pic oldu, vampir gibi yasmaya basladim..Daha yeni kalktim..

Guclu,

Devrimcilik kavrayışın şöyle birşeymiş;


Böyle bir sitede yazmak, bu siteyi hazırlamak, teknik olarak destek olmak, okumak.. Bunlar iyi güzel ama bunun toplumsal karşılığı ve politik sonuçları kadar "devrimcisin" tam da. Kusura bakma hocam ama "devrimcilik" tahayyüllerimiz farklı. Ben "örgütlü olmaktan", "partili olmaktan", "sınıf içi çalışma yapmaktan" falan söz etmiyorum. Eğer yaptığın işin herhangi bir besleyiciliği yoksa, başka insanla üzerinde bir etkileşim yaratmıyorsa, onu ve kendini dönüştürmüyorsa, niyetin bu olsa bile "devrimcilik" yapamıyorsun demektir. Benim gördüğüm, şu ana kadar bunun burada başarılamadığı.


Sevindim..Devrimci olmak konusunda kavrayislarimiz sen farkli oldugunu düşünsen de bence ayniymis..Hatta birebir ortusuyor..Farkli oldugunu dusunmen ya benim ifade edemedigimi ya da senin yanlis anladigini gosteriyor. Lafa da `Ben "örgütlü olmaktan", "partili olmaktan", "sınıf içi çalışma yapmaktan" diye girince "Ha iste tam tahmin ettigim gibi" diye gecirdim icimden. Sonra cumleyi olumsuz olarak bağlayınca rahatladım..Demek ki fark sonucta değil süreci algılayışta çıkıyor.



Bunun nedeni de -kusura bakma ama söylemek zorundayım- Oluş tabanlı değil Varlık tabanlı düşünmeye meyilli olmanda bence. Senin için siyasi aktörlerin Oluş süreci çok önemli bir mesele gibi görünmüyor. Onları zaten hep verili olan bir veri, bir olgu, bir vakıa gibi anlıyorsun; hep vardı, hep olacak. Senin için siyasi sorun zaten oluşmuş bulunan siyasi öznelerin nasıl organize olacakları, nasıl yeni bir kombinasyonla biraraya gelecekleri, taşların yeni bir düzenlemesinin nasıl yapılacağı ile ilgili sanki. Abartıyor muyum? Şu satırlarına bakalım öyleyse; bence çok tipik.

"Bizim e-hayalet kolektifimize tanımadık bilmedik insanlar şu anki durumda neden gelsinler? Yani insanları niye çağırıyoruz ki buraya? Önerdiğimiz bir şey var mı başkaları için? Onların hayatlarında ne gibi bir dönüşüm öngörüyoruz?"


ya da şu satırların:

Partiler, örgütler ya da otonomlar, fark etmez, aynı işin farklı biçimlerdeki halleridir. Bu yapılar iyi kötü bir soru ve cevaplar bütünü içinde hareket ederler. İnsanları kendilerine çağırırken bir şeyler söylerler, söyledikleri ile gelenlerin uyumu sonucu bir başka şeye dönüşürler



Oysa kimse kimse için hatta kendisi için bile senin burda ima ettiğin gibi birşey öneremez, bir söz dile getiremez. Önerilen herşey ana yöneliktir, ki çoğu zaman anı bile yakalayamaz. Senin yaklaşımın biraz vulgarize ederek söyle tasvir edilebilir; Önce birileri, bir grup insan çıkacak kendi aralarında son derece özgün, net bir fikir, bir program, bir strateji belirleyecekler ve bunu siyasi pazarda satışa sunup müşteri bekleyecekler. Bunu sadece sen ben değil hiçbir fani yapamaz, dünyanın en sağlam akademisyenlerinden oluşan bir oluşum bile yapamaz.. Bunu eskinin en baba örgütleri de yapamaz. Zaten iflas eden de tamı tamına bu işte. Yaşam da zaten böyle "olmuş bitmiş, diğerlerinden farklı, daha önce söylenmemiş, özgün, kapalı" teorilerin hilafına çalışmaz mı? Hayat her an bir doğaçlamadan ibaret değil midir? Çok sıradan faaliyetlerde bile öyle değil midir? Kadıköy'den Taksim'e gitmek gibi "kesin" bir niyetin vardır, ama oraya nasıl hangi araçlarla ne zaman gideceğini pekçok öngörülmeyen ve farkında bile olmadığın değişkenler belirler. 8:15 vapurunu kaçırırsın 9:15'tekiyle gidersin. Vapurda uzun süre görmediğin eski bir tanıdıkla karşılaşırsın, Karaköy'de ayak üstü bir bira içelim dersin vs.vs.. Bu analojiyi devam ettirip ortodoks marxismi daha doğrusu Varlık tabanlı düşünüşü, genel politik alandan çıkarıp bu örneğe uygularsak tavrı şöyle birşey olurdu; Kesinlikle 8:15 vapuru ile Karaköy'e geçeceğim, yolda eski bir tanıdıkla karşılaşırsam görmezden geleceğim, Karaköy'den Taksim'e kesinlikle Tünel'le çıkacağım, 10:30'da Yörem Cafe'de gözleme ile kahvaltı yapacağım vs..



"Politik alan farklıdır, günlük hayatta yaptığımız gibi doğaçlamalara uygun değildir" fikri bence çok gerici bir fikirdir..Politik alanı dışsallaştıran da budur. Hayır!..Bence Politika Hayat'ın başka araçlarla devam ettirilmesinden başka birşey değildir. Sıradan bir bireyin günlük hayatına kıyasla sonsuz defa daha çok değişkeni olduğu için de aksine doğaçlamaya çok daha uygundur..Peki bu bildik bir kendiliğindencilik teorisi midir? Bence değil..Spinoza'ya başvurmak lazım diye düşünüyorum; onun "etkilenebilirlik kapasitesi" diye çevrilebilecek bir kavramı var; Spinoza'nın evreni determinist bir evrendir. Olayların akışını değiştiremezsin ama onlardan etkilenebilme kapasiteni arttırıp, kaçınılmaz olan gerçekleştiğinde senin için olacak sonuçlarını etkileyebilirsin. Örnek vermek gerekirse; Zizek'in de incelediği ABD'de best-seller olmuş "Survivor's Guide" gibi bir adı olan, metropol'de yaşayan insanların belki hiçbir zaman işine yaramayacak ipuçları veren bir kitap var; Mesala bir aslanla karşı karşıya kaldığın zaman Kollarını yanlara doğru açarak ceketinin kanatlarını açığa çıkararak kendini daha büyük göster; ya da bir timsah tarafından saldırıya uğradığında ellerinle çenesini kapalı tut, timsah'ın yukarı doğru hareketi sağlayan kasları çok zayıftır, iki parmağınla bile çenesini kapalı tutabilirsin vs gibi...Amazon'lar üzerinde uçan uçağının düşmesini engelleyemezsin ama eğer bu kitabı okumuşsan uçağın düştüğünde ölmezsen, hayatta kalma şansın diğerlerine göre daha fazladır..Örneği vermekteki amacım bu tür, belki de ekstrem durumlar hariç hiçbir zaman ihtiyacın olmayacak şeyleri bile birgün yararlı olur diye okumak gerektiğini belirtmek değil elbette..Hayatın/Politik olanın nasıl bir seyir izleyeceğini öngörmemiz ve ona göre en ince detayına kadar ayrıntılandırılmış bir "süper teori" geliştirmemiz mümkün değil..Bu uçağının Amazon'larda düşeceğini öngörmek kadar absurd birşey..Klasik marksizmdeki en büyük teorik hatamız, ki bence hala etkisini sürdürüyor, bu erekbilimsel, herşeyin nasıl sonlanacağını biliyor olma iddiasıdır...Oysa bence hayat koşulsuz olarak, itiraz götürmez bir şekilde, mutlak ve kesin olarak olumsal, tesadufi bir süreçtir..Spinoza'nın hilafına birşey söylemiş olmayayım; determinist'tir ama ne yönde determine olduğunu anlamamız mümkün değildir..



Uzattım gene lanet olsun..Yukarıdaki alıntıladığım pasajına dönecek olursak, bizim mütevazi sitemiz senin beklediğin gibi bir rolu üstlenemez, bu Tanrı'nın rolünün oynamaya çalışmaktan başka birşey değildir. Başkalarının göremediğini gören, "yani çözümü/anahtarı elinde tutan" Tanrı rolüne soyunmaktan başka birşey değil bu..Bir üst-akla sahip olunduğu iddiasını taşır..Klasik öncü kadro temelli anlayışlardan farkı olan birşey değil..Bizim ya da çok daha güçlü bile olsa herhangi küçük/büyük bir oluşumun yababileceğini iddia edebileceği birşey değil bu..Bu dinsel bir Salvation, Bir mesih, bir mehdi beklentisi içinde olmaktan zerre kadar farklı birşey değil..Kişinin birey olarak kendi yapabileceklerini de dumura uğratan, kadükleştiren bir yaklaşım bu..Yani birgün üstün birileri, toplumun maddi süreçlerini en doğru tahlil eden bir teoriyle çıkacak, insanlar bu teorinin doğruluğuna ikna olacak, böylece oluşum kitleşecek, doğru politikalar yapılacak ve kapitalizm zamanda lokalize edilebilecek kesin bir değişim olan "devrim" ile aşılacak..

Oysa bizim ya da başka herhangi bir oluşumun bütün yapabileceği bir "niyet"i deklare etmekten başka birşey olamaz, bundan bir gram fazlası olamaz. Bütün yapılabilecek olan ortak bir niyet bulup açığa çıkarmak ve bu niyeti bir kollektif akıl vasıtasıyla doğaçlama yaparak realize etmeye çalışmaktan başka birşey olamaz..Gelin niyetimiz bu ise birlikte yapmaya çalışmaktan öte birşey olamaz..Ortak bir çaba olarak bir öykü yarışmasında oy kullanmak kadar minicik bir kollektif ruh oluşturamayan insanların, başkalarına salvation adına ne yapabileceğini öğütleyebilecekleri iddiasının hayalinin bile kurmak ayıptır..Yani kendi donunu temiz tutamayanların başkalarına hijyen konusunda ders verme iddiası gibi birşey olur bu...

Bizim yapabileceğimiz, -Spinoza'ya dönersek- hayattan etkilenebilme kapasitemizi performatif eylemlerle karşılıklı olarak arttırmaktan başka birşey olamaz..Bu "etkilenebilme kapasitesi" denen şey son derece önemli benim için; tam olarak neyi ifade ediyor bana? Doğru yanlış bilemem ama bende yarattığı çağrışımlar şöyle birşey;

Eğer benzer "niyete" sahip olan diğer insanlarla biraraya gelip etkileşim içine giremezsem, hayattan etkilenebilme kapasitem ancak belli bireysel limitler içinde kalır. İnsan hayatı ancak bir iki şey yapmaya yetecek kadar, patetik denecek ölçüde kısa ama hayatta yapılabilecek olanlar ise tam zıttına sonsuz. Hayattan etkilenebilme kapasitem diğerleriyle girdiğim karşılıklı etkileşimin seviyesiyle orantılıdır. Benim son derece fanatikçe inandığım şöyle bir saptamam var; Hiçbir alanda hiçbir dahi sadece kendi bireysel dehasıyla ortaya çıkmamıştır. Başka bir ifadeyle büyük sanatçılar, büyük dehalar yoktur, büyük dehaları, büyük sanatçıları, büyük bilim insanlarını, büyük politikacıları, düşünürleri çıkaran toplumsal süreçler vardır. Bunu en son Hatay kahvehanesinde rakı içtiğimizde Orhan Pamuk'a referansla, "yaşanmadan yazılamaz" diye de dile getirmiştim. O zaman sen yanlış anlamış "Yani Ernest Hemingway gibi olmak lazım diyorsun" diye yorumlamıştın..Aslında benim kastettiğimden çok uzak bir yorumdu bu ama o rakı muhabbeti esnasında düzeltme fırsatı olmamıştı..Bu vesileyle uzun süredir beklediğim fırsat çıkmış oldu ve o yanlış yorumunu düzeltiyorum böylece..Hayır birey olarak yazarın ancak yaşadıklarını yazabileceği türü bir iddia değildi benimkisi..Öyle olsa koca bir fantezi edebiyatını -ki hayranıyımdır. Yüzüklerin efendisine bayılırım- ya da "büyülü gerçekcilik" akımını falan dışlamak gerekir..Hayır benim kastettiğim çok daha toplumsal birşeydi..Mesala şunu soralım; insanlığın çıkardığı en büyük adamların neden belki de %80 Yahudi'dir..Hem de her alanda..Marx, Einstein, Freud (3 büyük disiplinin 3 büyük founding father'ı..Sadece bu bile yeter.) , Kafka, Levinas, Derrida, Spinoza,Eisenstein, Troçki, Adorno vs.vs..Ben bir büyük adamın hayat hikayesini merak etsem, ya da hoşuma giden yeni bir ürününü görsem birinin, wiki'den baktığım ilk şey yahudi olup olmadığıdır...Hayrete düşüyorum..Tesadüf mü? Hiç sanmıyorum..Komplo teorisi yazmak değil derdim..Çok makul sosyolojik açıklamaları olduğuna inanıyorum..Yahudilerin yüzlerce yıl diasporada çok farklı kültürle iletişim içinde olmaları, uzun zaman kapalı bir cemaat olmaları vs gibi açıklamaları vardır herhalde..İşte benim gündeme getirmeye çalıştığım da bu tür sosyolijik açıklamalar..

Bununla bağlantılı olarak Türkiye'de "Yol" ya da "Dedektif" romanı yazılamaz dememin sebebi de benzer..Yapmacık olur..Şu Ümit adlı sakallı herif ne yazıyor çok merak ediyorum ama Bir Sherlock Holmes, bir Hercul Poirot, bir Mike Hammer, bir Colombo yaratması mümkün değil..Çünkü bizde çok akıllıca düşünülmüş bir cinayet işlemeyi gerektirecek kadar polis örgütlenmesi yoktur..Mirasına konmak istediğin kocanı öldürmek istiyorsan bir tane serseri tutarsın, kayıtsız bir silahla öldürtürsün olur biter..Keza bizde kimse şehir hayatından bunaldım vurayım kendimi yollara demez, diyemez..Yok böyle bir yaşantı çünkü..Oysa ABD'de bu koca bir alt kültürdür..Kısa bir kara yolculuğunda onlarca Trailer Park görürsün..Pick-up kamyonlarının arkasında beraberinde ordan oraya götürdükleri evlerde yaşayan koca bir nüfüs var..Koca bir Biker kültürü var, Hell Angels gibi biker klupleri, Harley Davidson kültürü var..Bütün hayatını yollarda isteyerek geçiren bir nüfus..Benim çok sevdiğim bir yol filmi türü var; Şu tipik, çok görkemli Amerikan TIR'larının kötü adam rolü oynadığı filmler..Genelde Yankee amerikalıların çok korktuğu Amerikan güney eyaletlerinde geçer..Mesala Spielberg'in Duel'i, yeni bir Film olan "Joy Ride"..İnanılmaz büyük TIR parkları vardır..Bu TIR'lar o kadar konforludur ki söfor mahalinin arkasında nerdeyse resmen salon salomanje küçük lüks bir ev vardır..Vs.vs

Ha bunları niye yazıyorum? İnsanın hayal dünyası, yaratıclığı, düşünsel kapasitesi, politik etkililiği kısacası herşey ancak onu besleyen maddi toplumsal süreçler varsa açılıp serpilebilir..Biliyorum yeni birşey değil söylediğim, marksizmin kadim bir ilkesini, alfabe düzeyinde bir saptamasını, çok temel bir klişesini dile getiriyorum..Hatta marksizmi geçelim binlerce yıllık materyalizmin temel ilkesi bu..Ancak klişe haline geldiği için asli çağrışımlarını hep gözden kaçırıyoruz..Mesala şu söyleceğim benim için çok açık olmasına, şu temel materyalist klişenin Türkiye'ye uygulanmasından öte birşey olmamasına rağmen günlük sohbetlerde pek az türk marksisti dile getirir: Aslında boşuna dövünüp duruyoruz, Türkiye denen şu ülkede solun bu kadar cılız olmasından daha doğal birşey kesinlikle olamaz. Sosyalizm sapına kadar Batı kültürüne aittir, buna karşın Türkiye de sapına kadar Arap/İslam kültürüne aittir (Sadece İStanbul'la sınırlı Bizans etkilerini ya da meyhane kültüryüle bağlantılı marjinal Ermeni/Yahudi etkilerini unutursak tabii)..Zihni açık Alevi kültürünü dışta tutalım, arap kültüründe herhangi bir yaratıcılığa, sanata, bilime yer yoktur..Şii etkili Abbasi/Bağdat aydınlanmasını dışlarsak, arap kültürünün insan yaratıcılığına kattığı tek birşey yoktur. Suni İslam'ın olduğu yerde ruhsal dinginsizlik yoktur..Suni İslam dünyasında onbinlerce yıl sürebilecek bir Huzur vardır sadece...Günde beş defa namaz kılıyor olmak bile zaten tek başına herhangi bir yaratıcı faaliyete imkan vermez..Solcular olarak karşımızda heyula gibi dikilen işte bu Huzur anlayışıdır..Ama bütün yaratıcılık türleri hep bir içsel huzursuzluktan, meraktan türer..Bu bin yıllık Huzur etkisinden biz sosyalistlerin muaf olduğunu söylemek abes olur..İşte aslında bence Türkiye'de sosyalizmin subjektif değişkenleri açısından en büyük sorunsal bence budur..Huzur ortamına olan bu mutlak ihtiyacın ortadoğu üretim ilişkileri dolayısıyla objektif ve İslam dolayısıyla subjektif/külütrel kökenleri var..Ancak küreselleşen dünyada Suni İslamın objektif belirleyiciliği yavaş yavaş kaybolurken Subjektif belirleyiciliği o kadar hızlı dönüşemiyor..Aslında Taraf'ın efendilerinin yaptırmaya çalıştığı da tam olarak bu yönde birşey değil mi?; Suni İslamın subjektif kalıntılarını, değişen objektif koşullarla uyum içinde yaşayacak hale getirmek?..Zaten temel sakatlık da bu değil mi; yani subjektf ile objektif olanın arasındaki karşılıklı diyalektik etkileşimi gözardı etmeleri değil mi? Neyse bu ayrı bir konu..Benim ilgilendiğim Suni İslamın binlerce yıllık subjektif koşullarının/kültürel belirlenimlerinin bugün hala karşımızda dikiliyor olması..Burdan site ve politika ile ilgili asli konumuza dönüyorum; Benim inanışım odur ki, Türkiye'de sosyalist mücadele ancak "dokusal" düzeyde verilebilir..Yani birebir insan ilişkileri düzeyinde..Başka bir ifadeyle bugün sosyalistler olarak yapmamız gereken, -üzerine basarak söylüyorum- "kısa vadede" subjektif/kültürel düzeyde etkin olmaktır. Yani devrimin objektif koşullarından önce subjektif koşullarına odaklanmak, belki de yapay olan bir zorlama ile devrimci öznelliğin, devrimci kollektivitenin kurulması ile ilgilenmek gerekiyor..Bunun klasik objektif süreçlerin subjektif süreçleri belirlediği fikrine ters düştügünün farkındayım...İşte aslında aramızdaki en büyük farkın, hem genel olarak poltikaya bakışımızda hem siteye yaklaşımımızda temel olarak bu noktada çıktığını "sanıyorum". Tahmin ediyorum ki sen devrimci öznenin iradi bir çabayla yaratılamayacağına, maddi süreçler tarafından belirlendiğine inanıyorsun..Dolayısıyla "yeni bir devrimci öznellik yaratmak için hiçbirşey yapılamaz, zamanı geldiğinde toplumun maddi çelişkileri öznesini de yaratacaktır" diyorsundur diye tahmin ediyorum..Uzun yazı içinde bu nokta gözden kaçabilir ama cevabını beklediğim bir sorudur bu. Gerçekten kavrayışın bu mu? Doğru mu tahmin ediyorum..Senin cevabın gelene kadar ben kendi varsayımın üzerinden devam edeyim;


Marksizmin içine grdiği kriz bize tek birşey öğrettiyse bu da subjektif koşulların zorunlu olarak objektif koşullar tarafından belirlenmediğidir bence..Kendi adıma benim çıkardığım en büyük ders budur..Yakın tarihin gösterdiği de budur..Eğer maddi/objektif koşullar klasik teoride öngörüldüğü ölçüde belirleyici olsaydı bugün istisnasız bütün dünya devrimci bir ortamda bulunuyor olmalıydı..Dünya devriminin eli kulağında olmalıydı..Kapitalizm insanlığı felaketin eşiğine getirmiş durumda, yakın bir gelecekte insanlık tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar yaygın açlık felaketleri, Moğol istilasında bile olmadığı kadar bir vahşet, Nazi faşizmden daha yoğun bir faşizm beklentisi içinde olmak bence paranoyaklık değil, gayet muhtemel..İnsanların kapitalizmi sorgulamaya başlaması için "maddi koşullar daha ne kadar olgunlaşabilir"? Ha demek ki objektif nedenlerin subjektif koşulları belirlemesi o kadar da doğrudan bir ilişki değil..

Benim site bazında gelmek istediğim sonuç da şu; Site (veya herhangi bir başka alternatif arayışı), devrimin subjektif koşullarını, yani devrimci toplumsal özneyi yaratacak objektif koşulları mikro düzeyde yapmak..Yani ".... gibi yaşıyormuş" gibi yapmak..Heedefi bu kadar küçük tutmamı da patalojik bir yaklaşımın ifadesi gibi algılamayın lütfen..Ben sadece elimden geldiğince gerçekçi olmaya çalıştığıma inanıyorum..Yaşadığımız dünya bu..Kimse de bu dünyanın iyi bir dünya olduğunu söylemiyor..Biz seçmedik, mikro değil de makro gerçeklik düzeyinde değiştirmek için de elimizden birşey gelmiyor...Ben yaşanılan gerçek dünyayı sırf çirkin diye rededip, romantik bir yaklaşımla, artık olmayan dünyanın normlarına göre solculuk yapılmasını son derece sahte buluyorum..12 Eylül öncesi dünyanın normlarına göre solculuk artık mümkün değil yapılamaz..Bunu Fukuyama gibi "tarihin sonu", kapitalizmin mutlak olarak galip geldiği, sınıf çelişkilerinin artık olmadığı türü saçmalıklara dayanarak söylemiyorum..Bizzat Kendi yaşam pratiklerimizden çıkarak söylüyorum..Yoksa temel değişkenler açısından hala aynı dünya..O yüzden de hala marksistim..Ancak günlük yaşam açısından dünya çok farklı bir dünya..Ne demek istediğime bir kaç örnek;

Hani benim eve rakı içmeye gelecekteniz ya Güçlü, aynı zamanda bir müzik dinletisi yapacaktık kendi aramızda..Bunun için belirlediğimiz ilk tarih neydi? 15 Ocak..Bugünin tarihi ne ? 11 Şubat..Kaldı ki 15 ocağı da 3-4 hafta öncesinden belirlemiştik..Yani basit bir hafta sonu toplantısını iki ay içinde yapamamışız..Bunuel'in "Burjuvazinin Dayanılmaz Çekiciliği" filminde bir türlü bir akşam yemeği için bir araya gelemeyen burjuvalar gibi..Lütfen yanlış anlaşılmasın; wallahi de billahi de sitem etmek için söylemiyorum..Özelden de belirttiğim gibi benim için gerçekten hiç farketmez, zira herhangi bir şekilde dışarı çıktığım yok..Plan yapmaya bile gerek yok..Çat kapı bile gelinse zerre problem olmaz..

Sonra genel olarak şu rakı muhabbetleri..Bir davet yapıldığında gelen mazaretleri biliyorsun..Yani 10 kişinin boş zamanlarının çakışıp da bir araya gelmesini sağlamak minik bir devrim yapmak kadar zor birşey..Şimdi böyle bir günlük hayat varoluşuna sahip "devrimci özne" adayları ile senin aklına liberalizm ve ortodoksiye karşı 3.alternatif arayışında olanları biraraya getirmek için ne gibi bir öneri geliyor? Benim önerim site..Genel amacımızın aynı olduğunu varsayarak, seninkinin ne olduğunu merak ediyorum..Hani "Sosyalist Bir Toplum Kurmak İçin Ne yapmak lazım" gibi, genişliğinden dolayı süper aptalca bir soru sormak istemiyorum, sadece genel çatı, sadece niyet deklarasyonu anlamında soruyorum..Yani site değilse ne olabilir? Şimdi mevcut duruma bakınca ben şunu görüyorum; Somut olarak hayatın içinde STÖ, parti, sendika vs gibi oluşumlar içinde sol politika yapmanın 2 ana yolu var (bir de Sosyal demokrasi); Yani Ya Taraf/Ufuk Uras/Genç Siviller/Kimlik Politikaları gibi post-modern özgürlükler/haklar/demokrasi tabanlı bir mücadele yapacaksın ya da TKP/Müftüoğlu-dy/EMEP vs gibi ortodoks politika..Seni bilmem ama ben her ikisine de aşağı yukarı eşit uzaklıktayım..Şimdi bu noktada yanılıyor muyum? Bir 3.alternatif var da ben mi bilmiyorum? Eğer bu konuda uzlaşıyorsak, dediğim gibi çok ama çok genel hatlarıyla senin stratejinin ne? Ben diyorum ki, sürdürdükleri günlük hayat varoluşu iki ayda 2 saatliğine biraraya gelmeye dahi izin vermeyen insanlar olarak aramızdaki etkileşimi sürekli kılmak için gereken bir iletişim platformudur..Aramızdaki etkileşim ancak bu şekilde sürdürülebilir diyorum..Varoluşumuz ancak bu kadarına izin veriyor..Böyle yaşayan insanlar çıkıp gerçek hayat içinde "somut" bir oluşum kuramazlar diyorum..Sense Varlık tabanlı düşünüşünün bence bir başka ifadesi olan şunları söylüyorsun;


İnsanlar genel olarak politik bilince sahip olduklarında büyük çoğunlukla kolektif bir çabanın içersindedirler ya da bu çabaya doğru yönelirler. Partiler, örgütler ya da otonomlar, fark etmez, aynı işin farklı biçimlerdeki halleridir. Bu yapılar iyi kötü bir soru ve cevaplar bütünü içinde hareket ederler. İnsanları kendilerine çağırırken bir şeyler söylerler, söyledikleri ile gelenlerin uyumu sonucu bir başka şeye dönüşürler


Şimdi bu pasaj çok ilginç; benim birkaç sorum olacak buna yönelik;

İlki, şu Oluş karşısında Varlık tabanlı düşünüş ile ilgili. Soru şu; "İnsanlar genel olarak politik bilince sahip olduklarında" diyerek bir önkabülle başlamış olmuyor musun? İnsanlar hangi noktada, hangi süreçten geçerek politik bilince sahip olur? Bu bence mantık zincirindeki çok önemli bir boşluk..Politik bilince sahip özneyi ön-varsıyorsun ve politik mücadeleyi bu önkabül noktasından başlatıyorsun..Oysa bence o noktaya gelene kadar çok önemli bir süreç var ve sen onu pas geçiyorsun..Mesala bu arkadaşlar "İnsanları kendilerine çağırırken bir şeyler söyleyecek" hale nasıl gelmiştir.? Zira birilerine daha çnce bilmedikleri ya da kendi akılları ile varamayacakları "birşey söyleyebilecek" düzeye gelmek bayağı bayağı zor, kallavi birşey..Bambaşka bir kollektiviteyi gerektiriyor..

Oyuna zaten verili aktörlerle başlıyorsun, oysa ben diyorum ki oyuna başlamadan önce aktörleri bulman ve repliklerini ezberletmen (yani söylecek sözlerini oluşturman, yani piyesi yazman) gerekiyor..Yani kollektif bir özne olarak "ortak" bir söz oluşturman gerekiyor..Basitçe aktörlerin olduğunu ve piyesin yazılmış olduğunu varsayarak başlayamazsın..Buraya bir vurgu koyalım, çünkü site bunun için bir aracıdır diyorum ben..Yani oyunu oynacak aktörlerin prova yaptıkları sahne olarak, piyesin metninin yazıldığı kollektif bir süreç olarak..Buraya elbette geri döneceğim ama şimdilik diyelim ki haklısın, aktörler biryerlerde bir şekilde oluştu ve piyesin metni de hazır, yazıldı, artık politik oyuna başlayacaklar..Ancak bu nokta da zaman ve mekan sorunu gündeme gelmiyor mu? Burda çizdiğin tablo şu bizim sitenin gerektirdiğinden çok daha büyük bir zaman, çok daha büyük bir özveri gerektiriyor..Taş atıp kolu yorulmadan ortak bir girişim olarak bir öykü yarışmasında oy bile kullanmaktan uzak bizler, böyle çok daha kapsamlı bir politik oluşum içinde olabilir miyiz? Zira böyle bir oluşum olsa, bırak 2-3 ayda bir biraraya gelmeyi, düzenli olarak haftada birkaç kez biraraya gelmek, fikir teatisinde bulunmak, strateji geliştirmek, oluşumun bıktırıcı angaryalarına, rutinlerine katlanmak vs lazım..Benden çok daha iyi biliyorsundur kurumsal bir siyasi oluşumun nasıl çalıştığını..Öyleyse kendimize yönelik soruyorum; şu sitenin minimal faaliyetlerine bile katılamayan bizler arasında böyle çok daha kapsamlı bir faaliyete kim katılabilir.? Ha bu sorulardan şu şekilde çıkabilirsin; bu işler bizden geçti, artık yaparsa gençler yapar ancak..Ben sadece uzaktan destek olurum..Eleştiri için değil..Kesinlikle bence tek tutarlı yanıt ancak bu olur..Ancak bu anlamda da ben çekinceliyim..Birincisi gençler birikimsiz geliyor..Ancak varolan, önceden dile getirdiğim iki kutuptan birine angaje olarak geliyorlar..3. bir alternatif gerekesinimi içinde gelmiyorlar zira böyle bir 3.alternatif içinde olabilecek seviyeye gelmek uzun yıllar gerektirıyor..Bizim şu konuştuklarımızı konuşabilecek hale gelmek çok uzun bir süreç..

Bu pasaj bağlamında çok çok daha önemli asıl soruya geliyorum; diyelim bizim aradığımız anlamda bir 3.alternatif perspektifi ile bizim dışımızda birileri tam da betimlediğin gibi bir oluşum/etkileşim çatısı kurdular ve o çok zor ve önemli işi yani insanları çağırırken birşeyler söyleyebilecek hale gelmeyi başardılar. Yani tam da "Hah bu işte" dedirtecek kadar güzel şeyler, tam aradığımız şeyler söylüyorlar.. Peki ya sonra? Arkası bundan sonra gelir mi? İşte sanıyorum aramızdaki ikinci büyük ayrım da burda ortaya çıkıyor..Sen doğru/aydınlatıcı/hidayete erdirici söylem/teori "mit"ine inanıyorsun..Yani birileri doğru politikalar üretirse gerçek bir etki yaratabileceğine inanıyorsun..Yani beklentin liberal olmayan "devrimci Birikim" dergisi gibi birşey izlenimi bırakıyor bende..Birileri çıksın doğru AB, doğru Kürt, Ermeni politikaları yapsın diye bekliyorsun sanki..Ben doğru politikanın, doğru teorinin önemini yadsımasam da asli ya da en azından tek belirleyici olduğuna inanmıyorum..Ne mi demek istiyorum?: Hani şu Akşam'dan Oray Eğin'in Profesyonel aktivistler hakkında söylediklerin bağlamında yazdıkların var ya, onlardan bahsediyorum..Sen bunu etik olmayan, eleştirilmesi gereken bir tavır olarak gündeme getirmiştin...Gerçekten de etik dışı bir hareket..Ama olan dünya bu..Benim önerim bizim de öyle olmamız, tabii ki verili olanları farklı bir hegemonyadan geçirerek, devrimci bir kombinasyonunu yaparak...Bu bağlamda sende bana ters gelen başka bir durum görüyorum..Şu post-modern dünyanın gerçekleri dışında, ideal, romantik, yüksek ruhlu öznellikleri varsayarak yorum yapıyorsun gibi geliyor bana..Yani eskinin yitik güzel dünyasına, devrimciliğin altın dönemine bir özlem, bir nostalji içindesin sanki...Devrimci öznelliği bir kahramanlık, ideal insan düzeyinde algılıyorsun gibi geliyor bana..Solun zayıf olması insanlara bireysel olarak basit çıkarlar sunamamasından da kaynaklanıyor bence..Ortodoks solda bu yaklaşımın kökleri çok daha derin..Daha yakın bir geçmişte Pekdemir solcunun çileci olması gerektiğinine dair bir yazı yazmıştı.."Sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa" dizelerini yıllarca şiar olarak benimsemişiz..Bu çok romantik ama gerçekçi olmayan bir yaklaşım..İspanyol faşistlerinin "Viva Muarte" /"Çok yaşa Ölüm" sloganından çok farklı değil..İnsanlar yanmak istemez..Yanmak istediğini söyleyende patalojik birşeyler vardır. Sol ölümü, çileciliği, kendinden vazgeçmeyi vaaz edemez..Sol hemen şimdi herkes için ulaşılabilir uzaklıkta bir mutluluk, kendi potansiyellerini realize etme vaaz etmek durumundadır..Pekdemir'in ya da diğer ortodoks cemaatlerin kendinden vazgeçme, acı çekmeye yönelik çağrıları ancak bir takım asker ruhlu tipler tarafından karşılık bulur..Hele bir de günlük hayatı bizim gibi olanların böyle çileci bir sol varoluşu vaaz etmeleri, tanrım ne yaman bir çelişkidir..Sahte bir tavır bu Güçlü..Böyle bir insan tipi eskiden var idiyse bile artık bundan sonra olamaz..Zira içinde bulunduğumuz post-modern zamanlar hayattan vazgeçmeyi çok daha zorlaştırmış vaziyette..Sonsuz yapay zevkler sunuyor..Porno, kolay seks, video oyunları, herkes tarafından edinilebilir devasa bir eğlence sektörü, video oyunları, virtual reality (öyle "role playing" oyunları var ki gerçek dünyaya olan ihtiyacı iyice gereksiz hale getiriyor..Yakın bir gelecekte beyindeki ilgili hücreleri bir çip vasıtasıyla yapay yoldan uyararak holywood yıldızlarına gerçeğinden farkı olmayan blowjob yaptırmak bile mümkün hale gelecek)..Yani bireylerin gerçek bir insana ihtiyaç duymadan, sadece tek başına koca bir hayatı oldukça "keyifli" bir şekilde sürdürebileceği bir ortamda kendinden vazgeçmeyi, ölüme gülerek koşmayı falan vaazetmek son derece arkaik, son derece hayalci bir yaklaşım artık..

Taraf niye bu kadar sempati topladı? Doğru sözler söylediği için mi? İkimizde biliyoruz ki hayır..Tam da senin Oray Eğin yazısında söylediğin ilişkiler yüzünden..Burda bir rant var..Entellektüel bir rant..Kızsan da, yırtınsan da bu var..Ve yapabileceğin birşey de yok..Hayat böyle birşey..Orda böyle bir rant varken, sen burda insanlara sadece doğrunun yanında olmanın kuru onurunu vaazedemezsin..İnsan son derece pragmatik bir yaratık..Hepimiz öyleyiz..Senin bana geçen sorduğun gibi, sen olsan istemez misin bu tür rantlar elde etmeyi? Bu bağlamda Ömer Laçiner'in "Fetullah Gülen hareketi tamamen meşrudur, onu eleştiriyorsan senin de karşına benzer bir yapılanmayla çıkman lazım" saptamasına karşı çıkmana da katılmıyorum..Ha "olayın objektif yanlarını gözardı ediyor, sanki arkasında abd yokmuş gibi davranıyor" saptaman çok yerinde..Ancak unutmayalım ki yüzlerce benzer tarikat arasında bu adamların abd tarafından seçilmiş olmasının da bir gerekçesi olsa gerek..Ve ayrıca nur/nakşibendi hareketinin abd'in ortadoğuda at oynatmaya başlatmasından çok daha önce varolduğunu da unutmamak lazım..Ama yine de senin çekinceni akılda tutarak ben Ömer Laçiner'e yüzde yüz katılıyorum..Burda tam olarak benim de yaptığım bir ortodoks sol eleştirisi var..Laçiner aslında basitçe "nazar etme noolur çalış senin de olur" diyor.."Adama kızacağına otur yapabiliyorsan sen de yap" diyor, çünkü etkili örgütlenmenin evrensel modeli budur..Öyle dışsal Kafkaesk parti/örgüt/sendika yapılanmaları değil, "öyle makro düzeyde her ne kadar son derece hiyerarşik/dikey gibi görünse de sıradan müritler düzeyinde son derece Deleuzyen olan bu model solun örnek alması gereken modeldir" diyor ki, yüzde yüz haklı..Yani insanların vicdanına/doğruya bağlılıklarına vs bel bağlayarak sol hiçbir zaman yükselemez...Sol kendi çıkar ağını kurmak zorundadır. Burda maksatlı olarak paralelliği abartıyorum..Kasettiğim elbette onlarınki gibi bir çıkar ağı değil; komik bir ifade olacak ama sol bir çıkar ağında bahsediyorum, kuşkusuz bol karlı ihaleleler, medya plazalarındaki kamyon yüküyle verilen maaşlar vs değil..İnsanların potansiyellerini bir şekilde realize etmelerine, yaratıcılıklarını sergilemelerine, sosyal ilişkilerine arttırmaya yarayacak kanalları kurmak vs gibi şeyler..Şimdi böyle birşeyin gerektiğine senin de katıldığını varsayarak iki soru sormak istiyorum; Birincisi şu yukarıda betimlediğin türden bir oluşum içinde ya da klasik sol politika yapmanın bildik örgütlenme anlayışı içinde böyle bir açılım yapmak yapısal olarak mümkün müdür? Bence bu tür yapılarda ancak bildik düz anlamıyla "politika" yapılır. Düz anlamıyla politika yapmanın maddi manevi bir rantı da maalesef pek kalmadı..İkinci bir soru da, madem klasik politik yapılanma buna imkan vermiyor , bu tür bir açılımı yapacağın kanal nedir, nasıl bir medya buna uygundur? Bundan 20 yıl kadar öncesine kadar böyle bir derdin olduğunda gider dergi çıkarır, vakıf, dernek vs kurardın...O zamanın medya tipi, kamusal alanları buydu..Peki 2009'da bunu yapmak istesen neye başvurursun, bu zamanların medya tipi ne?..Ki bu öyle bir medya tipi ki aynı anda hem edebi, hem görsel, hem müzik gibi sanat dallarına imkan veriyor..Yani 20 yıl öncesine kadar aktif olan devrimcilerin rüyalarında görse inanmayacakları bir medya kanalı..Lakin -inanılır gibi değil- kendi zamanımızın devrimcileri böylesine etkin bir medya tipini kullanmaktan çok aciz..Üstelik mahkum ediyor, küçümsüyor: yakın zamana kadar etkili olan "tatlı su devrimciliği" küfürünün yerini internet devrimcisi suçlaması alıyor.

Ben gittikçe ısınıyorum, sağolsun iyi ki Emrah böyle bir öykü yarışması fikriyle çıktı..İşte tam da benim sol çıkar ağı dediğim şeye uygun..Bu vesileyle insanların bir yaratıcı faaliyet alanına bir kanal açmış olunuyor..Burdan esinlenerek aynı yönde bir çaba olarak mesala bir kısa metrajlı film yarışması, şiir yarışması da düzenlenebilir..Bunlar benim açımdan son derece "politik" açılımlardır.. Ama galiba bu noktada seninle başka önemli bir ayrımımız çıkıyor..Tahmin ediyorum sen politikadan sadece sosyal problemlerin çözülmesine yönelik faaliyetleri anlıyorsun, zira şöyle bir pasajın var;

Bu sitenin şu anki haliyle "politik" bir hali de yok ki. Sen ben bizim oğlan, çoğunlukla serbest çağrışımlı ve tepkisel şeyler yazıyoruz, iki kitap, üç film, beş albüm tanıtıp, arada bir de bir link veriyoruz, en nihayetinde de pek de katılımcısı olmayan bir öykü yarışması düzenliyoruz, faaliyetimiz bundan ibaret değil mi?


Birincisi politikanın bildik anlamına göre bile değerlendirilse bu sitenin politik bir hali olmadığını söylemek biraz haksızlık olmuş..Politik halden ne anlıyorsun bilmiyorum ama ben bu sitede politik polemiğin bayağı köküne varan tartışmalar yapıldığına inanıyorum..İkincisi "iki kitap üç beş albüm tanıtmanın, öykü yarışması dözenlemenin" çok uzak görünse de politik bir yönü olmadığına hiç ama hiç katılmıyorum..Şimdiye kadar yazdıklarımdan biraz daha açığa çıkmış olması lazım, klasik sol hareketlerde benim eleştirdiğim en önemli eksikliklerden biri de budur..Burda çok derin bir ayrılığımız var. Bu faaliyetleri bu şekilde küçümsemek, politikayı sadece politika ile sınırlı tutan anlayış tam da solu bir cazibe merkezi olmaktan uzak tutan bir yaklaşımdır..Kusura bakma ama politikayı "dışsal", "yabancılaşmış" sadece "politika yapmak"la sınırlı bir faaliyet alanı olarak algılıyorsun..Yaşam bu kadar kuru, tek değişkeni politika olan bir süreç değil..Başka bir yerde dile getirdiğim gibi politika aslında zorunlu olunduğu için yapılır, kendinde zevkli bir faaliyet olduğu için değil..İnsan denen canlı kurduğu uygarlığın yabancılaşması sonucunda politika denen faaliyeti icat etmek zorunda kalmıştır..Oysa insanı insan yapan, seçme şansı olsa yapmak isteyeceği yaratıcı faaliyetlerdir, zanaattir, bir şeyler yapmak, üretmektir..Sol ise şimdikiye kadar ki performansı itibariyle insanı kahredecek bir şekilde insan doğasının en temel gereksinimi olan yaratıcı faaliyeti dışlayan, politikayı yabancılaşmış, fetişleştirilmiş bir aktiviteler bütününe indirgeyen bir tavır sergilemiş.

Ha böyle tanıtımlar yapıyoruz öykü yarışmaları düzenliyoruz da nooluyor? Bunun çok daha iyileri zaten başka yerde yapılıyor anlayışına gelelim..Şu satırlara yani;

Bizim e-hayalet kolektifimize tanımadık bilmedik insanlar şu anki durumda neden gelsinler? Yani insanları niye çağırıyoruz ki buraya? Önerdiğimiz bir şey var mı başkaları için? Onların hayatlarında ne gibi bir dönüşüm öngörüyoruz? Adamlar kitap eleşitirisi okumak için Radikal ve Cumhuriyet kitap ekini, film eleştirisi için an altı tane ayrı sinema dergisini alıp okuyabilirler. Haftasonu buluşmaları için açar cep telefonunu, arar arkadaşını, daha geniş kapsamlı bir şey içinse bir mail atar ve organizasyon yapar. Makale okumak isterse, bin tane solcu dergi var, yüz tane felsefi yayın var, merak ederse açar okur. Tartışmak isterse, rakı masaları ne güne duruyor, iki tek atar, başlar muhabbete


Burda sence buram buram bir sinizm yok mu Güçlü? Şahsen sinizm deyince benim aklıma gelenin mükemmele yakın kusursuz bir örneği bu..Katıksız bir sinizm olduğu birebir aynı mantığın sonucu olan ama eminim sana çok ters gelecek çeşitlemeleri yapılarak gösterilebilir..Mesala;

Bizim sosyalist toplum çağrımıza mevcut kavranışı itibarı ile insanlar niye karşılık versinler ki? Yani insanları niye çağırıyoruz ki sosyalizme? Şimdiki toplumda insanların önemli bir çoğunluğunun zaten sahip olmadığı ne öneriyoruz? Hayatlarında ne gibi bir dönüşüm öngörüyoruz? Sosyalizmin şimdiye kadar olan uygulamaları kapitalist toplumlardan daha iyi olan ne sundu? Sosyal güvenlik mi, iş garantisi mi, bolca bos zaman mı? İyi ama bunları istiyorlarsa İsveç, Norveç, İrlanda, Kanada gibi kapitalist modeli uygulayan ülkeler bu açıdan örneğin doğu bloku ülkelerinden çok daha başarılı oldular..Sosyalizmi uygulayan ülkelerdeki insanlar ele geçirdikleri ilk fırsatta sosyalizmi yıktılar..vs..vs..


Muhtemelen bu tür karşı çıkışlar ardından iyi niyetli sinik kişi "Sosaylizm çok güzel bir düş ama maalesef uygulanması imkansız..Ne kadar büyük eksikleri de olsa kapitalizm yine de demokrasiye en çok yaklaşan sistem" vs diye de ekler.

Öylesine kökenden ve her kelimesi itibari ile bana ters geliyor ki bu yukarıdaki pasaj, neresinden başlayacağıma karar veremiyorum; Neyse hegemonya kavramından başlayalım. Laclau/Mouffe'nin "Sosyalist Strateji ve Hegemonya" adlı kült eserlerini okumamış olma ihtimalin belki vardır ama, Gramsci'ci anlamda hegemonya kavramından haberdar olmadığına ihtimal veremiyorum..Hegemonya kavramı bende ne çağrıştırıyor.?.Herşeyden önce aklıma gelen şu; "başka bir dünyayı" başka araçlarla kuramayacağındır. Yani kapitalizm kendi ideolojik hegemonyasını hangi araçlarla kuruyorsa sosyalizmin de onlarla kuracağıdır..Yani katıksız pürü pak sosyalist araçlar, kanallar icat etmiyeceksin, uzaydan sıfır kilometre, kapitalistler tarafından kullanılmamış olan kavramlar, araçlar ithal etmeyeceksin..Bir ve aynı araçlara, bir ve aynı kavramlara farklı misyonlar yükleyerek "başka" bir dünya kurabilirsin ancak..Örneğin ABD kendi toplumunu kapitalizme hegemonize etmede kullandığı en temel kavram, "baş gösteren" (master signifier) "Özgürlük"tür..ABD kapitalist ideolojisinin en temel kavramı diye özgürlükten feragat mı edeceğiz.? Tabii ki hayır.. Özgürlük, demokrasi vs gibi kavramları farklı bir bütüne eklemleyeceğiz, farklı, toplumcu bir ideolojiye hegemonize edeceğiz..Bu aynı hegemonya mantığını kitap/film/müzik tanıtımı yapmaya, öykü yarışması düzenlemeye uygulayamaz mıyız? Radikal de, Cumhuiryet de vs bunların yapılıyor olması benim de yapmamı nasıl gerçersiz kılıyor? Böyle bir tavır insanları kendi davana hegemonize etmek için kullanabileceğin kanalları bile isteye rakibine teslim etmek anlamına gelmez mi? Varsayalım biz 5-10 insanın çıkardığı bir site değil de, 20 -30 bin okuru olan bir gazetenin editörleriyiz, "Radikal nasıl olsa yapıyor" diye kendi kitap ekimizi çıkarmayacak mıydık? Aynı sorunun bir başka varyantı olarak; örneğin Birgün'de kültür-sanat kösesi ya da kitap eki olmasın mı? Böyle sorunca tabii bariz bir şekilde sırıtıyor değil mi? Peki sözkonusu her ne kadar karşılatırılamayacak kadar cılız da olsa sonuçta kendi çapında bir medya organı olan, dolayısıyla yukarıda saydığın organlarla aynı kulvarda yer alan bizim site olduğunda niye kuşku yaratıyor.? Ne olabilir bu yaklaşımın tek makul gerekçesi? İyi ama burdaki adamlar bu iş karşılığında para alıyor, onların işi bu..Ben ise kendi özel zamanımdan yiyerek bunu yapmak zorundayım..Bilmiyorum bu yegane makul açıklamanın da çok kolay çürütülebileceğini göstermek için detaylara gireyim mi? Sadece şunu sorayım; "peki biz bu temsiliyetçi (ve bence aynı zamanda teslimiyetçi) mantığı senin anladığın anlamda sosyalist politikayı icra etmenin bizzat kendisini de uygulayalım o zaman" dersem cevabın ne olur? Yani "biz alaksız işlerde çalışmak zorunda olan insanlarız, politika benim asli işim değil, bırakalım mesleği politika olan büyüklerimiz, uzmanlarımız bu işi yapsın..Bize farklı politikacılar farklı alternatifler sunsun biz de onlar arasından kendimize en uygun olanı seçelim, önümüze konan seçim kümesiyle yetinelim, kendi alternatifimizi, sümürünün doğrudan muhattabı olanlar olarak kendimiz kurmaya çalışmayalım, parti liderlerimiz bize neyi söylüyorsa ona uyalım"..Şimdi böyle bir sonuç çıkar mı çıkmaz mı senin mantığından?..Kusura bakma ama ben burdan girip Stalinizm'den çıkarım..Stalin bir iş kazası falan değildi..Korku filmlerinde olduğu gibi bir baş kötü "super-villain" falan değildi..Sosyalizmin temsiliyetçi/teslimiyetçi kavranışının zorunlu bir sonucuydu..Daha önce de dediğim gibi bence Stalin olmazdı da Beria olurdu, Beria olmazdı da Molotof olurdu vs..Piskopat adam kıtlığı mı var?

Hegemonya bağlamını senin argümanına şu soruyu sorarak kapatayım; Bir ve aynı kitabın/filmin/albümün diyelim Taraf'ta tanıtılması ve eleştirilmesi ile E-Hayalet'te tanıtılması aynı şey midir? Karşında nötr ya da en azından siyasi gönderimi apaçık değil muğlak olan kültür ürünleri var..Piyasadaki her aktöre sunuluyor bunlar..Herkes de bunu kendi ideolojisine göre eklemliyor..Diyelim Yılmaz Güney'in filmleri meydanı boş bırakırsan Taraf'ın çarpıtmasından geçirterek kürt milliyetçiliğini pomplayan bir ideolojiye, ya da kemalist düzenin baskıcı yönünü sergileyen bir ürün olarak eklemlemek gayet de mümkün..Ama aynı Yılmaz Güney filmleri milliyetçiliği aşan, halkların kardeşliğine vurgu yapan, etnik çelişkilere göre değil sınıfsal çelikilere göre toplumu kesen bir ideolojiye göre de hegemonize edilebilir..Zaten Taraf'ın yarattığı tiksintinin, kızgınlığın hatta bence sol içinde yarattığı panik havasının en büyük nedeni şimdiye kadar tartışmasız solun hegemonyasında olan kültürel simgeleri/kavramları kendi çarpık liberal ideolojisine hegemonize ettiğinin anlaşılması değil mi? Toplumsal muhalefet sadece sınıf tabanlı politik mücadele ile değil, kültürel hegemonya kurma ile de verilir aynı zamanda..

Burdan toplumsal kimlik, devrimci fail oluşumuna geçelim..Sence devrimci toplumsal özne nasıl "kurulur" Güçlü? Şimdiye kadar yazdıklarının bende bıraktığı izlenim, sadece sınıf mücadelesinin maddi süreçleri içinde oluştuğunu düşündüğün yönünde. Özelikle iki farklı kavram kullandım..Toplumsal failin ben biraz da "kurulduğunu" düşünüyorum, senin ise sanki "oluştuğunu" düşünüyorsun..Yani birinde iradi bir boyut var, diğerinde ise maddi bir zorunluluk..Ben toplumsal faillerin yaptıkları seçimlerle, kültürle kurdukları ilişkilerin boyutuyla, yaptıkları kültürel seçimlerle iradi olarak kurulduğuna inanıyorum..Ne demek istediğime şöyle bir örnek vereyim; 80 öncesi klasik solcunun "karikatürü" neydi? Kalın bıyıklı, elinde bağlaması olan, türkü dinleyen bir tip. Böyle bir kültürel seçimi olan solcu tipi maddi zorunlukların, objektif koşulların bir sonucu muydu? Bence değil..Bence bu Türkiye toplumunun ağırlıklı olarak köylü bir toplum olduğu toplumsal tahliliyle belirlenmiş, dolayısıyla köylü topluma şirin görünecek bir profil çizme çabasının ürünüydü. Doğru yanlış ayrı bir tartışma konusu..Beni asıl ilgilendiren kültürel gösterenlerin, simgelerin bir toplumsal fail profili çizmede oynadıkları belirleyici rol. Gelmek istediğim nokta, salt kuru bir politik tahlil ile bir devrimci özne profili ortaya çıkarmıyorsun..Pekçok farklı toplumsal simge/gösteren kullanıyorsun..Yaptiğin kültürel seçimler, entellektüel beğenilerin, dinlediğin müzik, seyrettiğin film, okuduğun kitap ortaya yeni bir toplumsal profil çıkarmada senin verdiğini düşündüğümden çok daha büyük bir rol oynuyorlar..Bunlar basit bireysel zevkle ilgili şeyler değil. Nasıl bağlama, Ali Asker bir dönem solcusunu betimleyen gösterenler idiyse, yeni bir solcu tipi çıktığında da kendi gösterenlerini kurmak durumundadır..Bağlama gitsin elektro gitar gelsin banalliğinde birşey söylemiyorum, ama en azından bağlama halkımızın müziğini temsil eder, caz, rock, klasik müzik burjuva sanatıdır gibi sığ bir yaklaşımın aşıldığının mesajları verilebilir..Biz sitede profesyonel bir kültür sanat sayfası çıkarmıyoruz..Beğenilerimizi paylaşıyoruz, zevklerimiz etkileşime giriyor, ortak bir beğeni oluşturmaya çalışıyoruz..Sence böyle bir süreç piyasadaki profesyonel kültür sanat medyasını hepimizin tek tek bağımsız olarak takip etmesiyle kurulabilir mi? Ben Radikal Kitap'ta ya da Cumhuriyet Kitap'ta tanıtılan kitapla ilgilenmiyorum, ben senin hangi kitabı okuduğunla ilgileniyorum..Belli bir spesifik kitap hakkında adını asla hatırlamayacağım ve hiçbir zaman karşılaşmayacağım, falanca eleştirmenin ne düşündüğünleyle ilginemiyorum, somut insani eşit bir ilişki kurabileceğim çevremdeki insanların ne düşündüğüyle ilgileniyorum daha çok..Ki bu içtenlikle söylüyorum bir hamaset değildir..Keza aynı şekilde ben eğer çok büyük uluslararası bir düşünür ya da konusunda gerçekten çok iyi bir uzman değilse profesyonel yazarların yazdıklarıyla hiç ilgilenmiyorum..Birebir ilişkide olduğum insanın düşünceleri benim için çok daha önemli..Ne bileyim Ahmet İnsel'le oturup bir makalesi üzerine konuşamam, soru soramam, cevap alamam..Yani ortada tek yönlü eşitsiz bir ilişki vardır..Ama arkadaşımın yazdıkları ucu açık çift yönlü eşit bir etkileşime uygundur..Tek bir yazıdan uzun bir kollektif akıl yürütme çıkar..

Şu yukarıdaki pasajın bu sefer de bireysel yaratıcılık açısından eleştirisine geçelim; o pasajda eleştirdiğin, "gerek yok zaten başka yerlerde yapılıyor" gerekçesiyle anlamsız bulduğun faaliyetlerin hepsi benim açımdan son derece önemli faaliyetlerdir..Zira bunlar aracılığı ile ne kadar güdük de olsa bireysel yaratıcılığımı ortaya koyuyorum; ha profesyonel bir eleştirmenin ya da yazarınki kadar değerli olmayabilirler..Ama bu benim.. Bu benim ürünüm..Bunlar aracılığı ile kendimi ifade ediyorum, diğerleriyle bir etkileşime giriyorum..Şimdi sen bunların hepsini gereksiz ilan ettin..Peki o zaman şu soruya nasıl cevap veriyorsun; Şu pasajınla ilgili olarak gelecek soru:

Kusura bakma hocam ama "devrimcilik" tahayyüllerimiz farklı. Ben "örgütlü olmaktan", "partili olmaktan", "sınıf içi çalışma yapmaktan" falan söz etmiyorum. Eğer yaptığın işin herhangi bir besleyiciliği yoksa, başka insanla üzerinde bir etkileşim yaratmıyorsa, onu ve kendini dönüştürmüyorsa, niyetin bu olsa bile "devrimcilik" yapamıyorsun demektir. Benim gördüğüm, şu ana kadar bunun burada başarılamadığı.


Emin ol burda kusura bakma demeni gerektirecek en küçük birşey yok..Zira yazında katıldığım yegane pasajın bu..Bu noktada tamamen aynı yerdeyiz..Başta da belirttiğim gibi devrimcilik anlayışımız örtüşüyor..Yalnız sonuç açısından uzlaşsak da araçlar konusunda çok farklıyız..Aslında farklıyız demek de ne kadar mümkün bilmiyorum zira senin paylaştığımız sonuca ulaşmak adına ortaya koyduğun somut araç/süreç tanımı yok..Etkileşim yaratmaya pozitif bir anlam yüklüyorsun, devrimciliğin temel kriteri olarak ortaya koyuyorsun, ki yüzde yüz haklısın, ama bu etkileşim yaratma havada asılı soyut bir kavram olarak kalıyor..İnsanlar arasındaki etkileşimi yaratan kanallar nelerdir, iki insan birbirini nasıl dönüştürür? "Ben "örgütlü olmaktan", "partili olmaktan", "sınıf içi çalışma yapmaktan" falan söz etmiyorum. " demişssin. Çok güzel..Demek ki klasik ortodoks bir biçimde insanlar arası etkileşim sadece örgütte yaşanır demiyorsun..Böylece arayışımız ortak bir yöne doğru evriliyor..Ancak başka bir yerde de

"Adamlar kitap eleşitirisi okumak için Radikal ve Cumhuriyet kitap ekini, film eleştirisi için altı tane ayrı sinema dergisini alıp okuyabilirler. Haftasonu buluşmaları için açar cep telefonunu, arar arkadaşını, daha geniş kapsamlı bir şey içinse bir mail atar ve organizasyon yapar. Makale okumak isterse, bin tane solcu dergi var, yüz tane felsefi yayın var, merak ederse açar okur"


diyorsun.
Şimdi örgütsel ilişkileri diskalifye ettin, okuduğu kitapları/müzikleri/filmleri tanıtmayı dışladın, kendi aralarında makale yazmalarını ve birbirlerinin yazılarını okumayı gereksiz kıldın..Peki geriye ne kaldı hocam? Nasıl olacak bu işler? Hangi süreçlerle, hangi kanallarla biribirimizi etkileyeceğiz? Zar zor 3-4 ayda bir organize edilen rakı sohbetleriyle mi? Hakikaten merak ediyorum, nasıl olacak bu işler?

Bir başka farklılığmıza geçelim; bu konu seni bir hayli rahatsız ediyor ama söylemek zorundayım; kapalı bir arkadaş çevresinde yaşanan etkileşimin senin bir birey olarak kendini iyi hissetmen için bir anlamı, kendi üzerinde terapotik bir etkisi olabilir ancak kusura bakma ama devrimcilik, toplumsal mücadele açısından zerre kadar bir önemi yoktur..Toplumsal mücadele/toplumsal etkileşim toplumsal zeminde verilir..Ve Kapalı arkadaş çevresi kamusal.toplumsal değil "özel" bir alandır, dolayısıyla toplumsal muhalefetle zerre kadar alakası yoktur..Benim seninle birebir yaptığım bir ve aynı iletişim/etkileşim kmausal bir alanda icra ediliyorsa toplumsal bir birikime bir damla ekler, ama bunu senin ve benim özel alanlarımızda yaptığımızda bu sadece senin ve benim aramdaki "özel" bir ilişkidir. 3. şahısları etkilemez, dönüştürmez..Dolayısıyla biraraya gelen kişiler tamamen aynı da olsa cep telefonuyla yapılan organizasyonla, site üzerinden yapılan organizasyon aynı şey değildir..Tamamen aynı şeyleri dile getirmiş olsan da bir yazıyı bana e-mail yoluyla ulaştırmanla, site üzerinden ulaştırman arasında çok önemli bir fark vardır. Çünkü basitçe e-mail, cep telefonu özel iletişim kanallarıdır, site toplumsal iletişim kanalıdır..Ben "site dururken niye hala e-mail üzerinden yazışıyoruz" diye protesto ettiğimde "ne fark eder" diye karşı çıkıyorsun..Çok şey fark eder hocam..Bilmiyorum ki niye tutmuş bunu uzun uzun gerekçelendiriyorum..Çok açık değil mi? Kamusal bir iletişim platformu açık uçludur, üçüncü şahıslara her zaman örtük bir çağrısı vardır..Cep telefonu/e-mail üzerinden gidersen toplumsal etkileşim açısından ne uzarsın ne kısalırsın..Site üzerinden yapılan iletişim, etkileşime gerçek anlamını verir, zira sosyalistler olarak etkileşimden anlamamız gereken herhalde özel şahıslar arasındaki özel etkileşim değildir, toplumsal etkileşimdir...Benim seninle ya da bir başka arkadaşımla özel kanallar üzerinden kurduğum ilişki önemsizdir demiyorum..Bunlar benim için önemli olabilir ama mantık bunların toplumsal etkileşim açısından herhangi bir anlamı olmadığını söylüyor..Ha ama özel ilişkiler çoğalmaya müsaittir, yani özel iletişimde olan insanların günlük varoluşları, icra ettikleri meslekler özel kanallar üzerinden de çoğalmaya imkan veriyordur anlarım..Yani ne bilim insan gazetecidir, yazardır, akademisyendir, panelden panele, konferastan konferansa koşuyordur, hergün aynı disiplinde çalışan yeni insanlarla tanışıyordur anlarım..O zaman özel/toplumsal ayrımı pek kalmaz..Adamın özel hayatı zaten toplumsaldır..Senin benim böyle bir varoluş pratiğimiz mi var Güçlü.? Hani "iddia ediyorum ODTÜ'ten sonra ilişkiler bütününüze tek bir tuğla ekleyememişsinizdir" deyince delleniverdin..Amacım bir suçlama değil ama mevcut realite bu..Mevcut realiteyi niye soğukkanlılıkla karşılamıyoruz ki..Ha bu iddiaya karşı çıktın, yanlış dedin..Ben hala iddiamın arkasındayım..Ama elbette Facebook'ta arkadaş listesinde 400 "arkadaşın" olması türünden bir arkadaşlık ağını kasetmiyorum..Yani yukarıda bizzat kendi ölçütlerinle "devrimci" olan yeni bir arkadaşlık kurabildin mi? Soru bu..Yoksa kaç kişiyle selam sabah ilişkisi kurduğun değil..Yani "onu ve kendini dönüştüren", yani "herhangi bir besleyiciliği olan işler yaptıran" türden ilişkiler..Yaw alla aşkına özelden atılan mesajlarla, cep telefonu ile 3-4 ayda bir organize edilen rakı muhabbetleriyle mi olacak bu işler?..Benim kavrayışıma göre devrimci anlamda arkadaşlık kendini çoğaltabilen bir dinamizme sahipse bir anlamı vardır..Senin ODTÜ'den gelen ilişkilerine bende katılabilirim..Peki ODTÜ sonrasıkilere de katılabilir miyim? Eğer varsa böyle ilişkilerin bunları bana da aktarmakla yükümlü değil misin? Ben niye tanıyamıyorum bu arkadaşları? Niye biraraya gelemiyoruz? Hayır ciddi bir şekilde talibim..Zira İstanbul'da son derece izole bir varoluş sürdürüyorum, Psycho'daki Norman Bates gibi bir günlük varoluşum var, yani radikal bir biçimde yalnızım ve şiddetle yeni arkadaşlıklara ihtiyacım var; senin de bildiğin birşey bu..Eeh niye bu senin yeni ilişkilerinin benim açımdan bir "besleyiciliği" olmuyor..Yanlış anlamayacağını umuyorum, burjuva/liberal "her koyun kendi bacağından asılır" koduna uymak zorunda olmadığımızı umuyorum..Bu durumda tabii ki böyle bir hesap sorma durumum olamaz..

Ha bu her ikimizin de beklediği "ektileşimi", "dönüştürücülüğü", "geri besleyiciliğ" özel ilişkilerimiz yapmıyor da toplumsal olduğu iddiasındaki site yapıyor mu? yaptığını iddia etmenin komik olacağı malum..Ancak bu bir format olarak böyle bir sitenin yanlışlığını mı gösterir? Bir site ya da herhangi başka bir iletişim formatı kendinde-birşey olarak bir araç değildir..Kullanabilirsen bir araçtır..Emek verirsen, yaratıclığının bir kanalı haline getirirsen bir araçtır. Bir sihirli değnek değildir..Klasik dergi formatında öyle değil midir? Sırf birinci hamura basılı bir dergi çıkarmak iyi bir dergi çıkarıldığı anlamına gelir mi? İyi yazılar yazarsan, değişik köşeler oluşturursan iyi bir dergi çıkarmış olursun..Sağdan soldan başka dergilerden kes yapıştır yaparak olmaz ki...Site ya da dergi ya da gazete, bunlar sadece boş kaplar..Site çıkardım eh niye hale kimse gelmiyor demenin bir mantığı var mı?

Bağlamak gerekirse sitenin beklenileni verememesinden dolayı site formatını doğru kanal olmadığını iddia etmek, çerçeveyi bulamadı diye meşin yuvarlağı suçlamak kadar abes birşey..

Wallahi de billahi de, Allah seni inandırsın site formatını fetişleştiriyor falan değilim..Şu anda sahip olduğum zihinsel kapasitemle düşünüyor düşünüyor bulamıyorum başka ne olabilir diye? Yani şu amacı; yani niyetleri 3 aşağı 5 yukarı benimkiyle aynı olan insanlarla nasıl biraraya gelebilirim, dönüştürebileceğim ve beni dönüştürecek yeni dostluklar nasıl kurarım, birlikte yeni bir toplumsal kimlik kurmaya doğru nasıl birlikte yürüyebiliriz, başka bir dünya kurma kadim amacına yönelik bir kollektiviteyi ince ince yavaş yavaş nasıl kurarız?

Amaç bu, araç ne?

Benim kıt aklımla bulabildiğim çözüm, iletişim platformu..Etkileşim için önce süreğen bir iletişim...Eğer bu yöntem doğru olan değilse doğrusu ne? Önerilere bütün kalbimle açığım..Amacım yeni devrimci dostlar bulmak sadece..Ne yapayım sinemaya mı gideyim, devlet tiyatrolarında sahnelenen hiçbir oyunu kaçırmayayım mı, hatta devlet opera ve balesine de mi gideyim ara ara..Walkie-Talkie döneminde "Break break arkadaş arıyorum" der gibi sosyal networking sitelerine mi takılayım? Bodrum'a gidip barlara mı mevzileneyip? Bir roman yazıp ünlü olmayı mı zorlayayım..ÖDP'ye üye olup arkaik emperyalizm, sınıfın mutlaklığı "teorilerinden" feyz almaya mı çalışayım, ya da yeni Ufuk Uras girişimine dahil olup Türkiyeyi demokratikleştirmeye mi çalışayım? Ya da Taraf'a yalaklanıp şu Deniz'i Ogün Samast'la bir tutan yalaka gibi bir köşe kapmaya mı çalışayım? Armutlu'da bir mahalle çalışmasına mı katılayım..Walla bir türlü cevabını bulamadım gitti.
Son Düzenleme: 11 Şub 2009 14:47 Düzenleyen onder.

Cvp:E-Hayalet Benim İçin Ne İfade Ediyor? 12 Şub 2009 00:09 #1475

  • guclu
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Hatip
  • Gönderiler: 345
  • Karma: 7
Önder,

Çok uzun olduğu için okumakta çok zamanımı aldı. Önce hiçbir cevap vermemeyi ve sadece "haklısın" yazmayı düşündüm ama bunun sana karşı saygısızlık ve aleni bir terbiyesizlik olacağını düşündüm. Bazı alıntılar yaparak ve bu alıntılar üzerinden serbest vezin bir cevap yazdım....

"Senin yaklaşımın biraz vulgarize ederek söyle tasvir edilebilir; Önce birileri, bir grup insan çıkacak kendi aralarında son derece özgün, net bir fikir, bir program, bir strateji belirleyecekler ve bunu siyasi pazarda satışa sunup müşteri bekleyecekler. Bunu sadece sen ben değil hiçbir fani yapamaz, dünyanın en sağlam akademisyenlerinden oluşan bir oluşum bile yapamaz.. Bunu eskinin en baba örgütleri de yapamaz. Zaten iflas eden de tamı tamına bu işte. Yaşam da zaten böyle "olmuş bitmiş, diğerlerinden farklı, daha önce söylenmemiş, özgün, kapalı" teorilerin hilafına çalışmaz mı?"

Sen de yazmışsın, tamamen vulgarizasyon bu. Ayrıca da yanlış. Tarih bunun tersi örneklerle dolu. ANAP ve AKP bunun en büyük örneğidir. Bir siyasi güç olarak ortaya çıktılar, dış ilişkilerini kurdular, içerde gerekli tahkimatı sağladılar ve şu an iktidardalar. Çok kabaca durum bu değil mi? Sosyalist olması gerekmiyor herhalde bu odağın. Bu arada ben böyle bir şey kastetmedim ama olan hep aşağı yukarı bu olmuştur.

Politik alan farklıdır, günlük hayatta yaptığımız gibi doğaçlamalara uygun değildir" fikri bence çok gerici bir fikirdir..Politik alanı dışsallaştıran da budur. Hayır!..Bence Politika Hayat'ın başka araçlarla devam ettirilmesinden başka birşey değildir. Sıradan bir bireyin günlük hayatına kıyasla sonsuz defa daha çok değişkeni olduğu için de aksine doğaçlamaya çok daha uygundur..Peki bu bildik bir kendiliğindencilik teorisi midir? Bence değil..

Kendiliğindencilik bu değilse, ne olabilir peki? Yazdıkların kulağa doğru, güzel ve çok hoş geliyor ama yine başka bir tekrar maddemize geliyoruz burada: Doğru, güzel ve kulağa hoş gelen fikirlerin nasıl hayata geçirileceği konusuna. Senin gibi teoriye bu kadar vakıf ve ortodoksiye bu kadar düşman bir sosyalistin, örgütlenme meselesi hakkında daha detaylı bir yaklaşımı olmalıydı şu ana kadar. Deleuz’den örneklediğin yatay yayılma, sarmaşıklaşma tarzı soyut bir modelden, gerçeğe yani pratiğe dönük bir öneriler demeti çıkmalıydı. Dalga geçmiyorum, son derece ciddiyim. Madem tüm örgütlerimiz, anlayışlarımız yanlış ve senin de çok sağlam bir görüşün var, o zaman bir zahmet bunları hayat geçirecek bir yapılanmayı da, bir organizasyon teorisini de ortaya koymalısın veya en azından bunu öneren adamları göstermelisin.

Ben belli anlamlarda ortodoksum, bunu da hiçbir zaman reddetmedim. Anarşist hiç olmadım. Her zaman işçi sınıfı iktidarını öngören modeller içinde düşündüm ve düşünürüm. Her zaman devrimci parti/örgüt meselesinin öncelikli olduğunu düşünürüm. Hiçbir zaman devrimci parti/örgütün açık mı kapalı mı olduğu meselesine takılmam; koşullar neyi gerektiriyorsa o yapılır. İllegalite fetiş değildir. Legalite de mutlak bir döneklik değildir. Her zaman iktidarın devrim yoluyla ele geçirilmesini ve parçalanıp aşağıdan yukarı sosyalist bir yönetim modelinin hayata geçirilmesini savunurum. “Kendi gündelik hayatımızda sosyalist ilişkileri kurabiliriz” türü argümanlara hiçbir zaman inanmadım. Bunu diyen ve iddia eden hiçbir yapı şu ana kadar başarılı olamadı. Hepsi gençlik grupları olarak kaldılar. En ileri örneği Alman Yeşiller Partisidir ki onlar da sosyal demokrasinin bir versiyonundan başka bir şey değil şu anda. Kapitalizmin maddi koşulları altında sosyalizm var olamaz. Üretim ilişkilerinin radikal ve doğrudan demokratik bir şekilde değiştirilmediği hiçbir koşulda sosyalist üst yapı var olamaz. Kapitalizm koşullarında emekçilerin, ezilenlerin kendi yönetsel organlarını ve mümkünse üretim birimlerini kurmaları çabası, “kurtarılmış alanlar” içinde son derece önemlidir ve gereklidir ama bu alanlar sosyalizmi ikame edemez. Sosyalizm bir süreçtir ve sadece devrim anındaki patlamayla başlamaz ama devrim anındaki patlama ve iktidarın parçalanıp yeniden kurulması bir zorunluluktur. Bu anlamıyla ortodoksum. Sosyalizmin bir kahır ve feda ideolojisi olmaması gerektiğini yıllardır söylüyorum. “Devrim Şehitleri” kavramına yıllardır karşıyım. Sosyalizm bir din değildir, bu tür kavramlarla dinselleştirilmesine de karşıyım.

Yani birgün üstün birileri, toplumun maddi süreçlerini en doğru tahlil eden bir teoriyle çıkacak, insanlar bu teorinin doğruluğuna ikna olacak, böylece oluşum kitleşecek, doğru politikalar yapılacak ve kapitalizm zamanda lokalize edilebilecek kesin bir değişim olan "devrim" ile aşılacak..

Üstte de yazdım. Vulgarize ettiğin modelden başka hiçbir çaba şu ana kadar başarılı olmadı. Daha ileri gideyim, bunun devamı ve türevi olmayan hiçbir çaba da başarılı olmayacak.

Ara ara kendin de “varlık tabanlı düşüncenin” örneklerini veriyorsun. Özellikle İslamiyet, sol ve Türkiye hakkında…

Aslında boşuna dövünüp duruyoruz, Türkiye denen şu ülkede solun bu kadar cılız olmasından daha doğal birşey kesinlikle olamaz. Sosyalizm sapına kadar Batı kültürüne aittir, buna karşın Türkiye de sapına kadar Arap/İslam kültürüne aittir (Sadece İStanbul'la sınırlı Bizans etkilerini ya da meyhane kültüryüle bağlantılı marjinal Ermeni/Yahudi etkilerini unutursak tabii)..Zihni açık Alevi kültürünü dışta tutalım, arap kültüründe herhangi bir yaratıcılığa, sanata, bilime yer yoktur..Şii etkili Abbasi/Bağdat aydınlanmasını dışlarsak, arap kültürünün insan yaratıcılığına kattığı tek birşey yoktur. Suni İslam'ın olduğu yerde ruhsal dinginsizlik yoktur..Suni İslam dünyasında onbinlerce yıl sürebilecek bir Huzur vardır sadece...Günde beş defa namaz kılıyor olmak bile zaten tek başına herhangi bir yaratıcı faaliyete imkan vermez..Solcular olarak karşımızda heyula gibi dikilen işte bu Huzur anlayışıdır..

Yukarıdaki satırlar “varlık tabanlı düşüncenin” kralı olsa gerek. Bu ülkede İslamiyet var, buradan hiçbir şey olamaz. “Alevi kültürünün zihni açıklığı”, “Arap kültüründe herhangi bir yaratıcılığa sanata, bilime yer olmaması” ve son olarak da “Günde beş vakit namaz kılmanın yaratıcılığa mani olması” türünden toptancı ve tuhaf fikirlerini tartışmıyorum bile.

Tahmin ediyorum ki sen devrimci öznenin iradi bir çabayla yaratılamayacağına, maddi süreçler tarafından belirlendiğine inanıyorsun..Dolayısıyla "yeni bir devrimci öznellik yaratmak için hiçbirşey yapılamaz, zamanı geldiğinde toplumun maddi çelişkileri öznesini de yaratacaktır" diyorsundur diye tahmin ediyorum..

Tamamen yanılıyorsun, ben iradeciyim; o nedenle şekilli ve kendiliğindenciliği dışlayan ilişkilerden yanayım. Bu dediklerin ta Lenin zamanında yanlışlanmış şeyler. Bunu reddetmek bütün devrimciliği inkar etmektir. Lenin’in Menşeviklerle yaptığı tartışmada sarf ettiği argümanları bana şu an söylemenin hiçbir anlamı yok. Çünkü inandığımı iddia ettiğin şeye kesinlikle katılmıyorum.

Benim site bazında gelmek istediğim sonuç da şu; Site (veya herhangi bir başka alternatif arayışı), devrimin subjektif koşullarını, yani devrimci toplumsal özneyi yaratacak objektif koşulları mikro düzeyde yapmak..Yani ".... gibi yaşıyormuş" gibi yapmak.


Ve

Yani 10 kişinin boş zamanlarının çakışıp da bir araya gelmesini sağlamak minik bir devrim yapmak kadar zor birşey..Şimdi böyle bir günlük hayat varoluşuna sahip "devrimci özne" adayları ile senin aklına liberalizm ve ortodoksiye karşı 3.alternatif arayışında olanları biraraya getirmek için ne gibi bir öneri geliyor? Benim önerim site..


Peki o zaman,


Ben diyorum ki, sürdürdükleri günlük hayat varoluşu iki ayda 2 saatliğine biraraya gelmeye dahi izin vermeyen insanlar olarak aramızdaki etkileşimi sürekli kılmak için gereken bir iletişim platformudur..Aramızdaki etkileşim ancak bu şekilde sürdürülebilir diyorum..Varoluşumuz ancak bu kadarına izin veriyor..Böyle yaşayan insanlar çıkıp gerçek hayat içinde "somut" bir oluşum kuramazlar diyorum.

Yani bu site üçü birden mi olacak? Hem iletişim platformu, hem mikro ilişkiler ölçeğinde bir nüve hem yeni bir sosyalizm akımının doğacağı rahim. Emin misin, yoksa “Politika Hayat'ın başka araçlarla devam ettirilmesinden başka birşey değildir.” gibi kocaman ve esasında bir o kadar da içi boş bir argümanla da bunu mu kastediyordun?


Soru şu; "İnsanlar genel olarak politik bilince sahip olduklarında" diyerek bir önkabülle başlamış olmuyor musun? İnsanlar hangi noktada, hangi süreçten geçerek politik bilince sahip olur? Bu bence mantık zincirindeki çok önemli bir boşluk..Politik bilince sahip özneyi ön-varsıyorsun ve politik mücadeleyi bu önkabül noktasından başlatıyorsun..Oysa bence o noktaya gelene kadar çok önemli bir süreç var ve sen onu pas geçiyorsun..Mesala bu arkadaşlar "İnsanları kendilerine çağırırken bir şeyler söyleyecek" hale nasıl gelmiştir.? Zira birilerine daha çnce bilmedikleri ya da kendi akılları ile varamayacakları "birşey söyleyebilecek" düzeye gelmek bayağı bayağı zor, kallavi birşey..Bambaşka bir kollektiviteyi gerektiriyor..

Ön kabulle başlamış oluyorum. Hiçkimse sıfır politik ilgi ve bilinçle gidip de bir örgüte/partiye/otonoma katılmaz. Herkesin bir fikri ön hazırlık süreci vardır. Bu tek başına yeterli değildir. Katıldığı kolektivitedeki insani ilişkilerden tut, hiyerarşiye, eylem disiplininden dışarısı ile olan ilişkilere kadar, her şey katılımcı bireyi etkiler ve dönüştürür.

Örgütlü ilişkilere girdiğin zaman görürsün, aslında bazı insanlar o kolektivitede değil de başka bir yapıda olmalıdır. O yapıdaki her şeyle birebir uyumlu olamazsın zaten ama bazı insanlar iyice uyumsuzdur. X fraksiyonuna gitse daha uyumlu bir katılımcı olacaktır. Kolektiflerin kendi iç disiplinleri vardır; “eğitim faaliyetinden” tut, hangi konuda neyin nasıl söyleneceğine kadar çoğu şey konuşulup belirlenir. Katılımcılardan da buna uygun davranmaları beklenir. Bu, o grubun ne kadar demokratik olduğundan tamamen bağımsızdır, yani karar alma süreçleri, ast-üst ilişkisi, karar ve insiyatif alma hakkının varlığı ve gelişkinliği gibi hususlar başka bir şeydir; o kolektifi var eden ilkeler ve eylemler bütününe uygun / yaraşır davranma için gerekli disiplin mevzusu ayrı şeylerdir. Eğer o yapıya uygun değilsen, ya da yapı sana uygun değilse zaten bırakır gidersin veya seninle yollar ayrılır. Bu arada hiç örgüt kurmadım. Bunun nasıl yapıldığını “kuran” birilerine sormak lazım sanırım. Ama kurulmuş bir yapıya dahil oldum zamanında. Gayet organik ve doğal bir şekilde gerçekleşti her şey. Burada konunun başlangıç noktası, muhtemelen her zaman, o yapı tarafından o yapıya ait hissedeceğin etkinliklere katılmana izin verilmesidir. Bu birim toplantısından tut da, yayın organı satmaya, bildiri dağıtmaktan aynı pankart altında yürümeye dek uzanır. Sorumluluk almak ve vermek şeklinde de özetlenebilir. Temel yanılgın sadece kendinin kurucu olduğun bir yapıdan yola çıkman sanırım. Başka bir yerlerde birilerinin sana da uygun gelebilecek bir yapı oluşturabileceği olasılığını hariç tutuyorsun.


Şu post-modern dünyanın gerçekleri dışında, ideal, romantik, yüksek ruhlu öznellikleri varsayarak yorum yapıyorsun gibi geliyor bana..Yani eskinin yitik güzel dünyasına, devrimciliğin altın dönemine bir özlem, bir nostalji içindesin sanki...Devrimci öznelliği bir kahramanlık, ideal insan düzeyinde algılıyorsun gibi geliyor bana.

Çok büyük ve genel anlamlar çıkarıyorsun her zamanki gibi. Bunu nereden çıkarıyorsun gerçekten anlamak çok güç. Yazdıkların benim yazdıklarım hakkında değil, benim düşüncemin arkaplanı olduğunu iddia ettiğin ve fena halde yanıldığın bir düşünce biçimi hakkında. Kapitalizm koşullarında varolan insan yabancılaşmış, aptallaştırılmış, zihni işgal edilmiş ve sömürülmüştür. Bırakalım buradan ideal bir insan çıkmasını, devrimci ideallere bağlanmış birilerini bulmak dahi çok zordur.

Sol hemen şimdi herkes için ulaşılabilir uzaklıkta bir mutluluk, kendi potansiyellerini realize etme vaaz etmek durumundadır

Yukarıdaki önermen bana yönelttiğin “ideal insan olarak devrimci” eleştirisinden dahi daha ütopik. “Herkes için ulaşılabilir uzaklıkta mutluluk” ancak imanı çok kuvvetli dindarların, ibadet ederek ulaşabilecekleri bir cennet tahayyülü ile ilgili olabilir. Sosyalizm bir cennet vaadi değildir. Son derece maddi bir dönüşüm modelidir. Bu maddi dönüşümün “tinsel” bir uzantısı olması mutlak bir zorunluluktur ama mesela sosyalizm koşullarında da karşılıksız aşklar yaşanacaktır, sevgililer birbirini aldatacak, küçük yaşta çocuklar kaza sonucu ölecektir, çok içen sarhoş olacak, az yiyen zayıflayacaktır.


Laçiner aslında basitçe "nazar etme noolur çalış senin de olur" diyor.."Adama kızacağına otur yapabiliyorsan sen de yap" diyor, çünkü etkili örgütlenmenin evrensel modeli budur..Öyle dışsal Kafkaesk parti/örgüt/sendika yapılanmaları değil, "öyle makro düzeyde her ne kadar son derece hiyerarşik/dikey gibi görünse de sıradan müritler düzeyinde son derece Deleuzyen olan bu model solun örnek alması gereken modeldir" diyor ki, yüzde yüz haklı..


Bu tam da benim ÖS yazışma grubundan ayrılmama neden olan tartışmanın başlangıç noktası. Hani bir yerde yatılı Kuran kursu binası çökmüştü de, kızlar göçük altında kalmıştı. Bizim ÖS’deki liboşlar da “bu kurslar sonuna kadar meşrudur, eleştirilemez, siz de benzerini kurun eleştireceğinize” diye yazmışlardı. Bu, resmen bütün güç ilişkilerini, bütün İslamcı sermaye-devlet ilişkilerini, emperyalizmi ve onun bu ülkedeki eli ayağı haline gelmiş siyasal islamı göz ardı etmektir. Siyasal liberalizmin naif ve gerçek dışı “herkes politik olarak kendisini ifade etsin, buna müdahale edilmesin, haklı bulunan görüş toplum nezdinde çoğalır” düsturunun uzantısı. Sanki bir sıfır noktası var, sanki herkesin “yarışa” başlayacağı ve önceden belirlenmiş bir toplumsal start anı var da biz de öteki rakiplerimize eşit şans ve hakka sahibiz. Yok böyle bir dünya, böyle bir yarış, böyle bir ülke. Laçiner sol liberallerin birkaç ideologundan biri ve muhtemelen kendisi de Fetullahçılar kadar antikomünist olduğu için bu kadar rahat ortaklaşabiliyorlar artık. Çünkü kendisinin kaleminde sola yönelik duyduğum eleştiri ve suçlama binse, dincilere yönelik bir bile değildir. Abartıyorum şu an belki ama bu konu benim en çok asabımı bozan şeylerden birisi.

Bizim sosyalist toplum çağrımıza mevcut kavranışı itibarı ile insanlar niye karşılık versinler ki? Yani insanları niye çağırıyoruz ki sosyalizme? Şimdiki toplumda insanların önemli bir çoğunluğunun zaten sahip olmadığı ne öneriyoruz? Hayatlarında ne gibi bir dönüşüm öngörüyoruz? Sosyalizmin şimdiye kadar olan uygulamaları kapitalist toplumlardan daha iyi olan ne sundu? Sosyal güvenlik mi, iş garantisi mi, bolca bos zaman mı? İyi ama bunları istiyorlarsa İsveç, Norveç, İrlanda, Kanada gibi kapitalist modeli uygulayan ülkeler bu açıdan örneğin doğu bloku ülkelerinden çok daha başarılı oldular..Sosyalizmi uygulayan ülkelerdeki insanlar ele geçirdikleri ilk fırsatta sosyalizmi yıktılar..vs..vs..


Maalesef kurduğun paralellik alakasız. Yaptığın şey sitenin varlığı ve daha etkin bir ortam haline gelmesini istemek ile sosyalizmin gereksizliği türünden bir düşünce arasında paralellik kurmak. Sıfır korelasyon var arada. Sadece sorular soruyorum, neden buraya bir talep yönelmesi yok, neden insanlar burada aktif değiller diye, sen de bana maalesef çok aşırı bir cevap veriyorsun. Sanırım aşırıya vardırmak senin için bir tartışma ve hatta muhakeme yöntemi, çünkü bunu devamlı yapıyorsun.

Radikal de, Cumhuriyet de vs bunların yapılıyor olması benim de yapmamı nasıl gerçersiz kılıyor? Böyle bir tavır insanları kendi davana hegemonize etmek için kullanabileceğin kanalları bile isteye rakibine teslim etmek anlamına gelmez mi? Varsayalım biz 5-10 insanın çıkardığı bir site değil de, 20 -30 bin okuru olan bir gazetenin editörleriyiz, "Radikal nasıl olsa yapıyor" diye kendi kitap ekimizi çıkarmayacak mıydık? Aynı sorunun bir başka varyantı olarak; örneğin Birgün'de kültür-sanat kösesi ya da kitap eki olmasın mı? Böyle sorunca tabii bariz bir şekilde sırıtıyor değil mi? Peki sözkonusu her ne kadar karşılatırılamayacak kadar cılız da olsa sonuçta kendi çapında bir medya organı olan, dolayısıyla yukarıda saydığın organlarla aynı kulvarda yer alan bizim site olduğunda niye kuşku yaratıyor.?



Kastettiğim, burada yer almayan birisi için, “kitap eleştirisi okuma ihtiyacının” neden burası tarafından karşılanır olabileceğiydi. Biz çok daha iyi, nesnel, ayrıntılı eleştiriler mi yapıyoruz da dışarıdakiler gelip de bizden okusunlar? Neden bizim düşüncelerimizi merak etsinler? Bokumuzda boncuk mu var bizim? Çok büyük ihtimalle ya bizi tanıdıkları için buradalar ya da burada gösterilen çabaya saygı duyuluyor ve buna destek olmaya karar verilmiş ve o yüzden insanlar buradalar. Şu ana kadar kimseye mani olunmadığı, eli kolu bağlanmadığı da düşünülürse de aktif katılımcı sayısının son derece az kaldığını söyleyebiliriz. Bunun olası nedenleri hakkında soru sorup bunu paylaşayım istedim. Hemen ne sinikliğim kaldı, ne “varlık tabanlı” düşündüğüm. İnsaf yahu!


Bize farklı politikacılar farklı alternatifler sunsun biz de onlar arasından kendimize en uygun olanı seçelim, önümüze konan seçim kümesiyle yetinelim, kendi alternatifimizi, sümürünün doğrudan muhattabı olanlar olarak kendimiz kurmaya çalışmayalım, parti liderlerimiz bize neyi söylüyorsa ona uyalım"..Şimdi böyle bir sonuç çıkar mı çıkmaz mı senin mantığından?..

Buna cevap vermek bile gereksiz. Her zamanki tarzın burada da devam ediyor.

o pasajda eleştirdiğin, "gerek yok zaten başka yerlerde yapılıyor" gerekçesiyle anlamsız bulduğun faaliyetlerin hepsi benim açımdan son derece önemli faaliyetlerdir..Zira bunlar aracılığı ile ne kadar güdük de olsa bireysel yaratıcılığımı ortaya koyuyorum; ha profesyonel bir eleştirmenin ya da yazarınki kadar değerli olmayabilirler..Ama bu benim.. Bu benim ürünüm..Bunlar aracılığı ile kendimi ifade ediyorum, diğerleriyle bir etkileşime giriyorum..Şimdi sen bunların hepsini gereksiz ilan ettin..

Benim burada sürüyle kitap ve albüm eleştirim var. Neden yapayım ki bunları, böyle düşünüyorsam? Manyak mıyım ben?


Şimdi örgütsel ilişkileri diskalifye ettin, okuduğu kitapları/müzikleri/filmleri tanıtmayı dışladın, kendi aralarında makale yazmalarını ve birbirlerinin yazılarını okumayı gereksiz kıldın..Peki geriye ne kaldı hocam? Nasıl olacak bu işler? Hangi süreçlerle, hangi kanallarla biribirimizi etkileyeceğiz? Zar zor 3-4 ayda bir organize edilen rakı sohbetleriyle mi? Hakikaten merak ediyorum, nasıl olacak bu işler?


Hiçbir şeyi tasfiye etmiyorum. Sadece ve sadece dışarıdan birisinin buraya katılmasının neden gerekli olabileceği veya olamayacağı hakkında akıl yürütüyorum. Ama sen yine bildik tavrınla, toptan hücuma geçiyorsun.


Hocam bizim bu tartışmalarımızın yavaş yavaş gazı kaçmaya başladı şahsen benim için. Genellikle aynı eksende dönüp duruyor. Anlaşmak mecburiyetimiz zaten yok, ortak noktalarımız da aslında az değil ama nedense bu ortaklıkları değil de ayrım noktalarını öne çıkartmak gibi bir yaklaşımın, bir tarzın var. Daha çok bu yönde çabalıyormuşsun gibime geliyor. Oturup 25 word sayfası eleştiri kaleme alacak kadar da dolmuşsun anladığım kadarıyla. İyisi mi bir süreliğine kafamızı dinlendirelim, çok bulaşmayalım birbirimize, bakarsın işe yarar herkes için.
  • Sayfa:
  • 1
Sayfa oluşturulma süresi: 0.69 saniye
Top Posters Posts
onder 1144
AliOsman 522
Murat 415
guclu 345
emrahpolat 315
hasever 290
fetekos 89
mehmet özgür 68
Murattı 49
pia 44