İçerikler

Bilgi-İnanç-Politika

Yazar: HayalET on . Posted in Genel

 

On “Faith and Knowledge”


Not: Bu yazıda Dr. Erdoğan Yıldırım hocanın verdiği dersler ve Chantal Mouffe'nin metinleri temel alınmıştır...

Modernitenin post-modern kritiğe yeterli yanıt verdiği söylenemez. Post-modern eleştiri, bir tarihsel semptom olarak okunabilir. Neyin belirtisi, biraz bekleyip göreceğiz…

 

 

Pozitif hukuk, aşkın hukuka dönüşüyor. Etik-hukuk arasındaki ilişkinin çözülmesine tanık oluyoruz. Aşkınlık-Hukuk ilişkisinin kurulmaya başladığı bir dönem… (Uluslararası kapital akışı- Social Accountability) Governmentality-Governance.

İnsan-özne açısından, siyaset sürecinin anlamsızlaşması. Batıda seçimlere katılımın düşmesi… Kendini ve etrafını özgürce biçimlendiren öznenin bitişi… Bir bakıma demokrasinin bitişi… Anlamlı siyasetten, siyasetin anlamsızlığına doğru bir gidiş…

İnsanın siyaset yaptığı alanın aşınması ile birlikte yerel eylem alanlarının ortaya çıkması…

İşleyişini, insani-siyasal süreçlerden geçiren bir alan var. İnsanın erişiminin dışında işleyen bir alanın açılmasına tanık oluyoruz. Bu durumda inancın yükselişine anlam verebiliyoruz. Bu yükseliş, daha çok anlam verme kaygısının somutlaşması olarak okunabilir.

Durkheim… “Bilgi, her türlü biçimiyle dinden çıkar ve ona aittir.” Bilme ve inanma süreçleri birbirinden ayrılıyordu. Ama şimdiki okumalardan çıkan sonuç, bunların bir madalyonun iki yüzü gibi olduğudur.

Kant…”Hiçbir inanç, irrasyonel değildir. Akla aykırı olamaz. Durkhiem`de dinsel inancın tezahürüne bir gönderme yok. Kant`ta dinsel inancın içinde hurafeye yer yok.

Feuerbach… “Felsefecilerin tanrısı, herhangi bir özellikten yoksundur.” Oysa tarihsel ve beşeri olarak bakıldığında tanrıya nitelikler yükleniyor.

Aristoteles… Bilgimizin kaynağından söz ederken, deneyimlerimizden söz eder. Sonra bu deneyimler, akla çağrılırken temsiller halinde akılda tutulur. Böylece hafızada burada bir alan açılıyor. Bu deneyimler, iki kriter içinden sınıflandırılıyor. Benzerlik ve Farklılık… Logos sonradan Reason denilecek yapıyı veriyor. Her üst kavram, alt kavramları içerecek bir hiyerarşi içinde konumlanıyor. En üst hiyerarşide “BİR” vardır. Kant`ın vurgusunun bu yapının akla içkin olduğunu düşünmesidir. Aşırı bir içine kapanık bilinç söz konusudur. Bu, bizim aklımızın yapısıdır.

Varlıkta olanın ve akla uygun olanın bir ve aynı şey olduğu fikri, Parmenides… Akılda böyle bir şey varsa hakikatte de vardır. Kant sonrası felsefede bu akıl ve hakikat örtüşmesinin nasıl olacağına dair ölçütler öneriliyor. Parmenides… İnanç-Hakikat… örtüşüyor. Hakiki inanç…

Bilgi-İnanç sorunu… Ortada iki hakikat mi var? Vahiy-Dinin hakikati mi yoksa felsefenin hakikati mi? Political implication ları olan bir tartışma…

İnanç, Ortaçağ`da otorite zeminine kayıyor. Hakikatten kopuyor. Felsefe ise hakikat sorunu içinden inancı tartışıyor. Ancak Parmenides`te bu yok.

Eski “aydınlanma” açıklaması yerini başka bir şeye bırakıyor. Aydınlanmanın Tinle/İnançla bir işi yok. Ancak Tinin vahiyle ilgili tezahürlerini eleştiriyor.

Newton, Descartes`ın aklından yola çıkıyor. Aklın saf düşüncelerinden yola çıkıyor. Yani matematikten… Bunlar deneyime tabi tutuluyor. Ardından çıkarılan sonuçlar bilime tabi tutuluyor. Ancak aklın saf düşünceleri bir tarafa bırakıldı. Locke`nin “boş levha” sı esas alındı. Newton ne yapmıştı Principia Mathematica`da… Çekim kuvvetine yönelik sorular geldiğinde… Boş hipotezlerle ilgilenmiyor. Gravite nedir türünden bir soru sormuyor. Soru, Gravite nasıl işliyor olarak sorulabilir. Ne olduğu değil ama nasıl işlediğine yönelik bir soru sorma biçimi, aslında bugün bilimsel gelişmenin esas olarak teknolojiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Şeylerin ne olduğunu sormuyor. Gravite, Tanrının insanlara bir bahşidir. Modernitenin miti… TANRI-DOĞA-ÖZNE üçlüsü… Kant`ın önemi, bu üç şeyin de kurmaca olduğunu belirtmesidir.

Akıl, düşünceleri birbiriyle ilişkilendirme etkinliğidir. Akıl ve madde, esastan ve kökten birbirine yabancı olacağı ve buna da mahkum olacağı… Aklın bu içe kapanıklılığı, Kant`ı Descartes`e bağlar. Kant, inancı mantıksal bir gerekliliğe oturtuyor. İnsan bilgisinin evrenselliği konusundaki tek iddiası kategoriler. Aklın on iki kategorisi ve iki görü biçimi.. Zaman ve Mekan… kategoriler insana türsel olarak bahşedilmiştir.

Fichte`nin çığlığı… Shelling… Kayıtsızlık felsefesi… Hegel`in çabası… Diyalektik… Hegel`in önemi daha çok aklın tarihselliğini gündeme getirmesindedir.

Kant`ın pratik felsefesi, insan aklının Tanrısallıkla doğrudan ilişki kurduğu yerdir. Oysa The Critique of Pure Reason da akıl, deneyimle sınırlı idi. Etik Üzerine Ders lerde aklın Tanrısallıkla ilişkisi kendini yeniden gösterecektir.

Mendellson ve Jacob tartışması…

Platon… Güneş aydınlıktır ve bilme aracıdır. Platon`da bu dışsal olarak kurulmuştur. Hırıstiyanlıkta bu, Tanrıyla ilişkilendirilir. Aydınlanmanın “içe doğan aydınlık” söylemi… Burada yine Tanrısallık var… Öznelliğin bütünselliği… Zamansallık içinde kurulan ve yapılan hep “ben” nin edimlerinin olduğu ve yapanın, isteyenin farklı zaman ve mekanlarda aynı oluşu… BEN…

Öz bilincin akla dönüşmesi, mistik/sihirsel bir şey olduğu…

Bir iradeler çatışması… Bu halden memnun olmayanlar özgürlüklerini feda ederek ve bir güvenlik kaygısıyla doğa durumundan toplumsal duruma geçilmesini sağlıyorlar. Haklar… çağımızda yapılan, köle statüsünü efendi statüsüne çekmek… Tarafların tanınma talebi Efendi-köle ilişkisinde belirleyicidir. Günümüzde artık Efendinin bir challange aradığını söyleyebiliriz. Politik alanın iflasının getirdiği bir sonuç olarak da görülebilir. Bir ortak akıl/ evrensel akıl arayışı da var. İnanç, eşitlik biçimiyle ortaya çıkıyor. Orta dönem hukukun ana prensibi hukuk-eşitlik kategorilerinin birlikte düşünülmesidir.

Lacan… İd-Ego-Süper ego… İd ve süper ego birbirine zıt iki karanlık alan olarak karşımıza çıkıyor. Ego ise ikisi arasında denge sağlamaya çalışan bir mekanizma…Freud esas belirleyenin İd olduğunu söylemişti. Oysa Lacan bu savı bir tarafa bırakarak, Süper egonun belirleyici olduğunu ifade eder ve burada belirleyen olarak DİL e vurgu yapar.

Foucault… Hakikat-Bilgi-İktidar/Güç ilişkileri… Bilgi bu iki uç arasındaki geçişkenliği sağlayan aracıdır. Gücün kendisi FARK tan ileri gelir. O halde bilgi, güç ve güç ilişkileri olmaksızın düşünülemez, kavranamaz. Bu durumda, Hegel`den beri batı siyasal teorisinde mutlak eşitlik, hak temelli kavramlarla sorunlara çözüm üreten önerilerin bilgi-güç ilişkilerinde düşünülmesi gerekir.

On Political

Yukarıda söylenenlerle de ilişkisi olması bakımından şunlar ifade edilebilir:

İlkin, artık political (siyasal) olanın giderek cılızlaştığı ve hatta yok olduğu bir dönemden geçiyoruz. Siyasetin anlamsızlaştığı yönündeki düşüncelerin ve siyasal davranışların!(yoksa apolitik mi denmesi gerekir) bir semptom olarak görülmesi kuşkusuz tesadüf değildir. Öncelikle political olanı politics den ayıracak bir analiz yapmamız gerekiyor. Politics (siyaset), daha çok, ampirik olana gönderir. Ontik olanı imler. Bir başka deyişle, insanların bir araya gelerek, bir aradalıklarını sağlayan kurumsal yapılarını ve bu yapıların içindeki pratiklerini anlatır. Oysa political (siyasal), felsefenin ontojik bir projeksiyonla siyasal olanın neliğini ve doğasını soruşturduğu bir zemindir. O halde political olana ilişkin düşünümün ne olduğuna ve bu düşünümle açığa çıkan analizlere bakmamız gerekecektir. Siyasal olana ilişkin iki temel yaklaşımın olduğunu söyleyebiliriz. Siyasal olanı, bir uzlaşma etkinliğinin biçimlendirdiğini kabul eden yaklaşım (Arendt gibi düşünürlerin kuramsal çabası bu yöndedir) ve siyasal olanı antogonizmalarla (uzlaşmaz çelişkilerle) açıklayan yaklaşım (Carl Schmitt gibi oldukça tehlikeli bir teorisyenini söylemi. Schmitt`in Nazizme kayan ve ona hizmet eden düşüncelerini hatırlatmaya gerek yok…) Ancak Schmitt`in siyasal olanı antogonizmalarla açıklama girişiminin, diğer teorik pozisyona göre daha doğru olduğunu, en azından siyasal olanın doğasını daha iyi yakaladığını teslim etmek gerekir. Ancak onun ulaştığı sonuçlar konusunda da dikkatli olmak gerekmektedir.

Siyasal olanı bir uzlaşma zemini olarak gören yaklaşımlar. Özellikle post-modern düşüncede, Negri-Hardt`ın kuramsal modellerinde, Giddens ve Beck`in düşünsel serüvenlerinde, Habermas`ta ve 2002 yılında da Derrida`nın politik girişiminde gözlenebilir. (Habermas la insan hakları üzerinden hazırlanan bir bildiriye imza koyması gibi)

Uzlaşma, genel olarak en başta egemenin (efendinin) bir haklar manzumesi içinden yönetilenlere verdiği ve içinde insan haklarının da yer aldığı bir hukuksal düzeltmeler bütünü olarak okunabilir. Farklı veçheleri içinde antogonistik ve agonistik (Antogonistik olanın karşılıklı –reciprocity- meşruiyet içinden somutlaşması) olanın önünü kesen bir pratiğin içinden ortaya çıkar. Post-politik olanı besleyen bir “siyasal olan” kavramlaştırması son kertede onun vücut bulmasının da önünü tıkayacaktır. Bu çerçevede Chantal Mouffe`den ödünç alarak agonistik olanın siyasal olanın hegemonik ilişkilere hayat verdiğini ilk elden söylemeliyiz. Ve kuşkusuz tersi de doğrudur. Ancak salt antogonistik bir ilişki, siyasete değil yıkıma götüreceğinden (Mouffe, Yahudi kıyımı örneğini verir. Türkiye tarihinden de verilecek pek çok örneğin de olduğu açıktır) meşruiyet zemininde, yani uzlaşmaz çelişkiler içinden birbirine karşı konumlanan tarafların meşruiyetlerini kabul etmeleri zemininde buluşmaları gerekmektedir. Şimdiye dek en azından siyasal olanın uzlaşmalar içinden anlaşılması gerektiği konusunda ısrar eden yaklaşımlar gerçek bir biz ve onlar ya da sol-sağ arasında sahih bir ayrım yapmamışlardır. Yaptıkları yerde de bu ayrımın doğasının kabul edemeyeceği bir uzlaşmalar zeminine dümeni kırmışlardır.

Öte yandan bir uzlaşımlar siyasası içinden konuşma muhafazakar söylemin de pek sevdiği yakınlaşmalara kapı aralar. Sol ve Sağın Ötesinde (Giddens`ın bir kitabının ismidir) üçüncü bir yol arayışına dümen kıran teorisyenlerin (Giddens gibi) bizde Taha Akyol gibi muhafazakarların düşüncelerinde yankı bulması manidardır. (Sosyolojinin bir bilim olarak nasıl deforme edildiğine de iyi birer örnektir andığım figürler). Kuşkusuz salt bu nedenle değil. Aynı zamanda kozmopolit bir siyaset kuramının önderliğini yapan tüm teorisyenlerin de önünde sonunda uzlaşıma ulaşacakları açıktır.

Tüm uzlaşma furyasına takılan siyasal düşüncenin hesabını vermesi gereken ( Zizek bile bu uzlaşmalar kervanına kıyısından köşesinden bulaşır, antogonizmayı ve hegemonik siyaseti onamaz çünkü) birkaç şey olduğu söyleyebilir. Öncelikle, artık hukuk-etik ilişkisinin giderek kopmaya meyletmesi ve yerini hukuk-inanca doğru bırakması bu teorisyenlere ne ifade etmektedir? (Günlük hayatın hemen tüm veçhelerinde dinselleşmenin olduğunu biliyoruz) Siyasal olanın ve aslında siyasal alanın inançla ilişkisi… Zira siyasal olanı uzlaşmalar çerçevesinde düşünen teorisyenler bu hukuk-inanç ilişkisi içinden kurulan ve pratik edilen hakların nasıl bir karşı çıkış zeminini haklılandıracağını açıklamaları gerekmez mi?

Bir başka önemli sorun: Her çağ ya da dönem kendi içinde ürettiği farklı bilme, görme kategorilerinin içsel tutarlılığında vücut bulur ve okunabilir. Diyalektik Aklın Eleştirisi`nde Sartre, bunu “Bizim için sorun bağlantılar sorunudur. Nasıl ki analitik akıl, Neden madde vardır? sorusunu yanıtlamaya çalışmazsa diyalektik de organik bütünlerin nedenini sormaz, onların anlaşılabilirlik modelini sunar. Praksisin fenomenolojik betimlenişi, eşsüremli öğelerin birbirlerine ne biçimde uzandıklarını, birbirleriyle temas etmeyen gerçekliklerin, anlaşılabilirliğin şemasında birbirlerini nasıl belirlediğini açıklar” şeklinde ifade eder. Örneğin edebiyat bir yere giderken sinemanın bir başka yere savrulması düşünülemez. Foucault da bize bunu kendi yapısalcı eğilimleri doğrultusunda çok iyi göstermişti. Aynı zamanda, The Order of Things`te artık post-politik bir döneme evrildiğimizin de izlerini göstermişti. Metninin sonuna doğru insanın ölümünü ilan eder. Nitekim artık politika insana yönelen ve öznesinin insan olmadığı bir yere kaymıştır. Yönetişim örneği bunu görmemizi sağlayabilir. Zira yönetişim-ki aynı zamanda bir işteş eylemin de olduğu yanılsamasını dil içinde yaratarak!- bir teknolojiyi, kısa vadeli ama insansız bir projeyi hayata geçirme pratiğinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, hakim post-modern düşüncenin inanca/mistisizme kaydığı söylenebilir. Derrida, Foucault, Lyotard… İntihar etmekte fazla acele etmeseydi Deleuze de inanca kayma emareleri gösterecekti- ki felsefe 20. yy ın ikinci yarısından itibaren bunu yoğun olarak yaşamaya başladığının sinyallerini verir. Burada tüm bilme süreçlerinin inanca bağlayan-aslında Tin ya da Geist demek daha doğru olacaktır- bir bilme edimi perspektifini kökten reddetmiyorum. Örneğin Benjamin`nin sanat eserinin kült değeri hakkında söyledikleri oldukça isabetli ve tarihselliğe de uygundur. Bu inanç-hakikat-bilgi ilişkisi tarihsel süreçte dalgalanmalara tabidir. Aydınlanma, bir bakıma bilgi-inanç ilişkisinin giderek zayıfladığı bir dönem olarak okunabilir. Burada dikkat edilmesi gereken ayrıntı, tam da bunu okuma tarzlarının çeşitli dönemlerde nasıl dönüştüğüne ilişkin bir bilinç geliştirmek. Örneğin bundan yirmi yirmi beş yıl önce yapılan “Aydınlanma” okumalarının şimdikinden oldukça farklı olmasının izini sürebiliyoruz.

Peki, post-politik dönemde political olanı yeniden nasıl kurabiliriz? Political olan hegemonik olanın ve karşı-hegemonyanın karşı karşıya gelme süreçlerinde ortaya çıkar. Her şeyden önce bir haklar, mutlak eşitlik söylemi en iyisinden kosmopolit bir bakışın içine düşmeye eğilimlidir. Bugünkü dünya düzeni içinden, karşıtlıkların “sözde” ortadan kalkmasına hizmet ettiği sanılan bir hukuki modelin dışına çıkmak gerekmektedir. Mutlak eşitlik gibi bir söylem Hegel`den ödünç alabileceğimiz efendi-köle ilişkisine dair de önemli sonuçlara götürür. Söz konusu ilişki, mutlak eşitlik söyleminde ortadan kaldırılmış gibi görünür. Herkese mutlak eşitlik, kölenin efendiyle eşitlendiği- ki bu olanaksızdır- (haklar düzleminde) bir ilişkiye gönderme yapar. Bunun kuşkusuz oldukça önemli sonuçları olacaktır. İlkin bu söylem, diyalektiği reddeder. Zira political olan, eşitlik ve haklar gibi kavramsal araçlarla bir uzlaşma alanı olarak görülür. Antogonizmanın reddi, diyalektiği de askıya alacak, hakiki bir karşı-hegemonya olanağının önünü tıkayacaktır. Öyleyse, political olanın doğası ve karşı-hegemonyanın bu alan içinden nasıl kurulacağına dair imkanları düşünmek sanırım ilk elden gerekli olacaktır….

Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile