İLLE DE MEMLEKETİM
Popüler
İLLE DE MEMLEKETİM
Ekmek arası bir ziyafete sıkı sıkıya sarılmış küçük bir gazete parçasından bana gülümseyen bir ilan… Her şey bir yarışma ilanıyla başlamıştı o gün… Yaz diyordu ekmeğime sarılı gazetede can çekişen sözcükler… Sözcükler kan kaybından ölmek üzereydi . Neye,kime ne zaman ne yazacaktım. Nefes almaktan zorlanan sözcükleri konuşturmayı başardım. “Ata’ya mektup yaz” delikanlı diyordu ihtiyar gazete parçası. Ölüm döşeğinden çağlayan miras deminde hecelerdi bana fısıldanan. Soluğu kağıdın ve kalemin gölgesinde aldım bir koşu. Bir sebep gerekmezdi Atatürk’e dokunmak için. İçini dökmek hiç olmadığı kadar bedava. Yüreğimde yıllanmış sözcükler mektup kağıdına sarıldı o an . Atatürk’e selam ettim ve başladım yüreğimi dökmeye. Ben hiç tükenmezcesine yazıyordum ve o sırtımı sıvazlıyordu ben yazdıkça. Ben terk etmezcesine sarılıyordum ve o elimi tutuyordu ben sarıldıkça… Atatürk sevmiş mektubumu…Beni ve diğerlerini doğduğu eve çağırdı hemen. Selanik’e, Ata’mın ilk nefesini aldığı, onla beraber umutların da doğduğu o küçük ama şirin evine davetliydik. Mektupları koynumuza sarmaladık ve çıktık bir Haziran sabahı Selanik’in her yanı İzmir kokan yollarına… Bu nasıl bir benzerlik Tanrım, kilometrelerce uzakta memleketimdeydim sanki. Türk olduğumuzu öğrenir öğrenmez yüzlerde oluşan gevrek gülümsemeler de cabası. Akdeniz insanıyız velhasıl, kan çekiyor illaki. Ne Yunan düşmanlığı, ne Türk düşmanlığı… Tam tersi birbiriyle yüzlerce yıl sıcak bir münasebet içerisinde bulunmuş bu iki toplumun kültüründeki benzerlikler, sıcak bir misafirperverliği beraberinde getiriyordu. Şu önyargı ne lanet bir hastalık. Neyse ki bu ülke ile olan diplomatik gerginliği bir kenarı bırakıp durumun insani boyutuna canlı kanlı tanık olduğumda, önyargıların ne denli fanatik bir tavır olduğunu bir kez daha anladım.
Yunanistan’da her şey o denli bizdendi ki… Gülümsemeler, yemekler ve hatta sözcükler... Bir de şu rakı ve baklavayı sahiplenmeselerdi çok iyi olacaktı ama olsun o kadar. Bu konuda inatçılar bir hayli. Rakı da bizim baklava da diyorlar. Bize sarıldılar, güldüler, oynadılar; ancak söz konusu bu tartışmaya gelince damda pabuç bırakmıyorlar. Neyse dedik pek inat etmedik. Selanik’te ulu önderin doğduğu eve ziyaretimiz tarihi ve özel bir kareydi bizler için. İnsan için belki bir kereye mahsus bir duygu. Evin çevresinde Atatürk’e duyulan saygı, evin müzeye çevrilmesinde Yunan tarafının yaptığı jest her şeyi özetliyor aslında. Kalabalık kafilelerin Ata’nın evinin ziyaretini bir süre bekledikten sonra sıra bize gelmişti. Yunanistan’da kendimi hiç bu kadar ev sahibi hissetmemiştim. Yunan görevlilere veya halka “ Burası bizim evimiz, burası bizden sorulur” bakışlarıyla şımarık saatler yaşıyorduk. Ata’nın üç katlı evinin her odası başka bir güzelliğe tanıklık etmiş. Eski gazete manşetleri, duvarda asılı zamanın tozunu yutmuş resimler, orijinalliğinden hiçbir şey kaybetmemiş elbiseler…
Ata’nın evi bütün ağırlığı ve asilliğiyle selamlıyordu ziyaretçileri. Ata’mızın evine yaptığımız bu anlamlı ziyaretten sonra Selanik şehir turuna kaldığımız yerden devam ettik. Meşhur Beyaz Kule, Kordon, Döner Kule , Fuar , Selanik kalesi ve Aya Dimitros Kilisesi… Tarih selam ediyordu bizim küçük Türk kafilesine.
Selanik’te güzeller güzeli bir Türktü içimizi bu denli ısıtan: Meral İsmail. Selanik’in en büyük üniversitesinde psikoloji bölümünden başarıyla mezun olmuş pırıl pırıl bir genç. Bizi görünce bir başka parlamıştı onun da maviye çalan deniz gözleri. Kolay değildi, bir tutam Türk, bir tutam Yunan olmak onun için. Öyle bir kan çekmişti ki, henüz ilk saatte sıkı sıkıya sahiplenmiştik hepimiz Meral’i. Türk, gurbette Türkü bulur da bırakır mı hiç. Bırakmadık biz de zaten Merali. Meral, öylesine sıcak, öylesine sevecen ve öylesine dürüst bir gülümsemeye sahipti ki, yani dostlar Selanik’e sırf bu dünya tatlısı rehber için bile gidilir aslında.
Türk her yerde Türk diye boşuna dememişler. Biz orada da Türklüğümüzü gösterdik. Yoğun pazarlıklarla yüzde üç yüz dolaylarında indirim yaptırdığımız fayton gezisi hiç kuşku yok ki bu gezinin en akılda kalan anıydı. 8 kişi bir faytona biner mi? Eğer söz konusu Türkler ise elbette... Pratik zekalı milletiz sonuçta. Zavallı faytoncu amca “Durun, yapmayın, etmeyin” diyene kadar faytona çoktan binmiştik bile. Yapacak bir şey yoktu. Teslim bayrağını çekip gülmekten kendini alamadı faytoncumuz. “Deh deh dül dül” diyerek başladı kordon sefamız. Yol boyunca herkesin bize el sallaması, Türk olduğumuzu en az 1 kilometreden fark etmeleri çok keyifliydi. “Dökmeye geldik, sizi bir daha dökmeye geldik” diyerek el sallıyorduk sahil boyu. Kordon Kordon olalı böyle bir kafile görmemiştir herhalde. Ayağa kalkıp gülümseyenleri mi ararsın, balkonlarından el sallayanları mı… Hiç bu kadar gülmemiştim hayatımda. Bu yolculuğu unutamıyorum. Yunanistan’a gelip de bir tavernaya gitmemek olmazdı hiç. Akşam otelimizde bir süre dinlendikten sonra soluğu Selanik’in en hareketli noktasında bulunan bir tavernada aldık. Şu meşhur uzoların tadına bakmasaydık ölürdük. Balıklarımızı yiyip uzolarımızı kaldırdıktan sonra bir sürpriz bizi bekliyordu. Tavernada canlı müzik yapan grup bir anda yanımıza yanaştı. Ve bize ne çalsalar beğenirsiniz. Yürü yavrum yürü, Konyalı yürü. Evet evet. Şaka gibi ama Yunanistan’da bir Konyalım rüzgarıdır gidiyor. Ardından yarım yamalak Türkçeleriyle “Rampi Rampi Maşallah” şarkısını söyleyerek masamızı iyice coşturdular. Bu jest gecenin unutulmazlarındandı. Ertesi gün rotamız Atina’yı gösteriyordu. Yunanistan’ın en büyük metropolü Atina adeta bir tarih cenneti. Ancak başınızı nereye çevirseniz bir turiste rastlamanız mümkün. Bu kozmopolit yapısı Atina’nın bir karakterinin oluşmasını engelliyor. Selanik çok net bir şehirdi. Küçük ve oldukça bariz bir yer. Ancak Atina, ciddi bir nüfus yoğunluğuna ev sahipliği yapıyor. Pakistanlı, Makedon ve Nijeryalıların yoğun olarak bulundukları bir şehir. Her karesi turizme hizmet ediyor. Bunun da karşılığını fazlasıyla alıyorlar. Acropolis, Agora, Zeus Tapınağı, Parlamento Binası, Syntagma, ve Omonia alanları, Panathenrian Stadyumu burada rehberimiz aracılığıyla gezdiğimiz yerlerdi.
Bütün bu güzelliklerin ve arkamızda bıraktığımız anıları şöyle bir kenara bırakıp başka bir şey söylemek istiyorum. Bu tip gezilerde şunu bir kez daha çok iyi anlıyorsunuz. İsterseniz dünyanın en güzel köşesine gidin, isterseniz cennette ağırlanın hiç fark etmez, gurbet elde olduğunuz zaman kafanıza şu dank ediyor bir şekilde. Ah memleketim, benim canım memleketim, benim güzel insanım. Bu hissiyatın gittiğim ülkeyle hiçbir ilgisi yok. Tam tersi Yunanlılar inanılmaz misafirperver ve sıcaktılar. Ancak yine de gurbette nefes almak, tuhaf bir hissiyat. Bir sabah uyandığınızda pencerenizden gördükleriniz ve gözünüz, hala tanışmayı becermedilerse, yolda yürüdüğünüzde bir dostunuza kendi anadilinizin tüm lezzetiyle “günaydın” demekten mahrumsanız, gurbetin dikeni elinize çoktan batmıştır demek. Güneş yine bilindik güneş, üstelik aynı mesafeden bakıyor insana. Ancak kendi memleketinde olduğu kadar güzel selam veriyor mu sanki. Orada öyle büyük bir iletişim açlığı yaşıyorsunuz ki bir yerlerde mucizevi eseri bir Türk’le karşılaşsanız emin olun hiç beklemeden ona sarılırsınız. Böyle geziler böyle deneyimler arada muhakkak olmalı. Çünkü başka diyarlara göçmek insanın memleketine olan sadakatini öylesine kuvvetlendiriyor ki... O beğenmediğiniz şehirler, semtler, evler, o beğenmediğiniz insanlar, o utanç duyduğunuz kavgalar, gürültüler bile öylesine özlenilir oluyor ki. Şu son 15 günden beri yaşadığım coğrafyaya olan bakış açım muazzam bir şekilde değişti. En büyük özgürlük, kesinlikle ve kesinlikle yaşadığın, dilini bildiğin, yemeklerine aşık olduğun, şarkılarını dillendirdiğin bu topraklardaymış meğerse. Yurtdışına çıkmak küçük bir psikolojik terapi gibi bir şey aslında. Kısa bir süre içinde size yaşattığı deneyimler sayesinde perspektifinizde büyük değişimler yaratabiliyorsunuz..
Bütün bunların ışığında benim hepinize tavsiyem, yaşadığınız topraklardan nefret etmeye başladığınız ilk anda hiç durmayın ve üç günlüğüne bile olsa dilini, kültürünü hiç bilmediğiniz bir ülkeye koşarak gidin, gezin ve bir süre sonra geri dönün. Geri geldiğinizde doğduğunuz diyarlar, iki kolunu ardına kadar açıp sarılmak için havaalanında sizi bekliyor olacaktır… Ve siz hiç durmayın, sımsıkı sarılın ona… İnsanın kaç tane memleketi var ki dostlar…
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
Türkiye'yi Değil Ama Anadolu'yu Özlüyorum
Sevgili Erkan,
Maalesef bu konuda benim duygularım seninkilerden farklı biraz; ülkemle ilgili çok az bir iki "önemsiz" şey haricinde hemen hiçbir özlem duymuyorum. Efes'in fıçı birası, fırında hamsi, rakı-şalgamsuyu-haydari trinity'si, son zamalardaki yemeksepeti.com'un müthiş kolaylığı gibi şeyler onlar da..
Ama sanıyorum bu durum yaş farkıyla ilgili; sen şu anda çevrene sadece hoşlandığın insanları sokma ayrıcalığına sahipsin ama bir işe girip normal koşullarda aynı havayı solumak istemeyeceğin dallamalarla haftanın 5 günü muhattap olmak zorunda kalınca muhtemelen sen de ülkenin bir başka yüzünü görmeye başlayacaksın..Bir de insan yaşlandıkça, öncelikleri, rahatsızlıkları, kıllanmaları farklılaşıyor haliyle..Mesala çok basit bir örnek; muhtemelen bütün yolların kralı olduğunu sanan öküzleri sen hiç umursamıyorsundur bu yaşlarda..Belki dikkatini bile çekmiyordur ama benim kafamdan dumanlar çıkıyor; o kadar sinirleniyorum ki kendimden korkuyorum bazen..Kendimi tutamayıp patlarım da artık ortalıkta kaynayan bir piskopta denk gelirim de çeker makinayı vurur endişesiyle ülkede olduğum zaman asla araba kullanmam..Ama burda insanlar birbirlerine karşı saygılı olmak için adeta yarışıyor; zor bir kavşakta takıldığında birileri muhakkak yol verir; hele yaya isen, kendini resmen kraliyet ailesi mensubu gibi hissediyorsun..Ama mesal Türkiye'de yaya geçidinden üstelik bana yeşil yanarken geçiyordum baktım bir kamyon üzerime geliyor umarsızca; " ne yani şimdi kaçmasam bu adam beni tepeleyecek mi" diye merak ettiğimden yavaş yavaş geçmeye başladım ama öküz oğlu öküz resmen öldürmeye geliyordu beni..Son anda attım kendimi ve yeşili gösterdim; adam kamyonu çekti sağa elini hemen o kalsik maganda jestiyle levyeye uzattı..
Tek bir insan olarak sadece benim çevremde iki insanın annesi karşıdan karşıya geçerken magandalar tarafından katledildi..Nedir bunun istatistiki olasılığı?
Devlet dairesine gidersin, hayvan muamelesi görürsün nemrut suratlı tipler karşında, İstanbul'un göbeğinde Şişli gibi yerde apartmanda başkalarının da yaşadığının ayrımına varamamış bir takım arkaik tipler davul zurnalı düğün yaparlar "ya siz manyak mısınız, burası köy meydanı mı" diyemezsin, her yıl koca bir küresel metropol devasa bir mezbaha haline getirilir, akarsular Moğol saldırısına uğranmış gibi kan akmaya başlar "halkımın dini" diye sineye çekmek zorunda kalırsın vs.vs..Binlerce örnek verebilirim ama resim ortaya çıkmış olmalı..
Bu resim son zamanlarda iyice belirginleşti..Ülke uygarlaşacağına köylüleşiyor; köylü nobranlığı her yeri istila ediyor..İstanbul mesala çağdaş bir metropol falan değil bir metrovillage'tır..
Buraların tek ama çok büyük sorunu yalnızlık; ama yaşlandıkça Türkiye'de de durum artık farklı değil ki..Herkes evlenip aile duvarlarının arkasına çekiliyor, eski dostluklar sönümleniyor vs..Senin çevrende şimdi bir sürü sevdiğin arkadaşın vardır; gerçi bir sinemacı olarak senin sosyal çevren bizimkinden çok daha geniş olacaktır ama muhtemelen sen bile bizim yaşlara geldiğinde dostlukların birer birer kaybolduğuna tanık olacaksındır.Bizim yaşlarda özlenecek fazla birşey de kalmıyor..
Tabii bir de çok daha temel bir sorun var; Benim "Kendi Ükemde Yabancıyım" başlıklı denememi okursan o temel sorunun ne olduğunu görebilirsin..
O yüzden benim buralarda keyfim yerinde; hayatımda çok az şey var ama konforum yerinde. İstediğim hizmeti çok rahat alabiliyorum. Sonra doğal çevre burda çok iyi korunmuş; enfes bir ortam, her taraf yemyeşil, yüzlerce Milli Park vs..Sende hiçbirşey çağrıştırmıyor olabilir ama bence çok önemli..İnsan sonuçta biyolojik bir tür; her hayvan gibi doğal çevresinden uzaklaşırsa farkında olmasa da kimyası, psikolojisi bozuluyor..Bizim şehirlerin tuğla ve beton yığınları artık benim midemi kaldriyor..Dünyanın en önemli coğrafyasında yaşayıp değerini bilmeyen hoyratlık, kültüre saygısızlık, insan diyaloglarındaki keşmekeş sinirlerimi tahrip ediyor..Bizdeki tartışmaları bilirsin; siyaset meydanı falan..Geç olduğu için daha özenli bir tasvir kullanamayacağım, en hafif meselelerin bile bir çıngene kavgasına dönüşmesi; kimsenin kimseyi dinlememesi; şişik egolar vs bıktırdı artık..Burda konuşurken bir insanın sözünü kesmek bizde anasına küfretmek kabilinden olabilecek en büyük ayıp; istersen en salakça şeyi anlat, karşındaki seni efendi efendi dinler ve gözüne bakmaya, dinliyormuş gibi görünmeye de özen gösterir..Bizde cümlelerin tamamlanmasına fırsat verildiği pek görülemez...Bunun gibi şeyler..Ufak tefek şeyler belki ama insan belli bir yaşa gelince bu tür ayrıntılara dikkat eder hale geliyor galiba..Bunlar senin gündemine henüz giremeyeceği için ülkeni ve insanlarını çok seviyor olabilirsin ama karşılaştırma şansın doğduğunda değişebilir..Ya gerçi ben gençken de böyle kıllanırdım sık sık..
Son olarak da Türk Yunan benzerliğine vurgu yaptığın için teşekkür ederim; burda Indian , İtalyan, Chinese vs Cuisine vardır ama Türkiye, Greek vs'si pek geçmez..Daha çok Akdeniz mutfağı diye geçer..Benzer şekilde aslında Türkü Yunanı Kürdü Ermenisi yoktur; Akdenizli Anadolu insanı vardır..Anadolu hiçbir kavmin tek başına sahiplenemeyeceği kadar zengin ve önemli bir yer; tek başına herhangi bir kültüre fazla gelir..İnsan uygarlığı burda başladı..Bu kutsal yer kimsenin cebine sığmaz..Lanet olsun ki Bozkır köylüsünün işgali altında..
Not vermeyi ihmal etmişim
Eline sağlık
-

Erkan,
Eline sağlık. Kaleminin kendine has bir rengi var; hissediliyor. Bir "Abi" olarak bir iki tavsiyem olacak. Daha önceki yazında da söylemiştim; gerçi bu sefer daha az ama yazdıktan sonra pek yazıyla ilgilenmiyorsun gibi geliyor bana. Bir yazı yazarını en çok redaksiyonda yormalı; ki buna özen dendiği de olur. Yerlerini söylememekle birlikte, yazı soğuduktan sonra bir kere göz gezdirilse fark edilebilecek hatalar var. Bunlar küçük bir emek ama elzem olan bir alışkanlıkla giderilmeli. Unutma, yazarken beynin senin bile kontrolünden çıkar (bir çeşit ilham) İlham tek başına yazı yazdırmaz; yazdırmamalı. Onu ehlileştirmek dile uyarlamak, cümle formuna koymak gerekir. Unutma, okur senin sahip olduğun ilhamla okumaz; onun ayrı bir "gerçekliği" vardır. Sen yazarsın, ben okur. İkimizn ortak noktası "dil"dir; dil ilhamlık değil bilmekle ilgilidir.
Dediğim gibi, kaleminin rengi var bu rengi ortaya çıkarmak işçiliğinden imtina etme. Sinemadan bilirsin, yönetmen en emektar insandır...
Şimdi,
Söyle bakim adamların memleketine gidip denize mı dökmek istediniz
Baklava ve Rakı'nın kime ait olduğunun ne önemi var; biz onların tadını seviyoruz kime ait olduğunu değil; değil mi?
Yazmaya devam... Güzel yazıyorsun!
-

Yıllar önce Kuşadası'nda amcamın çantacı dükkanında çalışırdım. Limana düzenli seferler yapan Yunan gemilerinden bizden alış veriş yapan Yunan tayfaları vardı. Bu arkadaşlar bizden büyük boyda çantalar alırlardı ve bu çantalara pazardan aldıklarını doldurup gemilerine dönerlerdi. Bazen üç beş çanta alıp, parasını bir sonraki seferde vereceğini söyleyenler olurdu. Aynen böyle gerçekten, bu arkadaşlar bizden veresiye alırlardı. Çok güzel arkadaşlıklar kurmuştuk onlarla.
Yorumlar
NE DERSENİZ. ÇOK MU ERKEN......
Geçenlerde, nefis yorumladığın "devrim sırat-el mustakim" güzel imgeleme"den esinlenerek: ""al turp" nefis kullanılmış" diyeyim
Rum atasözümüş "al turpu vur türke yazık oldu al turpa" diye.
Eline sağlık. Kaleminin kendine has bir rengi var; hissediliyor. Bir "Abi" olarak bir iki tavsiyem olacak. Daha önceki yazında da söylemiştim; gerçi bu sefer daha az ama yazdıktan sonra pek yazıyla ilgilenmiyorsun gibi geliyor bana. Bir yazı yazarını en çok redaksiyonda yormalı; ki buna özen dendiği de olur. Yerlerini söylememekle birlikte, yazı soğuduktan sonra bir kere göz gezdirilse fark edilebilecek hatalar var. Bunlar küçük bir emek ama elzem olan bir alışkanlıkla giderilmeli. Unutma, yazarken beynin senin bile kontrolünden çıkar (bir çeşit ilham) İlham tek başına yazı yazdırmaz; yazdırmamalı. Onu ehlileştirmek dile uyarlamak, cümle formuna koymak gerekir. Unutma, okur senin sahip olduğun ilhamla okumaz; onun ayrı bir "gerçekliği" vardır. Sen yazarsın, ben okur. İkimizn ortak noktası "dil"dir; dil ilhamlık değil bilmekle ilgilidir.
Dediğim gibi, kaleminin rengi var bu rengi ortaya çıkarmak işçiliğinden imtina etme. Sinemadan bilirsin, yönetmen en emektar insandır...
Şimdi,
Söyle bakim adamların memleketine gidip denize mı dökmek istediniz
Baklava ve Rakı'nın kime ait olduğunun ne önemi var; biz onların tadını seviyoruz kime ait olduğunu değil; değil mi?
Yazmaya devam... Güzel yazıyorsun!

Önder Abi özellikle şu an ABD'de yaşadığın için dışarıda olmanın ne demek olduğunu bize en iyi anlatacak kişi olmalısın. Senden özellikle "Abd'de Türk Olarak Yaşamak" temalı bir yazı bekliyorum.