Alışveriş Ülkesinin Tanrıları
Popüler
Edebiyat
Karşı konulamaz ölümcül şarkılarıyla Odise'yi tehlikeli kıyılarına çekmeye çalışan Siren'ler gibi çağrıyorlar beni, o sonsuz çeşitlilikteymiş gibi görünen albenili metalarına sahip olmaya; Wal-Mart, BestBuy, Target, K-Mart, Bath Bed & Beyond, Office Depot, Home Depot, Sears. Olympos'un Tanrı'ları yücelerdeki mekanlarından aşağılara pek inmezlermiş ama bunlar heryerdeler; ne kadar dizginlemeye çalışsam da şarkılarının cazibesine kapılmaktan alıkoyamıyorum kendimi, zira herhangi birinin çekim alanı içinden geçmeyen tek bir ana arter olsun yok gibi. Skila'dan kaçar gibi Wal-Mart'tan kaçayım derken, Karibdis'e yakalanır gibi BestBuy'ın ağına düşüyorum..
-Niye maddi zenginliğe önem vermeyen, nesnelerdense yaşamla kurduğu bağları biriktirmeye koyulmuş biri olamadım? Neden Ulus Baker gibi nerdeyse tek bir kazakla bir ömür geçirebilecek düzeye çıkamadım?
- Onunki de diğer aşırı uçtu be kardeşim! O kadar olmasa da, bir yığın lüzumsuz nesnelerle belli bir mesafeyi korumayı ben de istemez miydim. Ama içine atılmış bulunduğum yaşam tarzı izin vermiyor ki kendimi Ego-İdeal'ime göre gerçekleştirmeye. Alalım şimdi aniden kendimi içinde bulduğum durumu mesala. Geldim Salt Lake City denen, 2002 kış olimpiyatlarının düzenlendiği şehir ve Mormon'ların merkezi olması ansiklopedik verileri dışında hayatımda hiçbir yeri olmayan yabancı bir şehre, kendini Mars'ta bulmak türünden bir olay bu. Belirsiz bir süre kalmak zorundayım ki en az 6 ay kadar sürebilir. Bu kadar uzun bir süre otel odasında geçer mi? Geçemeyeceği aşikar. Demek ki sıfırdan bir ev kurmak zorundayım.
-Hayır buna itiraz yok, buraya kadar herşey gayet rasyonel bir karar alma sürecini yansıtıyor. Ancak sorunsallaştırılması gereken, bu makul gerekçenin o dizginlenemez alışveriş dürtüsünü rasyonalize etmede araçsalaştırılmış olabileceği olasılığı.
- Ya iyi de alışverişimin çoğunu ucuzluğuyla nam salmış Wal-Mart'tan yapmıyor muyum, mobilyaların çoğunu ikinci el piyasasının devi Cort Furniture'dan almadım mı?
-Mesele yaptığın alışverişlerde tasarrufa önem veriyor olup olmaman değil ki; hayata dair otantik sorunların değil de Wal-Mart'ın, Minotor'unki gibi uzun koridorlardan örülü labirentinde kaybolmayı yeğliyor olman, adeta "Bana da sahip ol, hayatını bir şekilde kolaylaştırırım" diye seslenen bahçe tırmıklarının, balkon sandalyelerinin, sallanan koltuklarının çağrılarının kulaklarında bir femme-fatale'ın baştan çıkarıcı ve gizemli sesi gibi tınlaması; daha geçen evinde karafatmalar olmadığı için şu cicili bicili paketindeki Raid'lerden birini alamayacağın için ne kadar şanssız olduğunu düşünürken yakaladım seni.Theseus'unkiyle karşılaştırıldığında ne kadar da patetik bir kayboluş!.
-Abartıyorsun. Totally!..Ben mutlak olarak gerekli olmadığı sürece hiçbir ürünü almıyorum. Raid olayının da gözümün takılması üzerine yaptığım refleksif bir inside joke olduğunu gayet iyi biliyorsun.
-O yeah? Peki o sümene ne demeli, hani şu San Fransico'da ilk Amerikan evini düzerken aldığın kahverengi deriden, mektup açacağı ve kitap ayracı ile birlikte tam takım olanı? Kişinin evinde bir çalışma masası, müdür koltuğu ve masa lambasından müteşekkil bir home office kurmasını biraz zorlarsam anlarım da, fazlasıyla elektronikleşmiş şu post-modern hayatlarımızda artık "sekme altı etmek" şeklinde upgrade edilmesi gereken o ünlü deyiminin bile kalmamışken, ard arda söylenince adı bile komik bir etki bırakan sümen gibi bir nesnenin herhangi bir işlevi olabileceği olasılığı empati sınırlarımın ötesine düşüyor; altı edebileceğin hangi evraklarla muhattap oluyorsun ki? Peki mektup açacağına ne demeli? Elektrik ve Gaz faturaları dışında açabileceğin mektuplar mı alıyordun? Hani kendi "Masumiyet Müze"ne koyabileceğin nostaljik bir değeri de yok ki geldiğin mektupsuz kültürde. Elişi dersinde yaptığın tahtadan olanı ve sağlık ocağındaki doktorun masasında gördüğün dışında bu nesnenin de hayatında bir yeri hiç olmadı ki!
-İnsafsızlık ediyorsun. Bu dediğin nerdeyse on yıl önce gerçekleşmişti. Kıyıdaki bir ülkenin kıyıdaki bir şehrinin kıyıdaki bir ailesinden gelmiş köksüz bir gencin kendini birden merkezde bulduğunda bir guru gibi dengeli olabilmesi beklenemezdi herhalde, geç kalmış bir tüketebilme gücünün keyfini çıkarmasında tenkit edilebilecek ne olabilir.
- Sen gençliğinde de böyleydin, Wal-Mart'a duyduğun aşkın ilk emareleri Küçük Esat Binektaşı Sokaktaki evinizin hemen yanında ,Kocatepe Camiinin altında açıldığında Beğendik'e karşı ortaya çıkmıştı. Odanı, renk renk halojen spot lambalarla ışıklandırdığında, Ayhan'ın "Pavyona dönmüş burası" diye nasıl dalga geçtiğini unutmadın hala değil mi?
- Dedim ya! Hayatı boyunca metalara ulaşamamış, ancak uzaktan hayranlıkla seyredebilmiş yedi düvelden proleter bir ailenin çocuğunun, tüketebilme gücüne eriştiğinde açığı kapatmak için teslim olduğu anlaşılabilir, empati kurulabilir zaaflardır bunlar. Çok başarılı bir öğrenci olmama rağmen bir bisikletim bile olmadı benim, ablamın eskimiş Pinokyosunu kullanmak zorunda kaldım.
-Peki bir düdüklü tenceren de mi olmadı? Neden bahsettiğimi anladın. Wal-Mart'tan aldığın ucuzunu, beğenmeyip iade ettikten sonra, daha kalitelisini almak için 20 mil güneye Macy's gittiğine inanamıyorum. Bir düdüklü tencere için 20 mil yol katedilir mi ya? Hem tek başına yaşayan biri niye düdüklü tencereye ihtiyaç duyar ki!
-Sadece düdüklü tencere için yapılmış bir yolculuk değildi o. Yeni arabamla bir sightseeing olayı idi aynı zamanda. Düdüklü tencerenin yemek ve doğal gaz masraflarını kısmak için ne kadar elzem olduğunu anlayamamış olman da, aktif olarak herşeyde eleştirilecek birşeyler aradığının kanıtı. Dışarıda yemenin ne kadar sağlıksız ve üstelik pahalı olduğunu biliyorsun. Kendi yemeğimi yapmak için aldım. Tek bildiğim yemek kurufasulyenin de normal tencerede pişmesinin saatler sürdüğü malum. Doğalgazdan edeceğim tasarruf, düdüklü tencereye yaptığım yatırımı en çok bir ayda amorti edecektir.
-Demek çok tutumlu birisin ha! Eminim yarı fiyatına Nissan Versa dururken, Toyota Prius'u alman da benzin masraflarından kısmak içindi. Elinde onlarca paketle, "Kocacağım bugün aile bütçemiz için büyük bir tasarruf yaptım; 5000 dolar harcayarak 200 dolar tasarruf ettim!" diyen şu karikatürdeki kadın gibisin.
-Sadece o değil.! Biliyorsun ABD'de sahip olduğun herşey bir tarzın ifadesi, hayata karşı duruşunun bir deklarasyonudur. Düşündüm; dünya meselelerine duyarlı solcu biri olarak benim tarzımı en iyi hangi araba ifade edebilirdi. Çevreci ve hafif anarşizan yönlerimi aynı anda ilan edeceği düşüncesiyle Siyah bir Prius'un ideolojik olarak en tutarlı seçim olacağına karar verdim. Küresel ısınma gündemdeyken, bir Redneck gibi 4x4 süremezdim herhalde. Kişisel olarak en çok özdeşleşebildiğim kurgu karakterlerden biri olan Family Guy'un köpek Brian'ı da Prius kullanıyor biliyorsun.
-Bütün gün buna devam edebiliriz, bende örneklerin sonu gelmez. Neden, kapı önüne koyacağın adi bir paspası seçerken dahi, dakikalarca düşündükten sonra "kalitelisini"almaya meyletmende patalojik bir yön olduğunu kabul etmiyorsun da, durumun kökenlerine inmek varken, nevrotik bir durumun rasyonalizasyonuyla vakit kaybediyoruz?
- Seni dinleyip en ucuz paspası aldım, şimdi bir meltem estiğinde bile sokaktan topluyorum. Şöyle ağır, oturaklı birini alsam fena mı olurdu?
- Peki...1-Navigasyon cihazı..Bir değil üç tanesinin sahibisin artık; Arabanın kendisinde, şu yeni aldığın afilli smart phone'da ve başka bir yere giderim de araba kiralamak zorunda kalırım diye aldığın ayrık ünite. Dünya durduğu sürece mümkünü yok yolunu kaybetmezsin artık, biri bulamazsa diğeri bulur adresi. 2- Ordan oraya taşımak çok zor oluyor diye, bütün kitaplarını elektronik ortama taşımak için aldığın, şu 200 sayfayı 10 dakikada elektronik metin dosyası haline getiren Scanner. İşin traji-komik tarafı, kitaplarınkini elimine etmişken bu sefer ordan oraya taşımak zorunda kalacağın eşek ölüsü klasmanında bir başka ağırlığın sahibi olman. Unutma ki kitapların asıl önemli kısmı Türkiye'de kaldı, Şimdi o zeballahı ta İstanbul'a taşımak zorundasın. 3- Kitapları elektronik ortama taşımaya neden bu kadar hevesli olduğunu da biliyorum; iPod, iPhone derken şimdi de gözün şu yeni çıkacak iPad'te. Ona hazırlık yapıyorsun, bütün kitaplığını küçük bir elektronik aygıt içinde taşımanın hayallerini kuruyorsun. Hem geride bıraktığın hiçbir kitabın için gözün arkada kalmayacak hem de havayollarına ağır bagaj yüzünden fazla para vermen gerekmeyecek değil mi? Böyle de bir "tasarruf"u var olayın..Biliyorum, çok fazla dolaşan biri olarak iPad gibi cihaz senin için bir zaruret. Yalnız bir başka şey daha biliyorum; bu Apple ileride bir iBok çıkarırsa onu da alırsın. 4- Bir taraftan kendine sigarayı bırakma sözü vermişken öte taraftan içeride sigara içmeyi konforlu hale getirmek için aldığın hava filtresi ve duman emen küllük.5- Yine içeriyi dumana boğmayayım bari balkonda içmeyi konforlu hale getireyim diye aldığın harici koltuklar ve sehpa 6.- Cort'tan aldığın mobilya paketi içinde gelen yemek masasını kullanabilecekken ayrıca aldığın çalışma masası. Biliyorum entellektüel faaliyet , yüksek konsantrasyon gerektirir, onun için de rahat bir çalışma ortamı lazım diyorsun. Huxley'in "Ses Sese Karşı" romanın kahramanı Walter'ın babası John Bidlake gibisin; hani şu yazar olmaya karar verip, yazmak için konforlu bir ortamı hazırlamaktan işin aslına bir türlü başlayamayan. Uygun bir ortam için hiçbir şey eksik kalmasın diye çıktığın alışveriş epiğinden dönmeni bekliyor kitapların, Odise'sinin yolunu gözleyen Penelope misali, ancak sen alışverişin Kirke'si ile oyalanmaktan gayet de memnun görünüyorsun. Wittgenstein, rahat dikkatini dağıtmasın diye sadece tahta bir sandalyenin olduğu boş bir odada çalışırmış. Ulus Baker'in de sizin o bit pazarından aldığınız, tahtaları insanın kıçına batan kanepenizde sabaha kadar, sonunda başı düşüp elinde kitabıyla kendinden geçene dek nasıl okuyabildiğini hatırlıyor olmalısın. Gerçek entellektüel bir merağın konfora ihtiyacı yok demek ki.
Devam edeyim mi, yoksa Freud koltuğuna uzanacak mısın? Tedavi kabulle başlar derler.
-Tamam, tamam uzatmaya gerek yok. Sen olmasan da, alıveriş furyası sonunda dinginliğe ulaşınca o bir türlü adlandırılamayanın eksikliği yine olanca ağırlıyla üzerime çökmüştü zaten. Now What? oldum yani. Lost bittikten sonra içine düşeceğim boşluğa benziyor..Sonunda kitaplarıma dönmek güzel, ama biliyorum onlar değil o adlandırılamayan.
Amerika burası, başka türlü nasıl yaşanabilir ki?
- Amerikan hayatı durup, şöyle bir soluklandıktan sonra ne olup bittiğine bakmaktan çok korkuyor galiba. Zira baktıklarında karşılarına Wachowski biraderlerin Matrix'nde de betimlenen Lacan'ın The Real'ini bulacaklarını hissediyorlar belki..Bir Morpehus'un çıkıp "Welcome To The Real Of Desert" diyerek hayatlarının senin Beckett çağrışımıyla "Adlandırılamayan" dediğin o haşmetli boşluğun ya da eksikliğin gözlerden uzak tutulması üzerine kurulduğunu göstermesinden korkuyor olmalılar. Düşün sen tek başına yaşayan yalnız , üstelik burdaki yaşamla kurduğu bağlantı son derece sınırlı biri olarak. bunca lüzumsuz nesneye "ihtiyaç" duyuyorsan, tipik bir amerikan ailesinin ihtiyaçları ne çoktur kimbilir.
- Evet! Bir ailem olsaydı, ya da birkaç hobim nasıl çılgınca alışveriş yapardım kimbilir. Şimdiki durumumda , o Olimpos'un ulaşılmazı Zeus gibi duran Home Depot'dan bile alabileceğim şeyler olurdu; ne bileyim çim biçme makinesi, garaja kurulucak küçük bir hızar atölyesi için marangozluk gereçleri, o mükemmel alet edavat takımları. Oysa şimdi sadece Office Depot'dan aldığım çalışma masasını , sandalyesini falan kurmakla tatmin edebiliyorum her erkekte olan marangozluk dürtüsünü. Burda bir evim olsa tamir edecek ne çok şey olurdu kimbilir. İşin ilginç tarafı İstanbul'da kendi evimin akan musluğunun contasını bile değiştirmek içimden gelmezken, amerikada bir tamirat ustası gibi işler yapmak istiyorum.
- Sosyalizm deneyimlerinin tutunamasının bir nedeni de, şu "adlandırılamayan"ı gözlerden uzakta tutmada kapitalizm kadar başarılı olamaması mı acaba? Belki de sosyalist ülkelerde insanlar senin şu alıveriş sonrası yaşadığın tatminsizlik içinde boğuluyorlardı, tüketecek envai çeşit meta ile üzeri örtülmeyince varoluşun bağrındaki yapısal boşluk sürekli gözlerinin önünde duruyordu belki de.
-Hani şu sinik liberal aforizma vardır ya; Sosyalizm, kapitalizmden kapitalizme giden en uzun yoldur şeklinde. Bazı önkabullerle ele alındığında doğru olduğunu düşünüyorum; sosyalizm kavramını deneyimlenmiş tarzıyla ele alırsak doğru. Reel Sosyalizmler meta üretimi ve tüketimi açısından kapitalizmle aynı paradigma içinde kaldılar. Kökten farklı bir uygarlık anlayışı geliştirmekten ziyade, aynı üretim ve tüketim anlayışını farklı bir tarzda organize etmekle yetindiler. Bunun da kapitalizm kadar efektif olamadığı ortaya çıktı. Kapitalizmin çok iyi olduğu bir oyunun kurallarını kabul ettiler, kendi kuralları ile yeni bir oyun geliştiremediler. Sözde sosyalizmin yıkılışından sonra insanların gözü dönmüş bir tüketim çılgınlığına kaptırmış olmaları, meta fetişizminin alt edilmesi yönünde bir arpa boyu yol katedilememiş olduğunun kanıtı deği mi? Bir başka deyişle, değişim değeri egemenliğinin yerine kullanım değerini geçiremediklerinin göstergesi değil miydi o yaşananlar.
-Yalnız birşeyi gözden kaçırıyor olabiliriz; ya insanların metalarla olan tutklu ilişkileri kapitalizmden çok daha öncelerine dayanan kadim bir aşk ise?
-Pek sanmıyorum. Ha değerli metallerden yapılmış silahların, süs eşyalarının durumu belki aynı ayrıcalıklı statüdeydi ama Mezopotamya'da buğday tarlasında çalışan antik bir köylünün sabanıyla kurduğunun, benim henüz uzanamadığım o mükemmel çim biçme makineleriyle kurduğum türden platonik, fetişistik bir ilişki olmuş olabileceğine ihtimal veremiyorum. Ben aslında adlandıramasam o boşluğun ne olduğunu az çok sezinleyebiliyorum; basitçe toplum, insan. Bunca kalabalığın ortasında yalnızız. İnsan eksikliğini metalarla ikame ediyoruz. İşin sapıkça tarafı, anlamlı iletişimler kurma olanağımız azaldıkça iletişim aletleri çeşitleniyor. Geçen adamın biri, çıkacak olan iPad'in Wi-Fi olanından ise, 3G ile sürekli internet bağlantısı sunan modelini seçmesinin gerekçesini anlatıyordu; öğle yemeklerini yediği restaurantın Wi-Fi bağlantısı kesilmiş de zıkkımlanırken bir yarım saatliğine Wi-Fi'lı Blackberry'si ile e-maillerini çek edememiş de; aynı uygunsuzluğu tekrar yaşamak istemediğinden biraz daha paraya kıyarak sürekli 3G bağlantılı modelinde karar kılmış. Amerika burası. İnsanlar yemek yerken bile "iletişim" kopukluğu yaşamak istemiyor. Rusya'da ya da Ukrayna'da iş vardı da ben mi Amerika'yı tercih ettim? Ah, İrina! İnsani bir deneyim yaşamaktan başka hiçbir beklentisi olmayan ne asil bir kızdın sen..O uzun bacaklarından çok satrançta beni yenebilmiş olabilmenden tahrik olmuştum. Zeki olduğunu düşünen erkekleri satrançta yenebilen kadınların olduğu bir ülke, ah ne yaşanılası bir ülkedir; senin o kasvetli, daracık, üstelik her yanı dökülen tek göz, kutu gibi fabrika kızı evinin yanında burdaki koca bahçeleri ile görkemli saray yavrucukları ne kadar da sönük kalıyor. Gerçi o kadar romantize etmeyeyim, o da göğüslerinin küçük olmasını dert edinmişti.
- Kendin bu kadar bağımlıyken, tüketim kültürünü bu kadar acımasızca eleştirmen tuhaf.
- Uçlarda dolaşan biriyimdir.
- Son sözlerini alalım.
- Yalnızca üretim ve sonrasında adil bölüşümü hedefleyen bir sosyalizm kurgusunu kullanarak, kapitalizmin Alışveriş Tanrılarına karşı alternatif yaratamayız. İktisadı değil yaşamı merkeze alan bambaşka bir toplum kurgulamak zorundayız. Toplumsal bir biyolojik tür olarak hangi doğal ihtiyaçlarımız olduğunu sorgulamalıyız. Wilhelm Reich türü bir cinsel devrim değil tabii ki kastettiğim. Nietzsche ve onun Dionysos ile Bakalar şöleni ve tabii Spinoza aklımda daha çok. Bir de Johan Huizinga'nın "Homo Ludens"i belki..Okumadım ama kitabın adı çok ilginç, üreten değil oynayan insan-Nietzsche olsa dans eden derdi-
Resim Galerisi
Üye eleştirileri
Bütün üye eleştirilerini listeleToplam 1 üyeden ortalama puan:
O CEO zıppırı sinirlerimi zıplattı (böyle şeyler yazmazdım ama gerçekten sinirlendim galiba) Sol veya solcularla ilgili kesin bir kuyruk acısı vardır. İddiamda iddialıyım.
Komik buluyorum. İnsanlık hızla okumadan uzaklaşıyor; Ipad için geceden sıraya giriliyor. Gerçekten kapitalizmden birşey anlamaıyorum galiba...
Neyse, moral bozmaya gerek yok...
Ha bu arada, Önder eline sağlık.
Son Güncelleme: Nisan 13, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
"Başka Bir Sosyalizm Mümkün"
Sevgili Kenan,
Son derece onore edici sözlerin için çok teşekkürler; keşke bu onurun sahibi ben olsaydım. Ucuz bir tevazu gösterisinden değil, aptal durumuna düşmemek için belirtmek zorundayım; yazıda dile getirdiğim yöndeki düşünceler tabii ki benim has düşüncelerim değil. Ben sadece zaman içinde yaptığım okumaların bende bıraktığı izlenimleri aktarıyorum. Biz bu ülkede her ne kadar konuşmuyor da olsak, bunlar pekçok düşünürün çok uzun zamandır, özellikle Stalinizmin yarattığı hayal kırıklığının etkisiyle özellikle son 50-60 yıldır sosyalist özeleştiri geleneği içinde tartışılan konular. Çağdaş düşünürleri geçelim, bizzat Marx ve Engels'in kendileri iktisat/(reel)politika dışında kalan, varoluşsal/psikolojik diye kabaca kategorize edebileceğimiz meselelerin önemini dile getirmişler. Engels'in bu alanlarda maalesef zayıf kaldıkları şeklindeki bir sözünü okumuştum biryerlerde.
"İzlenimler"imi biraz daha açayım izninle;
Birkaç ay önce, bir oda başkanı mıydı, zibidi bir CEO falan mıydı bilmiyorum, kapitalizmin idealojik olarak en yılmaz savunucuların olan tipik genç yöneticilerinden birinin, bir markanın piyasaya yeni sürdüğü bilmem kaç ekran -dünyanın en büyüğüymüş herhalde- Plazma TV'nin tanıtımı vesilesiyle şöyle bir beyanatına denk gelmiştim TV'de;
"Global krizi bahane ederek kapitalizme saldıranlara seslenmek istiyorum; sosyalizmin hiçbir zaman Plazma TV'si olmadı"
İnsanın bir tarafıyla gülesi geliyor, ama hakikaten bu yöndeki propagandalar 6 milyar insanı peşinde sürüklüyor. Şimdi soralım, bu ideolojik söyleme karşı varolan sosyalizmler nasıl bir karşı söylemle çıktı; iletişimi kolaylaştırmak için elbette çok bariz bir indirgemeyle şöyle çıktıklarını söyleyebiliriz:
"Sosyalizm Plazma TV'lerin en kralını yapar. Sosyalizm kurulduğunda bütün emekçilerin salonlarında en büyük, hatta tuvaletleri, yatak odaları ve mutfaklarında da birer tane küçüklerinden Plasma TV olacaktır".
Şöyle bir düşünelim, varolan bütün "sosyalist" muhalefetin genel şablonu aşağı yukarı bu olageldi..Abartıyor muyum? Stalin'in ünlü "en gelişmiş kapitalist ülkeyi önce yakalayıp, sonra geçmek" şiarını hatırlayalım. Bu hedefi yakalama konusunda da başarısız oldukları söylenebilir mi? Yanlış bilmiyorsam Stalin'in efsanevi 5 yıllık kalkınma planlarında gerçekleştirilen %60-65'lik "ucube" büyüme rekorları hala kırılamadı. Şu sürüp gitmekte olan Çin efsanesinde bile, 1.3 milyar nüfus ile sağlanan büyümeler galiba %10-15 idi..Örnekleri çoğaltalım; Lenin sosyalizmin başarı ölçüsü olarak elektirifikasyonun bilmem şu kadar, demiryollarının bilmem bu kadar, çelik üretimin falanca, maden üretiminin filanca seviyede arttırılması yönündeki beyanı..Sonra büyük şairimiz Nazım'ın ünlü "Makineleşmek İstiyorum" şiirini hatırlayalım..Büyük ozan yaşasaydı şu zamanlarda da herhalde "microchip'leşmek istiyorum" diye bir şiir de yazabilirdi..
Bu örnekleri niye veriyorum; şöyle bir düşünelim, bunlar belli bir zihniyetin göstergesi değil midir? Sosyalizm dışında biryerlerden tanıdık gelmiyor mu? Peki bu zihniyet -kendimize karşı dürüst olursak, paradigmatik açıdan, altını çizerek söylüyorum "Paradigmatik açıdan" kapitalist zihniyetten farklı değildir. Aynı gelişmeci, üretimci, üstelik verimli üretimci paradigma içinde kalır. İşin içine "verim" girdiğinde de artık değişim değeri, yani artı-değer belasıyla karşı karşıyazdır.
Burda parantez açarak belirteyim; üretimin dolayısıyla iktisadın merkezi önemini dışlayıp, Zizek'in ifrit olduğu bizde de çok yaygınlaşan New Age gizemci güzel ruhları durumuna düşmeyeyim..İktisat/üretim elbette dışlanamaz sert çekirdektir; her zaman vardı, komunizme kadar da her zaman olacak..
Devam edersek; meramımı şöyle bir örnekle açıklayayım:
Reel Sosyalizm'lerin peşine düştüğü "farklı yoldan" ama özünde aynı kalan üretim modeli içinde iPod'lar, iPhone'lar, ve son olarak da şahsen almak için dört gözle beklediğim iPad'ler üretilemezdi..Elbette becerisizlikten değil...."Kullanım değeri" ancak kendisini yaratan koşullar içinde olabilen böylesine lüzumsuz, 3 aşağı 5 yukarı aynı işlevleri yerine getiren 3 farklı aleti üretmek için sosyalist toplumda bir ihtiyaç olmazdı..Ama görüyoruz insanlar bunlara sahip olmak için deli oluyor..
Sosyalizmde bu tür aletleri "verimli" üretmek için 1.3 milyar köle Çinli de olmayacağına göre, Sosyalizmin hedefi "en ileri kapitalist toplumu yakalayıp" geçmek olabilir miydi?
Sosyalizm baştan aşağı bambaşka bir insan uygarlığı kurma yönünde bir iradenin hayata geçirilmesi değil midir? Reel Sosyalizm deneyimlerinin sorunu fazla radikal/marjinal olmaları değildi bence; aksine yeterince radikal olamamalırıydı..
Tıpkı bizim sol çevrelerde olduğu gibi en radikal gibi görünen talepler/hedefler, -bizim çevrelerde diyelim Devrim'den aşağısını istememek, reel sosyalist devlet yönetimlerinde ise çelik üretimini bilmem kaç gros ton arttırmak- aslında kapitalizmin de devamcısı olduğu 5000 yıllık aynı köleci/sömürücü uygarlık anlayışına yönelik en büyük konformizmdir..
Nasıl bizde iş atıp tutmaya geldiğinde mangalda kül bırakmayıp, devrimden aşağısını istemezuk diyen küçük burjuva memurların radikalliği, aslında sürdürülmekte olan günlük yaşamların devamını isteme yönünde bir örtük konformizm ise, "sosyalist" devletlerin çelik üretimini bilmem kaç gross tona çıkarma hedefleri de aslında 5000 yıllık ücretli köleleliğin devamı yönünde bir konformizm idi..
Kısacası, Sosyalizmin ütopyaya yönelik -ütopyayı çok olumlu bir anlamda kullanıyorum- çağrısı herkese bir Plasma TV, herkese bir iPhone şeklinde olamaz..
Kimsenin böyle dediği yok, abartıyorsun denebilir..Hiç sanmıyorum..Sadece mevcut sosyalist oluşumlarımıza bakalım, siyaset yapma tarzlarına, söylemlerine, eylem biçimlerine, çıkardıkları dergiler, gazeteler, yani genel olarak iletişim anlayışlarına bakalım..Sosyalizme yönelik herhangi gerçek anlamda, 1 Mayıs için Taksim Meydanını alacağız radikalliğ değil ama ontolojik olarak radikal, yani kökten farklı, kökten eleştirel bir açılımları var mı? Sistemin her açıdan işleyiş mantığını sadece "farklı bir biçimle" yeniden üretme dışında birşeyler görebilen var mı?
Ne demek istediğimi bir örnekle açalım; ÖDP ve Ufuk Uras.. Yaw Allah aşkına kimsenin aklına gelmiyor mu sosyalist bir partinin seçimlerle ne işi olabilir? Ufuk Uras'ın heyacanını, yapacağız edeceğiz tavırlarını falan bir hatırlayalım..Yaw ne yapacaan sosyalizm adına çok iyi bir seçim örgütlenmesi kotarıp, hadi diyelim iktidara bile gelsen? Insanların iPhone ihtiyaçlarına çözüm mü bulcaan?
Sosyalist mücadelenin asli arenası yapısı, radikalliği gereği kurumsal düzeye gelene kadar somut insanların somut günlük hayatlarında, toplumun en derinlerindeki, en ince dokularındaki ilişkileri için için dönüştürmeye yönelik bir arena değil midir, egoist kartezyen özneyi aşıp kollektif bir yaşam kültürünü ince ince sabırla kurmaya çalışmak değil midir? Nesnelerin bizi kontrol ettiği değil, bizim nesneleri kontrol ettiğimiz bir dünya için çalışmak değil midir?
Asıl sosyalist radikallik bu yönde yılmadan karınca adımlarıyla didinmek değil midir? Sabah 8 aksam 6 modunda memurluk yaparken, Devrimden aşağısı için kıçını kaldırmaya tenezzül etmemek, edenleri aşağılamak ya da 1 Mayıs için Taksim meydanını fethetmeyi radikalliğin en büyük tezahürü olarak görmek; Tanrım ne yaman bir radikalliktir bu ? Böyle bir kof radikallik mi gelecek zamanlarda yükselecek olası bir kitlesel sosyalist hareketin yeşereceği toprağı sulayacak?
Bana gölgenle savaşıyorsun, ortada ortodoks diye bir insan tipi yok diyorlar..Allahım kafayı yiyeceğim; politik bilincim oluştu oluşalı çevremde sosyalistim diye dolananlar ne oluyor, eğer ortodoks değillerse? Toplumun kollektif biz öznellik yönünde dönüşümü için yegane yol olarak merkezi iktidar aygıtını ele geçirmekten, herşeyin ancak devrimden sonra gerçek anlamda çözümünden başka kuş tanımayan biri, üstelik bu kuşun etinin de yenemedeği cascavlak ortaya çıkmışken, ortodoks değilse nedir? Tanrım aklıma mukayıt ol, bu insanlar ortodoks değilse ne? Ortodoksluğun tanımı, tarihi kökeni ne? Bunlardan daha iyi bu tanıma uyan bir toplumsal kişilik hiç oldu mu?
Neyse..Ben bu konuda susmam..sabaha kadar yazarım..
Konu bağlamında, tekrar tekrar anmanın asla hiçbir zaman aşırı olmayacağı çok önemli bir insanı anarak bitirelim;
Yaşamı temel alan, kartezyen özneyi aşıp kollektif bir öznellik temelinde yükselecek bir kurtuluş mücadelesini bu ülkenin gündemine sokmaya çalışmış en azından benim bildiğim yegane insanı, Ulus Baker'i.
Onun Spinoza'yı, Deleuze'u gündemeye getirmeye çalıması tam da bu iktisadın/hukuğun ötesine geçebilen "yaşam temelli" sosyalizm hayali içindi Sevgili Kenan..En azından geriye dönüp baktığımda bana görünen bu..
Bir kez daha teşekkür ederek bitireyim; güzel yorumun, okuduklarımı, zaman içinde biriktirdiğim izlenimlerimi paylaşmaya devam etmek için gerçekten tahmin edemiyeceğin kadar motive edici oldu..Gerçekten hevesimi kaybetmek üzereydim, bu tür konular kimsenin gündeminde değil diye..Sağol, varol..
Selam ve Sevgiler...
Eline sağlık Önder.
"Yalnızca üretim ve sonrasında adil bölüşümü hedefleyen bir sosyalizm kurgusunu kullanarak, kapitalizmin Alışveriş Tanrılarına karşı alternatif yaratamayız. İktisadı değil yaşamı merkeze alan bambaşka bir toplum kurgulamak zorundayız."
o kadar Sosyalizim eleştirisi okudum bu kadar bana yakın bir özetleme görmemiştim...Kurgularını da bekliyor olacağım..
sevgiler saygılar..
Wal-Mart'ta Marx'i Düşünmek
Aslında işin iktisat boyutunu da bir miktar düşünmüyor değilim, meraktan ağzımın açık kalması şeklinde oluyor.
Ne bileyim, 50 cent'e diyelim bir çekiç gördüğümde -ki bizdeki gibi sokak tezgahlarında, tablalarda satılanlar benzeri oyuncak gibi olanlar değil, ciddi ciddi sağlam bir çekiç- ya 7-8 dolara oldukça kaliteli görünen bir kundura, artı değer bunun neresinde ya diye sormaktan kendimi alamıyorum..
Demek Zizek de benzer bir laf etmiş ha..evet sanki kualğıma gelmişti..ama maçoluğuyla ünlü birinin aktarmış olması iyi olmamış..Ettiğim laf arada kaynamıştı ama şimdi sen alıntılıyınca artık mayına basmış olabilirim
Mayın
Yine de şanslı olduğunu unutma. Bir de yolun "iktisat bilimi"nden geçseydi işin içine Cost, Utility, Surplus vs. girerdi ki her durduğun rafın önünde kendini "Mikro" sınavında hissederdin.
Abarttığımı düşünme, "sonsuz insan ihtiyaçlarının sonlu kaynaklarla karşılanması..." diye başlayan iktisat tanımına takıldığım için 3 dönem mikro almak zorunda kaldım. Yine de "consumer surplus" üzerine saçmalık tanımadım. Memlekette, semt pazarı esnafının insafına terk edilmiş bir piyasa varken, "marginal"lerle uğraşmak bir beyhudelik gibi geliyordu bana ve hala aynı kanıdayım.
Yine de semt pazarlarını büyük tüketim tapınaklarının yanında bozkırın ortasına toplanmış taş yığınlarından ibaret ibadet yerleri olarak görüyorum; henüz doğadan ve doğallığından koparılmamışlık o olsa gerek. Şimdi büyük tapınaklara girdiğimiz anda ihtiyaçlarımızdan soyutlanıp birer “girdi” oluveriyoruz.
Peşrevi noktalıyorum.
“O uzun bacaklarından çok satrançta beni yenebilmiş olabilmenden tahrik olmuştum.” cümlenden ötürü seni Freud koltuğuna alacam. Buna benzer bir cümleyi geçenlerde başka bir kanaldan da almıştım. Son dönemlerde adını sıkça duyduğum bir düşünüre (Slovaj Zizek) aitmiş ve aktarımı yapan da Kürt Halk Önderi; bir taşla iki kuş yani. Aktarılan cümle şu idi: “beni en çok heyecanlandıran şey benden daha zeki bir kadınla felsefe konuşmaktır”. Uzatmayacağım çünkü bir mayına da ben basmak istemiyorum...
-
2010-04-15 13:10:59 |SAdministrator| onder
-
2010-04-15 13:09:14 |SAdministrator| onder

Şimdi asıl konuya dönelim; son derece katı ama bireysel/öznel bir irade ile kendi öznelliğimiz içinde reaktif güçlerin birikime karşı aktif güçleri çoğaltmamız mümkün mü? İmkansız değil belki ama Übermensch olmayı gerektirecek kadar zor olduğu kesin. Nietzsche'nin henüz okumadığım Magnum Opus'u "Güç İstenci"/"Will To Power" da anlattığı bu olsa gerek..
Ancak mümkün olsa bile beni pek cezbedecek bir hedef olmazdı bu; büyük bir irade ile varılacak nokta olsa olsa en fazla "Büyük İnsan" olmaktır. "Büyük İnsanlar"dan aşırı gıcık alırım..Rönesans'da, Aydınlanma'da bir işlevleri vardı belki ama "Büyük İnsanlara" "Büyük Yazarlara", "Büyük Liderlere" artık ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum..
Benim özlediğim Deleuze'ün rhizomatik "Büyük Kollektivite"sidir, bir yerde Elias Canetti'den aktardığı "Wolf Pack" / Kurt sürüsüdür.
Eğer böyle birşey hedefleniyorsa, kişisel mükemmelliğe erişmenin herhangi bir işlevi yoktur. Amaç bir kartezyen özne olarak tarihe adını altın harflerle kazımak değil de, Volkan'ın dile getirdiği gibi "political" olanı tekrar kurmak, tekrar "insan erişimine" açmak ise, kendi özne konumuzdaki reaktif güçler birikimine karşı, tek tek herbirimizdeki aktif güçleri daha etkili bir bileşke güç oluşturmak üzere, -türkçesi yönseştirmek olabilir mi?- "align" etmemiz gerekir..
Bu noktada, Spinoza'ya referans yapalım.. Nietzsche'nin aktif-reaktif dinamiğine paralel olarak bir başka örnek verelim. Okuyalı çok uzun zaman oldu ve kollektif olarak tartışma fırsatı da olmadığı için aklımda ancak silik izlenimler kalmış ama yine zorlayayım biraz, belki saçmalamadan anlatmayı başarabilirim.
Spinoza -ya da Onun üzerine verdiği ders notlarında Deleuze- şöyle bir örnek verir; Siyanür kendinde iyi ya da kötü değildir. Ama içersem bir kendilik olarak beni dağıtır..Benzer bir durum insanların birbirleri üzerinde yarattığı etkilerde de vardır..Falanca kişi kendinde iyi ya da kötü değildir; ama benimle etkileşiminde beni çoğaltır ya da azaltır. Spinoza'nın beni son derece etkilemiş bir nosyonu var; "etkilenebilme kapasitesi" gibi birşeydi hatırladığım kadarıyla..Varoluşum, içinde bulunduğum, fiziki ve toplumsal çevremden etkilenebilme kapasitemim artmasıyla çoğalır..Yanlış hatırlamıyorsam buna Spinoza'nın verdiği ad, "affection" idi; capacity to be affected.
"Kendi Ülkemde Yabancıyım" başlıklı yazımı okuduysan hatırlarsın, orda da işe etkilenebileceğimiz, affection kapasitemizi arttırabileceğimiz bir çevrenin eksikliğinden bahsediyordum..
Nihayet şu tüketme dürtüsüne karşı irade meselesine dönersek; kendi özne konumumda tüketim reaktif gücüne karşı, yaratıcı aktif güçlerimi biriktirmeme vesile olacak etkilenebilme kapasitemi, affection'unumu çoğaltacak Spinozanın panteist çevresi yok..Bu çevre olmadığı zaman güçler dinamiğinin, pasif bir "kavşağıyımdır".
Spinoza'nın enfes bir özgürlük tanımı vardır; "özgürlük zorunlu olan uyarınca davranmaktır" ya da "özgürlük zorunluluğun farkına varmaktır" gibi birşeydi..Son derece paradoksal görünüyor, zorunluluk içinde özgürlükten nasıl bahsedilebilir.?
Şöyle bir örnek aklıma geliyor; bizler herhangi bir kimyasal elementler gibiyizdir, belli koşullarda belli tepkimelere gireriz, suyun 100 santigrat derecede kaynaması gibi..Bu her türlü iradeyi dışlayan tamamen kaderci bir pozisyon gibi görünüyor, ama aslında değil..Su örneğinden devam ederse; suyun 100 santigrat derecede kaynaması zorunludur, değiştirilemeyen olan budur..Suyun kaynamasını istemiyorsam, kaynama derecesini 150 dereceye çıkarmaya çalışmam..Ortam sıcaklığının o dereceye ulaşmasını engellemeye çalışırım..Spinoza'nun "özgürlük zorunlu olanın bilincine varıp onun uyarınca davranmaktır" dediği sanırım böyle birşey..
İşte önceki yorumumda "insanın hamurunu" değiştirmek diye kötü bir şekilde ifade ettiğim şey buydu..İnsanın değişmez bir hamuru yani kesin bir özü olduğuna inanmıyorum..İnsanın şu ya da bu özsel özelliği olduğuna inanmıyorum..İnsan sonsuz bir özellikler bütünüdür; içinde bulunulan panteist çevrenin durumuna ve onunla etkileşebilme kapasitesine göre şu ya da bu özellik, şu aktif ya da bu reaktif güçleri baskın hale gelir..
Tüketim meselesine dönüp bağlayacak olursak; çevremden ve başka insanlardan etkilenebilme kapasitem, aktif güçlerimi çoğaltacak seviyede değil..Kimsenin değil aslında..Eh saptama bu olunca, hedef de aslında ortaya çıkıyor; karşılıklı etkilenebilme/affection kapasitemizi arttıralım ki, Nietzsche'nin Dionysoss şölenine katılalım Baccha'lar gibi..Çevrede geçit yapan ve Dionysos'u kutsayan Baccha alayı olmayınca, biz de Alışveriş tanrılarını kutsuyoruz, naapalım?
-
2010-04-15 11:57:51 |SAdministrator| onder

Volkan, Deleuze, Lacan ve Levi-Strauss'dan yaptığım alıntılar, sanıyorum özne diye bildiğimiz konumun/mekanın birşeylerin olup bittiği ve "insan erişiminin dışında" bir yer olarak ortaya çıkarmıştır. Peki Volkan'ın "insan erişiminin dışında açılan bir alan", Deleuze & Guattari'nin "Ben demenin artık gereksiz olduğu nokta", Levi-Strauss'un "birşeylerin olup bittiği kavşak" diye tanımladığı bu yerde olup bitenler nelerdir? Şimdi de bunun üzerine biraz kafa yoralım.
Bu açıdan Nietzsche'nin "Güçler" dinamiği çok faydalı olacaktır. Bu konu için iki enfes kitabı tavsiye ederim; Negri'nin kankası Micheal Hardt'ın türkçeye de çevrilmiş olan "Deleuze: Felsefede Bir Çıraklık" ve Deleuze'ün "Nietzsche" başlıklı kitapları..
Özetlemek gerekirse, Nietzsche bir Aktif ve Reaktif güç ayrımı yapar. Hegel'in efendi-köle diyalektiği üzerine kurulu ünlü alegorisine dayanır. Bildiğim kadarıyla Hegel tarihi başlatanın Efendi'ye karşı duyduğu hınç ile harekete geçen köle olduğunu düşünür. Hegel'den iliklerine kadar nefret eden Nietzsche, bunu tersine çevirir. Değerleri belirleyenin, kuralları koyanın Efendi olduğuna inanır. Sosyalizm'e uzak durmasının sebebi de onun, efendiye duyulan hınç ile beslenen reaktif köle tepkiselliği içinde yeraldığını düşünmesindendir. Gerçek kurtuluş birilerine karşı duyulan reaktif/tepkisel duygulanım ile değil, kendi normlarını aktif olarak, pozitif olarak koymakla mümkün olur..Neyse dağılmayalım, Nietzsche'nin Güçler dinamiğine referans yapmamın nedeni, özne denilen konumda "neler olup bittiğine" bir açıklama getirebilmekti, bir başka ifadeyle benim tüketim çılğınlığma neden tek başıma karşı koyamayacağımı açıklamak için..Çok dağılmış gibi görünsek de, evet hala ordayız..
Devam etmeden önce Nietzsche'ye göre kendi değerlerini yaratan pozitif/aktif güç olarak Efendinin eylemini, reaktif/negatif güç olarak da efendiye karşı duyduğu hınç içinde tepkisel davranan kölenin eylemini düşündüğünü akılda tutalım..
Bu noktada, konumuzla bağlantısı açısından vurgu yapılması gereken, aktif-reaktif, pozitif-negatif güçler, Ortodoks Marxistlerin algıladığı gibi birbirine tamamen dışsal, kapalı iki ayrı güç değildir..Yani taa eski İran dinlerinden beri süregelen bir iyi/kötü, siyah/beyaz ayrımı gibi değildir..Biliyoruz ki Nietzsche "İyinin ve Kötünün Ötesinde" düşünür..Aktif/reaktif güçler dinamiği, tekil ve ayrık bir konum gibi görünen özne dediğimiz "kavşak"ta da sürüp gider. Toplumsal/sınıfsal güçler, her özne konumundaki aktif ve reaktif güçlerin bazen biri bazen diğerinin baskın olarak, diğer özne konumları ile bileşke bir kuvvet oluşturmasının sonucudur şeklinde büyük bir laf da etmiş olalım..Şimdi bence ortodoksların ayırdına varamadıkları aktif ve reaktif güçlerin önceden belirlenmiş bir şekilde statik olmadığıdır, farkında olmadan kadim manikeizm dinini yineleyip duruyorlar. Sabit bir iyi güç/proleterya ve sabit bir kötü güç/burjuva vardır gibi..Oysa her birey aktif ve reaktif güçlerin bir savaş alanıdır, bu yüzden özne belli bir anda aktif gücün mü reaktif gücün mü baskın olduğuna göre sürekli devinen, şu pozitif -ahlaki anlamda değil bu pozitiflik- ya da bu negatif yöne doğru salınıp duran dinamik bir yapıdır. Bu yüzden Lacan, "embesil kendi kendisiyle özdeş olduğunu düşünendir" demez mi? Devam etmek için kısa bir formülle özetlersek, özne "insan erişimin dışında" bir yerde etkileşimde bulunan kadim güçlerin bir savaş alanıdır. Eyleyen, bu güçlere dışsal, aşkın bir özne değil, o güçlerin belli bir andaki net bileşkesidir..
Ortodoksların tepkilerini çok iyi tahmin edebiliyorum; bütün bunların somut politikayla ne alakası var, havalı, gösterişli ama herhangi somut bir politik gönderimi olmayan boş gevezelikler bunlar..
O yüzden çok "somut" reel politik tarihsel bir örnekle cevap verelim; Stalin'i masaya yatıralım.
Stalin'e karşı 3 ana tepki vardır;
1. Malum liberal konum; toptan dışlama, ve Stalin'i Sosyalizm "ucubesi" ile eşitleme
2. Açılım Peşindeki "Özgürlükçü Sol"; Stalin bir piskopattı, bir yol kazasıydı, Sosyalizmle alakası yoktur şeklindeki apolegetic, Sosyalist ütopyayı Stalin lekesinden arındırmacı pozisyon
3. Ortodoks Pozisyon; Stalin büyük bir sosyalist liderdi. Ondan sonra gelen Kruşçev olmasaydı Stalin'in koyduğu hedeflere ulaşılırdı.
Şimdi daha önce bahsettiğimiz statik kartezyen özneye karşı, güçler savaşının bir sonucu olarak ortaya çıkan Spinoza/Nietzsche/Deleuze'cü özne karşıtlığıyla bu 3 konumu değerlendirelim.
Her üçünde ortak olan yön nedir? Tarihi yapan kartezyen bir özne olarak Stalin..Yani iyi ya da kötü her ne tarihsel sonuç ortaya çıkmışsa bunun mutlak faili olarak Stalin..
Şimdi burda Marx'a dönelim. Üstad "Burjuva sermayenin vücuda gelmiş halidir" derken neye gönderme yapar, ya da "Burjuva kendi idam ipliğini bile pazara çıkarır" derken ya da "kendi mezarını kazar" derken. Kendi eylemlerinin yegane faili olarak bilinçli bir özne, yani senin benim gibi kartezyen bir özne niye kendi idam ipliğini pazara çıkarır? Burda ima edilen nedir? Burjuvanın kendi eylemin faili olmadığı değil midir? Burjuvayı kendi öznel varoluşunun hilafına hareket etmek zorunda bırakan bir "güc", sermayenin işleyiş yasaları dediğimiz güce gönderme yok mudur?
Pek Stalin'de durum farklı mı? Stalin neyin vücuda gelmiş haliydi?
Dikkat edersek yukarıdaki 3 pozisyon da, Marx'ın bakış açısına taban tabana zıttır. Marx toplumsal alanlarda etkide bulunanın güçler olduğunu ortaya koymuşken -bu anlamda çok uzak gibi görünse de Marx aslında Spinoza-Niezsche-Deleuze'ün son derece materyalist çizgisinde yer alan bir düşünürdür-, yukarıdaki 3 pozisyon, farklı güçlerin etkileşimine yön verenin Stalin adı altında kartezyen bir özne olduğunu iddia eder. Marx'ın ayakları üstüne doğrultuğu Hegel'i tekrar tepeüstü dikerler..
Stalin fenomenini yukarıdaki anti-kartezyen özne ve Nietzsche'ci/Marx'cı güçler dinamiği açısından değerlendirirsek, bütün günahlarına rağmen Stalin'i sahiplenmemiz gerekir. Marx'ı takip ederek söylersek tıpkı burjuvanın sermayenin işleyiş yasalarının bir vücuda gelmiş hali olması gibi, Stalin de belli toplumsal güçler dinamiğinin zorunlu bir vücud bulmasından başka birşey değildir..Sovyet deneyimi bir milyon kere yaşansa bir milyon Stalin illa ki çıkacaktır..Güçler arasındaki dinamiğin etkileşimi değişmediği sürece aynı sonuçlar hep doğacaktır..Yani şöyle de söyleyebiliriz; belli elementler aynı koşullar altında aynı tepkimeye girerler..
Toplum üzerindeki liberallere/"özgürlükçü" "solculara" göre felaket, ortodokslara göre sosyalizmin bekası için zorunlu sonuçları doğuran sorumlu fail olarak bir şeytan ya da büyük lider Stalin kavrayışına sahip oldukça, Stalin'in bir "vücuda gelişi" olduğu güçler dinamiğini anlayamayız..
İşte bu son derece fantazi gibi duran tartışmalara önem vermediğimiz için, tarih bize milyonlarca insanın dahil olduğu kaotik bir aktif/reaktif güçler savaşı olarak değil de, Hollywood filmlerindeki gibi Süper Kahramanların ve Süper Villain'larla savaştığı, bu büyük oyuncular dışında hepimizin figuran olduğu bir fantazi evreni gibi görünür..Milyonlarca adsız Rus insanının karmaşık etkileşimleri değil de, Stalin adında bir piskopat ya da büyük liderin kararları herşeyi belirledi..
İkinci bir mola alayım..Son bölümde, bütün bunların benim tüketim meselemle alakasına gelebilirim..
-
2010-04-15 10:20:20 |SAdministrator| onder

Evet Melike çok doğru tahmin etmişsin, "insan doğası tüketime yatkındır zaten biz bunu değiştirelim" demiyorum. Eğer diyor olsaydım, bildik bayat kapitalist propagandayı yineliyor olmaktan öteye geçmiş olmazdım.
Benim aklımdan geçenlerin sende de bir çağrışım zinciri başlatabilmesi için, hangi bağlamda konuştuğumu, düşüncelerimin arkaplanını açıklamam daha iyi olacak galiba; düşünce tarihinde birbiriyle çelişen iki farklı özne kavrayışı var ben gördüğüm kadarıyla: biri Kartezyen özne, yani eylemlerinin yegane ajanı olan, kapalı, belli bir tutarlılığa sahip, halk kavrayışına "Yedisinde neyse yetmişinde de odur" sözüyle yerleşmiş, hepimizin sahip olduğu, sağduyunun onayladığı bildiğimiz özne konumu. Kararlarını bizzat veren benimdir, Ben benimdir işte. Descartes'in böyle bir özne kavrayışına nasıl vardığını düşünürsek, bu konumun ne kadar içimize yerleşik, doğal uslamlama sonucu nasıl zorunlu olarak çıkıyormuş gibi göründüğünü anlayabiliriz. Hatırlarsak, Descartes herşeyden kuşku duymakla başlar, varolan herşeyin gerçekten varolduğundan kuşku duyabilirim ama şu an bunları düşünüyor olduğum kesin, sağın bir bilgidir. Eğer bir düşünme eylemi varsa, o düşünen kim? Yani bildiğimiz düşünüyorum öyleyse "Ben" varım..Varolduğuna böyle kesin bir uslamlama ile ulaşılan özne..Eeh ne var ki bunda denebilir, gerçekten de öyledir deriz..Hakikaten bende düşünen, şu değil de bu hareketi yapmama karar veren kim? "Sağduyunun" tasdik edip onayladığı, herhangi birinin doğal durumunda sahip olduğu kendine dair kadim imge..
Yegane özne kavrayışı bu mudur? Bu hepimize böylesine tanıdık gelen özne kavrayışına ne alternatif olabilir ki sorusu hemen akla geliyor..Bir alternatifi olabileceğini kavrayamıyoruz..Bu kavranması çok güç özneyi ve bağlantılı olarak eyleyeni belli olmayan eylemleri zihnimizde nasıl canlandırabiliriz..Örneklerle gitmek en sağlam yol görünüyor..
Volkan'ın son Blog'undan bir kaç alıntıyla başlayalım;Alýntý:TANRI-DOĞA-ÖZNE üçlüsü… Kant`ın önemi, bu üç şeyin de kurmaca olduğunu belirtmesidir.
Bu pasajdan ne anlıyoruz; demek ki o kesin bir yapı olarak alageldiğimiz özne'den kuşku duyup bir kurmaca olduğunu sorgulayanlar olmuş..Elbette sadece Kant değil; bütün post-yapısalcı okul, Lacan/Freud da var tabii ki..
Şimdi asıl ilginç pasaja gelelim;Alýntý:İnsanın erişiminin dışında işleyen bir alanın açılmasına tanık oluyoruz
Bu saptama hiç de tekin olmayan birşeylerin varlığına gönderme yapıyor değil mi? Toplumun göbeğinde insan erişiminin dışında nasıl bir alan olabilir? Çağrışımı güçlendirmek için bu gizemli gönderimde bulunan cümlenin arka planına da bakalım;Alýntý:İnsan-özne açısından, siyaset sürecinin anlamsızlaşması. Batıda seçimlere katılımın düşmesi… Kendini ve etrafını özgürce biçimlendiren öznenin bitişi… Bir bakıma demokrasinin bitişi… Anlamlı siyasetten, siyasetin anlamsızlığına doğru bir gidiş…
İnsanın siyaset yaptığı alanın aşınması ile birlikte yerel eylem alanlarının ortaya çıkması
Öznesinin kim olduğu belli olmayan, adeta bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi robotların, ya da dev bir bilgisayarın yönetiminde olan bir siyaset alanı..Herşeyin arkasındaki, ipleri elinde tutan gibi görünenlerin bile basit figürandan öte olmadığı tekinsiz ucube bir alan..Matrix filmi akla geliyor hemen..Matrix'i yöneten kim? Hiç kimse, bir yok-özne, lokalize edilemeyen bir güçler dinamiği..
Şimdi bildik bir ortodoks, havalı post-modern saçmalıkları yinelediğimizi düşünceketir, ama dönüp kendi düşünce okulunun felsefi öncüllerine bile bakmaya tenezzül etmediğinden, Marx'ın yüzlerce yıl önce Matrix'i dile getirmiş olduğu aklına gelmez. Şimdi soralım, kapitalizmin öznesi kimdir? Vasat bir ortodoks cevabı hemen yaratacaktır; tabii ki kapitalistler..Koca bir hayır..Bir kapitalist basit bir figürandan başka birşey değildir, kapitalizmin öznesi Sermayedir. Üstadın çok bilinen sözlerini hatırlayalım; "Burjuva sermayenin vücuda gelmiş halidir" (yani sermayenin günlük hayattaki temsilcisidir, Matrix'e referansla söylersek burjuva Sermayenin Agent Smith'idir)..Sonra çok daha iyi biline sözü Marx'ın; "Kapitalist kendi idam ipliğini bile piyasaya sürer".
İşte, sağduyunun kartezyen özne'sine karşı "özne olmayan özne" konumuna böyle yaklaşabiliriz. Somut, tekil bir ajandan ziyade bir güçler dinamiği..Sermaye sen ben gibi bir özne olarak lokalize edilebilir mi? Bir kendilik değildir, hiçbiryerdedir ama aynı zamanda heryerdedir..
Bu ikinci özne kavrayışını daha da somutlaştırmak için birkaç alıntı daha yapalım. Önce Lacan'ın enfes embesil kişi tanımı;Alýntý:"Salak, kendi kendisiyle özdeş olduğunu düşünendir"
Hepimiz "doğal halimizde" kendi kendimizle özdeş olduğumuzu düşündüğümüze göre ....
Ve, bana aşırı derecede hitap eden Deleuze & Guattari'den Bin Yayla'nın açılış pasajı; (İngilizcesini de vereyim de, yanlış çeviri yaparsam anlaşılsın )Alýntý:İkimiz Anti-Oedipus'u birlikte yazdık. Herbirimiz birkaç olduğundan, halihazırda büyük bir kalabalik vardı zaten. Menzile giren herşeyden faydalandık, çok yakın olan kadar çok uzak olan da. Tanınmayı önlemek için zekice pseudom'lar atadık. Peki adlarımızı niye tuttuk?. Alışkanlıktan, sadece alışkanlıktan. Kendimizi tanınmaz kılmak için, algılanamaz kılmak için, kendimizi değil, bizi eyleme geçirteni, hissetmemizi, düşünmemizi sağlayanı..Sadece artık Ben denilmeyen noktaya değil, Ben demenin artık herhangi bir öneminin kalmadığı noktaya ulaşmak için. Artık kendimiz değiliz. Yardım edildik, esinlendirildik, ÇOĞALTILDIK. / “The two of us wrote AntiOedipus together. Since each of us was several, there was already quite a crowd. Here we have made use of everything that came within range, what was closest as well as farthest away. We have assigned clever pseudonyms to prevent recognition. Why have we kept our own names? Out of habit, purely out of habit. To make ourselves unrecognizable in turn. To render imperceptible, not ourselves, but what makes us act, feel, and think. To reach, not only the point where one no longer says I, but the point where it is no longer of any importance whether one says I. We are no longer ourselves. Each will know his own. We have been aided, inspired, multiplied ” A Thousand Plateus
Berbat çeviri için özürler..
Bu mükemmel pasajın analiz edildiği bir ders notları sayfasına da denk geldim, birbirimizi anlayabilmek için çok faydalı olacağını düşünüyorum. Şiddetle okumanı tavsiye ederim;
http://www.colorado.edu/English/courses/klages/2010/2brendan.html
Şimdi beni derinden etkilemiş ikinci bir pasaj;Alýntý:
"Kişisel bir kimlik/özne (identity) duygusunun algısına hiçbir zaman sahip olmadım, hala da sahip değilim. Kendime birşeylerin olup bittiği bir yer olarak görünüyorum, ama bir Ben ya da Beni/Bana yok ( there is no "I", no "me" ). Herbirimiz birşeylerin olup bittiği bir kavşak noktası gibiyizdir. Kavşak noktası tamamen pasiftir, orda birşeyler olur. Ama aynı derecede geçerli başka birşey başka bir yerde olur. Seçim yoktur, sadece rastlantı (chance) vardır. (...) Kitaplarımı ben yazmışım gibi bir duyguya sahip değilim. Daha çok kitaplarım benim üzerimden geçerek yazılıyormuş hissine sahibim. Ve beni geçip gittiklerinde, kendimi boş hissederim, geride hiçbirşey kalmamıştır.
Claude-Levi Strauss, Mit ve Anlam, Kanada Broadcasting Company'e verdiği röportajdan
Sanırım bu pasajlardan sonra nasıl bir zihinsel altyapı üzerinden düşündüğüm daha açık olmuştur..
Bu yok-özne kavrayışının üzerine bir de Nietzsche'ci güçler dinamiğini eklemem lazım. Ondan da bahsedersem, bağlam ortaya çıkacaktır..Ama şimdi bir mola vereyim ve bir sigara tüttüreyim.
-
2010-04-14 12:45:08 |SAdministrator| onder

Örneklerin çok oturmamış be Melike..Şu açıdan;
Ben diyelim iPad'i başkaları alıyor diye almak istemiyorum, çevrem böyle diye değil..Bizzat aktif olarak istiyorum, bunun gerekli olduğuna inandırıyorum kendimi..Çevreye bir uyum olarak değil..
İstanbul'da araba sahibi olmanın anlaşılabilir hiçbir rasyonel sebebi olamaz; ama hadi gel bunu ilk işine başlamış genç birine anlat..
Senin verdiğin örneklerde bir dışsallık ilişkisi hala var; nitekim tül nasıl beyazlatılır muhabetlerine gerçekten de girmek zorunda kalacağın ortamlar olabilir ama bu tül beyazlatma muhabetlerine nefretini saklı tutmana engel olmaz.
Benim anlatmaya çalıştığım ise, redetmekten, dışsallaştırmaktan ziyade varoluşumuzun hamurunu değiştirmeye çalışmak..Başlı başına yeni bir değer sisteminden bahsediyorum, Nietzsche'nin "Değerlerin Yeniden Değerlendirmesi" dediği şey var aklımda daha çok..
Ortodoksları eleştirimdeki temel başlıklardan biridir bu; onlar Nietzsche gibi aktif olarak, pozitif olarak "Değerlerin yeniden değerlendirilmesi" ile ilgilenmezler; reaktif olarak olumsuzlarlar, dışlarlar..kendileri farklı bir yaşam sürmüyor iken, şekilsel bazı burjuva değerleri dışlarlar..Mesala Golf ya da Tennis oynamayı bujuva kültürü diye dışlayabilir ama ne bilim daha az bariz olanı, diyelim kanepe ile uyumlu hali seçmeyi ev işi olarak görebilir..
Bilmiyorum farkı açabildim mi?
İradenin gücünü öne çıkarmak demişsin, ben de bunun için yorumuma Badiou alıntısıyla başladım ya..Ancak benim kuşkum bunun bir bireysel irade olabileceğine yönelik..zaten Badiou da kollektiviteye vurgu yapmış..Kültür, etik, disiplin değerlerin yeniden değerlendirilmesi; bunlar fani bireyler olarak bizi çok aşan şeyler. Bunlar ancak bir toplumsal oluşum içinde o da uzun yıllar içinde realize edilebilir.
-
2010-04-14 13:30:44 |Publisher| karasu

varoluşumuzun hamuru dışsallaştırmadan ve reddetmeden değişir mi sence? reddetmekle kastettiğim mutlaka ilişkiler ağından tamamen çekilmek değil, yaşamda farklı yerde durmaktan söz ediyorum. ve de "varoluşun hamuru" dediğinde ben şunu anlıyorum, insan doğası tüketime yatkındır zaten biz bunu değiştirelim. Ama büyük olasılıkla söylemek istediğin bu değil?
-
2010-04-14 19:03:52 |Unregistered| erdem
Yalnız birşeyi gözden kaçırıyor olabiliriz; ya insanların metalarla olan tutkulu ilişkileri kapitalizmden çok daha öncelerine dayanan kadim bir aşk ise?
-Pek sanmıyorum. Ha değerli metallerden yapılmış silahların, süs eşyalarının durumu belki aynı ayrıcalıklı statüdeydi ama Mezopotamya'da buğday tarlasında çalışan antik bir köylünün sabanıyla kurduğunun, benim henüz uzanamadığım o mükemmel çim biçme makineleriyle kurduğum türden platonik, fetişistik bir ilişki olmuş olabileceğine ihtimal veremiyorum. Ben aslında adlandıramasam o boşluğun ne olduğunu az çok sezinleyebiliyorum; basitçe toplum, insan. Bunca kalabalığın ortasında yalnızız. İnsan eksikliğini metalarla ikame ediyoruz.
Gözden kaçırdığımız nokta, İNSAN İRADESİ ve dolayısıyla Sopenhaur gibi bana geliyor. Üstat diyor ki, karamsar felsefesinin dışında bir söylemle, İNSAN OKUYAN, ÖĞRENEN, DEĞİŞEN ve DEĞİŞTRİLEN bir VARLIK olduğu kadar, İSTEYEN DE bir varlıktır. Ne yapacağız şimdi? Ne olcak bizim bu halimiz? Sopehanur iradenin soldurulması ve nefsin köretilmesini salık veriyor. Bir de bu benim tezim- yanlışşa beni uyarın - insan alet kullanan tek hayvan olduğundan, ihtiyaçlarını sonsuz hale getiren de kendisidir. Kendi felaketine kendi aklıyla hizmet eden başka bir canlı bulamazssınız. Mikroplar bile bizden daha ihtiyatlı. İktisat bilimi ha bire söyle durur- bıktığımı da itiraf edeyim- "insan ihtiyaçları sonsuzdur diye her cümleye başlar" gerçekten öyle olmasına gerek var mı? İrademiz bize neye ihtiyacımız olduğunu neye olmadığını söylemiyecek kadar gelişmemiş ise, maymunlara niye boşuna hakaret edilir, maymun iştahlı diye anlayamıyorum.
Gözden kaçırdığımız nokta kensilikle SOPENHAUR ve yada tasavvuf. Konuyla ilgili olarak, bu sefer Marksa ve diğerlerine ihtiyacımız yok gibi görünüyor ve maliyetli büyük sistem değişikliklerine gitmeye gerek yok. Ne dersiniz, İRADE meselesimi yoksa FELSEFESİMİ gözden kaçırdığımız. Sevgili Önderin sorusunda KADİM AŞK vurgusu, edebi bir inceliğe işaret ettiği kadar felsefi bir derinlikteki sorunsala da işaret ediyor ve bizi gevezelik yapmaya kışkırtıyor.
Selamlar
-
2010-04-14 12:11:20 |Publisher| karasu

bireysel duruşlarla ilgili açmazlara zaman zaman hepimiz düşebiliyoruz. ama kişisel konumlarımız yaşam biçimimizi, temel değerlerimizi belirleyebilecek kadar güçlü ise sana kendimle ilgili anlatabileceğim bir sürü şey var.
her hafta şehit ailelerinin çıkardığı savaş çığırtkanlığı yapan bir gazetenin bağış toplamak için satıldığı bir ortamda ne yapayım koşullar bunu gerektiriyor deyip ben de mi bağış yapmalıyım, ya da savaşın kirli iki yüzü olduğunu ve benim bu iki yüze de karşı olduğumu mu söylemeliyim, ya da tül nasıl daha iyi beyazlarılır, kocanın sevdiği yemekler nasıl yapılır muhabbetlerine ben de mi katılmalıyım yoksa "arkadaşlar tül beyazlamadan ömrünüz geçiyor" diyerek onları kadınlığın kurtuluşu için mücadeleye mi davet etmeliyim?:-)gibi gibi bir sürü şey...
yapma önder, daha önce de söylediğim gibi zaaflardan biraz olsun sıyrılmak gerekiyor. belki iradenin gücünü(volkandan alıntılıyorum) biraz daha öne çıkarmalıyız. ne dersin?
-
2010-04-14 10:14:28 |SAdministrator| onder

Melike'nin yukarıdaki yazıma Kenan'a cevap olarak eklediğim "Başka Bir Sosyalizm Mümkün" başlıklı eleştirime yazdığı yoruma cevaptır;
Alýntý:merak ettiğim bir şey var önder, yazını kapitalizm eleştirisiyle birlikte özeleştiri olarak kurmana dayanarak bu soruyu sorma cüretini gösteriyorum.
nasıl olur da bir insan kapitalizmi ve sosyalist lafazanların açmazlarını bu kadar iyi görüp de her şeye karşın pratikte tüketime karşı koyuş sergileyemez?
Sevgili Melike,
Soruna süper bir cevap geldi daha şimdi aklıma;
Böyle bir soru sormanın cüret göstermek olarak algılandığı bir toplumda yaşadığım için tüketim dürtülerimi kontrol edemiyorum; işin şaka tarafı bir yana belli bir gerçeklik payı da var bunda. Hakikaten benim gündeme getirmeye çalıştığım meseleler tam da bu türden olanlar işte..Bunları sorgulamayı cüret göstermek olarak algılamayı bırak, son derece sevindirdin beni sormakla..
Nerden nereye? Arada ne gibi bir bağlantı var açayım; ancak baştan uyarayım; derli toplu değil çağrışımsal olarak yazan biri olmam hasebiyle bunu kısa bir şekilde yapmam mümkün değil..Hele böyle bir konuda hiç mümkün değil..
Birkaç gün önce Zizek aktarmasıyla Badiou'nun mükemmel bir saptamasına denk geldım; onunla girizgah yapmak istiyorum:Alýntý:Popüler bir disipline ihtiyacımız var. Hatta "hiçbirşeyi olmayanlar sadece disipline sahiptirler" bile diyebilirim. Yoksullar, finansal ya da militer araçlardan yoksun olanlar, gücü olmayanlar; onların bütün sahip oldukları kendi disiplinleri, birlikte hareket etme kapasiteleridir. Bu disiplin zaten kendi başına bir organizasyon biçimidir.
Aktaran Zizek, İn Defense Of Lost Causes, sh70
Sinik bir ortodoksun olumlayarak, sinik bir liberalin de olumsuzlayarak bu pasaja vereceği cevap; "Eh şimdi bu yeni bir şey mi? Bildik Leninist dar kadrocu örgütlenme modelinin formülüdür" diyecektir.
Ancak arada ciddi bir fark var; burada Badiou, devrimci bir durumda merkezi karar organın emirlerini sorgusuz sualsiz uygulama anlamında bir disiplinden bahsetmiyor; belli bir toplumsal alan içinde "normal", yani devrimci olmayan bir durumda, kişinin bir kollektivitenin üyesi olma bilinciyle kendi kendine gönüllü olarak uyguladığı türden bir disiplin bu. Ne bileyim, bu yıl içinde Kapitalin üçüncü cildini okuyacağım, ya da bu hafta sonu kağit toplayıcı çocuklarla sohbet edeceğim vs türünden, günlük yaşama dair bir disiplin..
Sanırım bu pasajı niye aktardığımı ve ondan çıkıp nereye doğru gitmekte olduğumu tahmin etmişsindir. Evet burda kastedilen disiplin, benim tüketim çılgınlığımı da kontrol altına almaya yönelik bir disiplin..Özetlersen Badiou'nun bahsettiği "sıradan", "normal", gerçek insanların günlük hayatlarını organize etmeye yönelik bir disiplin..
Ana yazıyı yazmamdaki amaç zaten kendimde böyle bir disiplini kuramamış olmamdan duyulan rahatsizlığı paylaşarak, Badiou'nun "da" gündeme getirmiş olduğu durumu sorunsallaştırmaktı..
(Vallahi de billahi de yazımı Badiou'nun pasajından önce yazdım)
Pasaj her ne kadar mükemmel de olsa, çok önemli zorunlu bir çıkarıma değinmemiş, değinmişse de Zizek aktarmamış. O çıkarım bence şu soruyla açığa çıkar; böyle bir disiplin hangi yapısal bir referans noktasını gerektirir? Başka bir ifadeyle, kendinde bir dispilin olabilir mi? Bence olamaz, olursa obsesif/takıntılı nevrotik bir kişilik ortaya çıkar..Kendine bir disiplin uygulayabilmek, onsuz düşünelemeyeceği bir değerler sistemini öngerektirir,yani bir etik kodlar bütününü..
Şimdi soru şü; farkli bir insan toplumu düşleyen bizlerin kendimize Badio'nun telkin ettiği biçimde bir disiplin uygulamamızı sağlayacak bir değerler sistemiz, bir etik kodumuz var mı? Savrulmaları, dönmeleri, sosyalizmi kaldırıp örtük olarak "tek yol hedonizm" demeleri gözönünde bulundurursak olmadığı açık. Bugün solculuk yaşadığı dar çevrelerde, bir egzantrik kişilik, bir nevi şahsına münasır olmaklık durumundan başka bir gönderime sahip değil..O yüzden değil midir ki Okan Bayülgen gibiler bile "komunistliğini" ilan edebildiler...Artık bir "image" solculuk, yakında image maker'ların portfoyüne de girer..
Yani solculuğun varoluşsal bir zorunluluk olarak kendini dayatması diye bir durum artık yok..
Şimdi bu değerlerden yoksun olma genel durumunda, benim tüketimciliğimi kısıtlamamanın, yoksul çocukları sünnet ettirmeci "güzel ruh" yardımseverliğinden bir farkı olabilir mi? Biliyorum çok sinik biriyim..Ufak ufak da olsa bir yerlerden başlamalı elbette..
Disiplinden, değer sistemine/etik koda geldik..Ama orda duramayız, zira değerler sisteminin kendisi de başka birşeyi gerektirir, çocukluğumuzdaki, hani şu "Anahtar nerde suya düştü, su nerde inek içti, inek nerde, dağa kaçtı" diye giden tekerlemeye dönecek ama bence gerçekten öyle; bir kollektivite, bir toplumsal kültür olmadan bir değerler sistemi/bir etik olabilir mi? Bence olamaz..
Şimdi benim durumumu bir tasavvur etmeye çalış; yabancı bir ülkede iş dışında tek bir kişiyle en küçük insanı bir bağlantım olmadan yaşıyorum; hoş kendi ülkemde de durum farklı değil ya..
Böyle bir durumda olan birinin, düşündüğü ya da hayal ettiği gibi yaşaması mümkün mü? Böyle bir irade mümkün olsaydı, öncelikle sigarayı bırakırdım..
Bir de bu kendinde dejavantajlı durumun üzerine, çağın ruhu biniyor bir de..Zizek bunu çok iyi özetler; eskiden Süperego hazza karşı yasak buyururdu, post-modern zamanlar da süper-ego bile haz almayı, eğlenmeyi buyuruyor der..Kendi değerlermiz olmayınca, haliyle eksikliği egemen değerler dolduruyor..Buna karşı tek başına karşi durmak çok zor..
Neyse burda keseyim, gerekirse sonra devam ederiz..
Yorumlar
Melike'nin sorusuna karşı savunma yapmaktan senin yazdıklarına yorum getirmeye vakit kalmadı..İnşall ah yarın..
Ancak mümkün olsa bile beni pek cezbedecek bir hedef olmazdı bu; büyük bir irade ile varılacak nokta olsa olsa en fazla "Büyük İnsan" olmaktır. "Büyük İnsanlar"dan aşırı gıcık alırım..Rönesan s'da, Aydınlanma'da bir işlevleri vardı belki ama "Büyük İnsanlara" "Büyük Yazarlara", "Büyük Liderlere" artık ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum..
Benim özlediğim Deleuze'ün rhizomatik "Büyük Kollektivite"si dir, bir yerde Elias Canetti'den aktardığı "Wolf Pack" / Kurt sürüsüdür.
Eğer böyle birşey hedefleniyorsa, kişisel mükemmelliğe erişmenin herhangi bir işlevi yoktur. Amaç bir kartezyen özne olarak tarihe adını altın harflerle kazımak değil de, Volkan'ın dile getirdiği gibi "political" olanı tekrar kurmak, tekrar "insan erişimine" açmak ise, kendi özne konumuzdaki reaktif güçler birikimine karşı, tek tek herbirimizdeki aktif güçleri daha etkili bir bileşke güç oluşturmak üzere, -türkçesi yönseştirmek olabilir mi?- "align" etmemiz gerekir..
Bu noktada, Spinoza'ya referans yapalım.. Nietzsche'nin aktif-reaktif dinamiğine paralel olarak bir başka örnek verelim. Okuyalı çok uzun zaman oldu ve kollektif olarak tartışma fırsatı da olmadığı için aklımda ancak silik izlenimler kalmış ama yine zorlayayım biraz, belki saçmalamadan anlatmayı başarabilirim.
Spinoza -ya da Onun üzerine verdiği ders notlarında Deleuze- şöyle bir örnek verir; Siyanür kendinde iyi ya da kötü değildir. Ama içersem bir kendilik olarak beni dağıtır..Benzer bir durum insanların birbirleri üzerinde yarattığı etkilerde de vardır..Falanca kişi kendinde iyi ya da kötü değildir; ama benimle etkileşiminde beni çoğaltır ya da azaltır. Spinoza'nın beni son derece etkilemiş bir nosyonu var; "etkilenebilme kapasitesi" gibi birşeydi hatırladığım kadarıyla..Varo luşum, içinde bulunduğum, fiziki ve toplumsal çevremden etkilenebilme kapasitemim artmasıyla çoğalır..Yanlış hatırlamıyorsam buna Spinoza'nın verdiği ad, "affection" idi; capacity to be affected.
"Kendi Ülkemde Yabancıyım" başlıklı yazımı okuduysan hatırlarsın, orda da işe etkilenebileceğ imiz, affection kapasitemizi arttırabileceği miz bir çevrenin eksikliğinden bahsediyordum..
Nihayet şu tüketme dürtüsüne karşı irade meselesine dönersek; kendi özne konumumda tüketim reaktif gücüne karşı, yaratıcı aktif güçlerimi biriktirmeme vesile olacak etkilenebilme kapasitemi, affection'unumu çoğaltacak Spinozanın panteist çevresi yok..Bu çevre olmadığı zaman güçler dinamiğinin, pasif bir "kavşağıyımdır".
Spinoza'nın enfes bir özgürlük tanımı vardır; "özgürlük zorunlu olan uyarınca davranmaktır" ya da "özgürlük zorunluluğun farkına varmaktır" gibi birşeydi..Son derece paradoksal görünüyor, zorunluluk içinde özgürlükten nasıl bahsedilebilir.?
Şöyle bir örnek aklıma geliyor; bizler herhangi bir kimyasal elementler gibiyizdir, belli koşullarda belli tepkimelere gireriz, suyun 100 santigrat derecede kaynaması gibi..Bu her türlü iradeyi dışlayan tamamen kaderci bir pozisyon gibi görünüyor, ama aslında değil..Su örneğinden devam ederse; suyun 100 santigrat derecede kaynaması zorunludur, değiştirilemeye n olan budur..Suyun kaynamasını istemiyorsam, kaynama derecesini 150 dereceye çıkarmaya çalışmam..Ortam sıcaklığının o dereceye ulaşmasını engellemeye çalışırım..Spin oza'nun "özgürlük zorunlu olanın bilincine varıp onun uyarınca davranmaktır" dediği sanırım böyle birşey..
İşte önceki yorumumda "insanın hamurunu" değiştirmek diye kötü bir şekilde ifade ettiğim şey buydu..İnsanın değişmez bir hamuru yani kesin bir özü olduğuna inanmıyorum..İn sanın şu ya da bu özsel özelliği olduğuna inanmıyorum..İn san sonsuz bir özellikler bütünüdür; içinde bulunulan panteist çevrenin durumuna ve onunla etkileşebilme kapasitesine göre şu ya da bu özellik, şu aktif ya da bu reaktif güçleri baskın hale gelir..
Tüketim meselesine dönüp bağlayacak olursak; çevremden ve başka insanlardan etkilenebilme kapasitem, aktif güçlerimi çoğaltacak seviyede değil..Kimsenin değil aslında..Eh saptama bu olunca, hedef de aslında ortaya çıkıyor; karşılıklı etkilenebilme/a ffection kapasitemizi arttıralım ki, Nietzsche'nin Dionysoss şölenine katılalım Baccha'lar gibi..Çevrede geçit yapan ve Dionysos'u kutsayan Baccha alayı olmayınca, biz de Alışveriş tanrılarını kutsuyoruz, naapalım?
Bu açıdan Nietzsche'nin "Güçler" dinamiği çok faydalı olacaktır. Bu konu için iki enfes kitabı tavsiye ederim; Negri'nin kankası Micheal Hardt'ın türkçeye de çevrilmiş olan "Deleuze: Felsefede Bir Çıraklık" ve Deleuze'ün "Nietzsche" başlıklı kitapları..
Özetlemek gerekirse, Nietzsche bir Aktif ve Reaktif güç ayrımı yapar. Hegel'in efendi-köle diyalektiği üzerine kurulu ünlü alegorisine dayanır. Bildiğim kadarıyla Hegel tarihi başlatanın Efendi'ye karşı duyduğu hınç ile harekete geçen köle olduğunu düşünür. Hegel'den iliklerine kadar nefret eden Nietzsche, bunu tersine çevirir. Değerleri belirleyenin, kuralları koyanın Efendi olduğuna inanır. Sosyalizm'e uzak durmasının sebebi de onun, efendiye duyulan hınç ile beslenen reaktif köle tepkiselliği içinde yeraldığını düşünmesindendi r. Gerçek kurtuluş birilerine karşı duyulan reaktif/tepkise l duygulanım ile değil, kendi normlarını aktif olarak, pozitif olarak koymakla mümkün olur..Neyse dağılmayalım, Nietzsche'nin Güçler dinamiğine referans yapmamın nedeni, özne denilen konumda "neler olup bittiğine" bir açıklama getirebilmekti, bir başka ifadeyle benim tüketim çılğınlığma neden tek başıma karşı koyamayacağımı açıklamak için..Çok dağılmış gibi görünsek de, evet hala ordayız..
Devam etmeden önce Nietzsche'ye göre kendi değerlerini yaratan pozitif/aktif güç olarak Efendinin eylemini, reaktif/negatif güç olarak da efendiye karşı duyduğu hınç içinde tepkisel davranan kölenin eylemini düşündüğünü akılda tutalım..
Bu noktada, konumuzla bağlantısı açısından vurgu yapılması gereken, aktif-reaktif, pozitif-negatif güçler, Ortodoks Marxistlerin algıladığı gibi birbirine tamamen dışsal, kapalı iki ayrı güç değildir..Yani taa eski İran dinlerinden beri süregelen bir iyi/kötü, siyah/beyaz ayrımı gibi değildir..Biliy oruz ki Nietzsche "İyinin ve Kötünün Ötesinde" düşünür..Aktif/ reaktif güçler dinamiği, tekil ve ayrık bir konum gibi görünen özne dediğimiz "kavşak"ta da sürüp gider. Toplumsal/sınıf sal güçler, her özne konumundaki aktif ve reaktif güçlerin bazen biri bazen diğerinin baskın olarak, diğer özne konumları ile bileşke bir kuvvet oluşturmasının sonucudur şeklinde büyük bir laf da etmiş olalım..Şimdi bence ortodoksların ayırdına varamadıkları aktif ve reaktif güçlerin önceden belirlenmiş bir şekilde statik olmadığıdır, farkında olmadan kadim manikeizm dinini yineleyip duruyorlar. Sabit bir iyi güç/proleterya ve sabit bir kötü güç/burjuva vardır gibi..Oysa her birey aktif ve reaktif güçlerin bir savaş alanıdır, bu yüzden özne belli bir anda aktif gücün mü reaktif gücün mü baskın olduğuna göre sürekli devinen, şu pozitif -ahlaki anlamda değil bu pozitiflik- ya da bu negatif yöne doğru salınıp duran dinamik bir yapıdır. Bu yüzden Lacan, "embesil kendi kendisiyle özdeş olduğunu düşünendir" demez mi? Devam etmek için kısa bir formülle özetlersek, özne "insan erişimin dışında" bir yerde etkileşimde bulunan kadim güçlerin bir savaş alanıdır. Eyleyen, bu güçlere dışsal, aşkın bir özne değil, o güçlerin belli bir andaki net bileşkesidir..
Ortodoksların tepkilerini çok iyi tahmin edebiliyorum; bütün bunların somut politikayla ne alakası var, havalı, gösterişli ama herhangi somut bir politik gönderimi olmayan boş gevezelikler bunlar..
O yüzden çok "somut" reel politik tarihsel bir örnekle cevap verelim; Stalin'i masaya yatıralım.
Stalin'e karşı 3 ana tepki vardır;
1. Malum liberal konum; toptan dışlama, ve Stalin'i Sosyalizm "ucubesi" ile eşitleme
2. Açılım Peşindeki "Özgürlükçü Sol"; Stalin bir piskopattı, bir yol kazasıydı, Sosyalizmle alakası yoktur şeklindeki apolegetic, Sosyalist ütopyayı Stalin lekesinden arındırmacı pozisyon
3. Ortodoks Pozisyon; Stalin büyük bir sosyalist liderdi. Ondan sonra gelen Kruşçev olmasaydı Stalin'in koyduğu hedeflere ulaşılırdı.
Şimdi daha önce bahsettiğimiz statik kartezyen özneye karşı, güçler savaşının bir sonucu olarak ortaya çıkan Spinoza/Nietzsc he/Deleuze'cü özne karşıtlığıyla bu 3 konumu değerlendirelim.
Her üçünde ortak olan yön nedir? Tarihi yapan kartezyen bir özne olarak Stalin..Yani iyi ya da kötü her ne tarihsel sonuç ortaya çıkmışsa bunun mutlak faili olarak Stalin..
Şimdi burda Marx'a dönelim. Üstad "Burjuva sermayenin vücuda gelmiş halidir" derken neye gönderme yapar, ya da "Burjuva kendi idam ipliğini bile pazara çıkarır" derken ya da "kendi mezarını kazar" derken. Kendi eylemlerinin yegane faili olarak bilinçli bir özne, yani senin benim gibi kartezyen bir özne niye kendi idam ipliğini pazara çıkarır? Burda ima edilen nedir? Burjuvanın kendi eylemin faili olmadığı değil midir? Burjuvayı kendi öznel varoluşunun hilafına hareket etmek zorunda bırakan bir "güc", sermayenin işleyiş yasaları dediğimiz güce gönderme yok mudur?
Pek Stalin'de durum farklı mı? Stalin neyin vücuda gelmiş haliydi?
Dikkat edersek yukarıdaki 3 pozisyon da, Marx'ın bakış açısına taban tabana zıttır. Marx toplumsal alanlarda etkide bulunanın güçler olduğunu ortaya koymuşken -bu anlamda çok uzak gibi görünse de Marx aslında Spinoza-Niezsch e-Deleuze'ün son derece materyalist çizgisinde yer alan bir düşünürdür-, yukarıdaki 3 pozisyon, farklı güçlerin etkileşimine yön verenin Stalin adı altında kartezyen bir özne olduğunu iddia eder. Marx'ın ayakları üstüne doğrultuğu Hegel'i tekrar tepeüstü dikerler..
Stalin fenomenini yukarıdaki anti-kartezyen özne ve Nietzsche'ci/Ma rx'cı güçler dinamiği açısından değerlendirirse k, bütün günahlarına rağmen Stalin'i sahiplenmemiz gerekir. Marx'ı takip ederek söylersek tıpkı burjuvanın sermayenin işleyiş yasalarının bir vücuda gelmiş hali olması gibi, Stalin de belli toplumsal güçler dinamiğinin zorunlu bir vücud bulmasından başka birşey değildir..Sovye t deneyimi bir milyon kere yaşansa bir milyon Stalin illa ki çıkacaktır..Güç ler arasındaki dinamiğin etkileşimi değişmediği sürece aynı sonuçlar hep doğacaktır..Yan i şöyle de söyleyebiliriz; belli elementler aynı koşullar altında aynı tepkimeye girerler..
Toplum üzerindeki liberallere/"öz gürlükçü" "solculara" göre felaket, ortodokslara göre sosyalizmin bekası için zorunlu sonuçları doğuran sorumlu fail olarak bir şeytan ya da büyük lider Stalin kavrayışına sahip oldukça, Stalin'in bir "vücuda gelişi" olduğu güçler dinamiğini anlayamayız..
İşte bu son derece fantazi gibi duran tartışmalara önem vermediğimiz için, tarih bize milyonlarca insanın dahil olduğu kaotik bir aktif/reaktif güçler savaşı olarak değil de, Hollywood filmlerindeki gibi Süper Kahramanların ve Süper Villain'larla savaştığı, bu büyük oyuncular dışında hepimizin figuran olduğu bir fantazi evreni gibi görünür..Milyon larca adsız Rus insanının karmaşık etkileşimleri değil de, Stalin adında bir piskopat ya da büyük liderin kararları herşeyi belirledi..
İkinci bir mola alayım..Son bölümde, bütün bunların benim tüketim meselemle alakasına gelebilirim..
Benim aklımdan geçenlerin sende de bir çağrışım zinciri başlatabilmesi için, hangi bağlamda konuştuğumu, düşüncelerimin arkaplanını açıklamam daha iyi olacak galiba; düşünce tarihinde birbiriyle çelişen iki farklı özne kavrayışı var ben gördüğüm kadarıyla: biri Kartezyen özne, yani eylemlerinin yegane ajanı olan, kapalı, belli bir tutarlılığa sahip, halk kavrayışına "Yedisinde neyse yetmişinde de odur" sözüyle yerleşmiş, hepimizin sahip olduğu, sağduyunun onayladığı bildiğimiz özne konumu. Kararlarını bizzat veren benimdir, Ben benimdir işte. Descartes'in böyle bir özne kavrayışına nasıl vardığını düşünürsek, bu konumun ne kadar içimize yerleşik, doğal uslamlama sonucu nasıl zorunlu olarak çıkıyormuş gibi göründüğünü anlayabiliriz. Hatırlarsak, Descartes herşeyden kuşku duymakla başlar, varolan herşeyin gerçekten varolduğundan kuşku duyabilirim ama şu an bunları düşünüyor olduğum kesin, sağın bir bilgidir. Eğer bir düşünme eylemi varsa, o düşünen kim? Yani bildiğimiz düşünüyorum öyleyse "Ben" varım..Varolduğ una böyle kesin bir uslamlama ile ulaşılan özne..Eeh ne var ki bunda denebilir, gerçekten de öyledir deriz..Hakikate n bende düşünen, şu değil de bu hareketi yapmama karar veren kim? "Sağduyunun" tasdik edip onayladığı, herhangi birinin doğal durumunda sahip olduğu kendine dair kadim imge..
Yegane özne kavrayışı bu mudur? Bu hepimize böylesine tanıdık gelen özne kavrayışına ne alternatif olabilir ki sorusu hemen akla geliyor..Bir alternatifi olabileceğini kavrayamıyoruz. .Bu kavranması çok güç özneyi ve bağlantılı olarak eyleyeni belli olmayan eylemleri zihnimizde nasıl canlandırabilir iz..Örneklerle gitmek en sağlam yol görünüyor..
Volkan'ın son Blog'undan bir kaç alıntıyla başlayalım;
Alıntı:
Bu pasajdan ne anlıyoruz; demek ki o kesin bir yapı olarak alageldiğimiz özne'den kuşku duyup bir kurmaca olduğunu sorgulayanlar olmuş..Elbette sadece Kant değil; bütün post-yapısalcı okul, Lacan/Freud da var tabii ki..TANRI-DOĞA-ÖZNE üçlüsü… Kant`ın önemi, bu üç şeyin de kurmaca olduğunu belirtmesidir.
Şimdi asıl ilginç pasaja gelelim;
Alıntı:
Bu saptama hiç de tekin olmayan birşeylerin varlığına gönderme yapıyor değil mi? Toplumun göbeğinde insan erişiminin dışında nasıl bir alan olabilir? Çağrışımı güçlendirmek için bu gizemli gönderimde bulunan cümlenin arka planına da bakalım;İnsanın erişiminin dışında işleyen bir alanın açılmasına tanık oluyoruz
Alıntı:
Öznesinin kim olduğu belli olmayan, adeta bilim-kurgu filmlerinde olduğu gibi robotların, ya da dev bir bilgisayarın yönetiminde olan bir siyaset alanı..Herşeyin arkasındaki, ipleri elinde tutan gibi görünenlerin bile basit figürandan öte olmadığı tekinsiz ucube bir alan..Matrix filmi akla geliyor hemen..Matrix'i yöneten kim? Hiç kimse, bir yok-özne, lokalize edilemeyen bir güçler dinamiği..İnsan-özne açısından, siyaset sürecinin anlamsızlaşması. Batıda seçimlere katılımın düşmesi… Kendini ve etrafını özgürce biçimlendiren öznenin bitişi… Bir bakıma demokrasinin bitişi… Anlamlı siyasetten, siyasetin anlamsızlığına doğru bir gidiş…
İnsanın siyaset yaptığı alanın aşınması ile birlikte yerel eylem alanlarının ortaya çıkması
Şimdi bildik bir ortodoks, havalı post-modern saçmalıkları yinelediğimizi düşünceketir, ama dönüp kendi düşünce okulunun felsefi öncüllerine bile bakmaya tenezzül etmediğinden, Marx'ın yüzlerce yıl önce Matrix'i dile getirmiş olduğu aklına gelmez. Şimdi soralım, kapitalizmin öznesi kimdir? Vasat bir ortodoks cevabı hemen yaratacaktır; tabii ki kapitalistler..Koca bir hayır..Bir kapitalist basit bir figürandan başka birşey değildir, kapitalizmin öznesi Sermayedir. Üstadın çok bilinen sözlerini hatırlayalım; "Burjuva sermayenin vücuda gelmiş halidir" (yani sermayenin günlük hayattaki temsilcisidir, Matrix'e referansla söylersek burjuva Sermayenin Agent Smith'idir)..Sonra çok daha iyi biline sözü Marx'ın; "Kapitalist kendi idam ipliğini bile piyasaya sürer".
İşte, sağduyunun kartezyen özne'sine karşı "özne olmayan özne" konumuna böyle yaklaşabiliriz. Somut, tekil bir ajandan ziyade bir güçler dinamiği..Sermaye sen ben gibi bir özne olarak lokalize edilebilir mi? Bir kendilik değildir, hiçbiryerdedir ama aynı zamanda heryerdedir..
Bu ikinci özne kavrayışını daha da somutlaştırmak için birkaç alıntı daha yapalım. Önce Lacan'ın enfes embesil kişi tanımı;
Alıntı:
Hepimiz "doğal halimizde" kendi kendimizle özdeş olduğumuzu düşündüğümüze göre ...."Salak, kendi kendisiyle özdeş olduğunu düşünendir"
Ve, bana aşırı derecede hitap eden Deleuze & Guattari'den Bin Yayla'nın açılış pasajı; (İngilizcesini de vereyim de, yanlış çeviri yaparsam anlaşılsın )
Alıntı:
Berbat çeviri için özürler..İkimiz Anti-Oedipus'u birlikte yazdık. Herbirimiz birkaç olduğundan, halihazırda büyük bir kalabalik vardı zaten. Menzile giren herşeyden faydalandık, çok yakın olan kadar çok uzak olan da. Tanınmayı önlemek için zekice pseudom'lar atadık. Peki adlarımızı niye tuttuk?. Alışkanlıktan, sadece alışkanlıktan. Kendimizi tanınmaz kılmak için, algılanamaz kılmak için, kendimizi değil, bizi eyleme geçirteni, hissetmemizi, düşünmemizi sağlayanı..Sadece artık Ben denilmeyen noktaya değil, Ben demenin artık herhangi bir öneminin kalmadığı noktaya ulaşmak için. Artık kendimiz değiliz. Yardım edildik, esinlendirildik, ÇOĞALTILDIK. / “The two of us wrote AntiOedipus together. Since each of us was several, there was already quite a crowd. Here we have made use of everything that came within range, what was closest as well as farthest away. We have assigned clever pseudonyms to prevent recognition. Why have we kept our own names? Out of habit, purely out of habit. To make ourselves unrecognizable in turn. To render imperceptible, not ourselves, but what makes us act, feel, and think. To reach, not only the point where one no longer says I, but the point where it is no longer of any importance whether one says I. We are no longer ourselves. Each will know his own. We have been aided, inspired, multiplied ” A Thousand Plateus
Bu mükemmel pasajın analiz edildiği bir ders notları sayfasına da denk geldim, birbirimizi anlayabilmek için çok faydalı olacağını düşünüyorum. Şiddetle okumanı tavsiye ederim;
www.colorado.edu/English/courses/klages/2010/2brendan.html
Şimdi beni derinden etkilemiş ikinci bir pasaj;
Alıntı:
Sanırım bu pasajlardan sonra nasıl bir zihinsel altyapı üzerinden düşündüğüm daha açık olmuştur..
"Kişisel bir kimlik/özne (identity) duygusunun algısına hiçbir zaman sahip olmadım, hala da sahip değilim. Kendime birşeylerin olup bittiği bir yer olarak görünüyorum, ama bir Ben ya da Beni/Bana yok ( there is no "I", no "me" ). Herbirimiz birşeylerin olup bittiği bir kavşak noktası gibiyizdir. Kavşak noktası tamamen pasiftir, orda birşeyler olur. Ama aynı derecede geçerli başka birşey başka bir yerde olur. Seçim yoktur, sadece rastlantı (chance) vardır. (...) Kitaplarımı ben yazmışım gibi bir duyguya sahip değilim. Daha çok kitaplarım benim üzerimden geçerek yazılıyormuş hissine sahibim. Ve beni geçip gittiklerinde, kendimi boş hissederim, geride hiçbirşey kalmamıştır.
Claude-Levi Strauss, Mit ve Anlam, Kanada Broadcasting Company'e verdiği röportajdan
Bu yok-özne kavrayışının üzerine bir de Nietzsche'ci güçler dinamiğini eklemem lazım. Ondan da bahsedersem, bağlam ortaya çıkacaktır..Ama şimdi bir mola vereyim ve bir sigara tüttüreyim.
-Pek sanmıyorum. Ha değerli metallerden yapılmış silahların, süs eşyalarının durumu belki aynı ayrıcalıklı statüdeydi ama Mezopotamya'da buğday tarlasında çalışan antik bir köylünün sabanıyla kurduğunun, benim henüz uzanamadığım o mükemmel çim biçme makineleriyle kurduğum türden platonik, fetişistik bir ilişki olmuş olabileceğine ihtimal veremiyorum. Ben aslında adlandıramasam o boşluğun ne olduğunu az çok sezinleyebiliyo rum; basitçe toplum, insan. Bunca kalabalığın ortasında yalnızız. İnsan eksikliğini metalarla ikame ediyoruz.
Gözden kaçırdığımız nokta, İNSAN İRADESİ ve dolayısıyla Sopenhaur gibi bana geliyor. Üstat diyor ki, karamsar felsefesinin dışında bir söylemle, İNSAN OKUYAN, ÖĞRENEN, DEĞİŞEN ve DEĞİŞTRİLEN bir VARLIK olduğu kadar, İSTEYEN DE bir varlıktır. Ne yapacağız şimdi? Ne olcak bizim bu halimiz? Sopehanur iradenin soldurulması ve nefsin köretilmesini salık veriyor. Bir de bu benim tezim- yanlışşa beni uyarın - insan alet kullanan tek hayvan olduğundan, ihtiyaçlarını sonsuz hale getiren de kendisidir. Kendi felaketine kendi aklıyla hizmet eden başka bir canlı bulamazssınız. Mikroplar bile bizden daha ihtiyatlı. İktisat bilimi ha bire söyle durur- bıktığımı da itiraf edeyim- "insan ihtiyaçları sonsuzdur diye her cümleye başlar" gerçekten öyle olmasına gerek var mı? İrademiz bize neye ihtiyacımız olduğunu neye olmadığını söylemiyecek kadar gelişmemiş ise, maymunlara niye boşuna hakaret edilir, maymun iştahlı diye anlayamıyorum.
Gözden kaçırdığımız nokta kensilikle SOPENHAUR ve yada tasavvuf. Konuyla ilgili olarak, bu sefer Marksa ve diğerlerine ihtiyacımız yok gibi görünüyor ve maliyetli büyük sistem değişikliklerin e gitmeye gerek yok. Ne dersiniz, İRADE meselesimi yoksa FELSEFESİMİ gözden kaçırdığımız. Sevgili Önderin sorusunda KADİM AŞK vurgusu, edebi bir inceliğe işaret ettiği kadar felsefi bir derinlikteki sorunsala da işaret ediyor ve bizi gevezelik yapmaya kışkırtıyor.
Selamlar
Ben diyelim iPad'i başkaları alıyor diye almak istemiyorum, çevrem böyle diye değil..Bizzat aktif olarak istiyorum, bunun gerekli olduğuna inandırıyorum kendimi..Çevrey e bir uyum olarak değil..
İstanbul'da araba sahibi olmanın anlaşılabilir hiçbir rasyonel sebebi olamaz; ama hadi gel bunu ilk işine başlamış genç birine anlat..
Senin verdiğin örneklerde bir dışsallık ilişkisi hala var; nitekim tül nasıl beyazlatılır muhabetlerine gerçekten de girmek zorunda kalacağın ortamlar olabilir ama bu tül beyazlatma muhabetlerine nefretini saklı tutmana engel olmaz.
Benim anlatmaya çalıştığım ise, redetmekten, dışsallaştırmak tan ziyade varoluşumuzun hamurunu değiştirmeye çalışmak..Başlı başına yeni bir değer sisteminden bahsediyorum, Nietzsche'nin "Değerlerin Yeniden Değerlendirmesi " dediği şey var aklımda daha çok..
Ortodoksları eleştirimdeki temel başlıklardan biridir bu; onlar Nietzsche gibi aktif olarak, pozitif olarak "Değerlerin yeniden değerlendirilme si" ile ilgilenmezler; reaktif olarak olumsuzlarlar, dışlarlar..kend ileri farklı bir yaşam sürmüyor iken, şekilsel bazı burjuva değerleri dışlarlar..Mesa la Golf ya da Tennis oynamayı bujuva kültürü diye dışlayabilir ama ne bilim daha az bariz olanı, diyelim kanepe ile uyumlu hali seçmeyi ev işi olarak görebilir..
Bilmiyorum farkı açabildim mi?
İradenin gücünü öne çıkarmak demişsin, ben de bunun için yorumuma Badiou alıntısıyla başladım ya..Ancak benim kuşkum bunun bir bireysel irade olabileceğine yönelik..zaten Badiou da kollektiviteye vurgu yapmış..Kültür, etik, disiplin değerlerin yeniden değerlendirilme si; bunlar fani bireyler olarak bizi çok aşan şeyler. Bunlar ancak bir toplumsal oluşum içinde o da uzun yıllar içinde realize edilebilir.
her hafta şehit ailelerinin çıkardığı savaş çığırtkanlığı yapan bir gazetenin bağış toplamak için satıldığı bir ortamda ne yapayım koşullar bunu gerektiriyor deyip ben de mi bağış yapmalıyım, ya da savaşın kirli iki yüzü olduğunu ve benim bu iki yüze de karşı olduğumu mu söylemeliyim, ya da tül nasıl daha iyi beyazlarılır, kocanın sevdiği yemekler nasıl yapılır muhabbetlerine ben de mi katılmalıyım yoksa "arkadaşlar tül beyazlamadan ömrünüz geçiyor" diyerek onları kadınlığın kurtuluşu için mücadeleye mi davet etmeliyim?:-)gi bi gibi bir sürü şey...
yapma önder, daha önce de söylediğim gibi zaaflardan biraz olsun sıyrılmak gerekiyor. belki iradenin gücünü(volkanda n alıntılıyorum) biraz daha öne çıkarmalıyız. ne dersin?
Alıntı:
Sevgili Melike,merak ettiğim bir şey var önder, yazını kapitalizm eleştirisiyle birlikte özeleştiri olarak kurmana dayanarak bu soruyu sorma cüretini gösteriyorum.
nasıl olur da bir insan kapitalizmi ve sosyalist lafazanların açmazlarını bu kadar iyi görüp de her şeye karşın pratikte tüketime karşı koyuş sergileyemez?
Soruna süper bir cevap geldi daha şimdi aklıma;
Böyle bir soru sormanın cüret göstermek olarak algılandığı bir toplumda yaşadığım için tüketim dürtülerimi kontrol edemiyorum; işin şaka tarafı bir yana belli bir gerçeklik payı da var bunda. Hakikaten benim gündeme getirmeye çalıştığım meseleler tam da bu türden olanlar işte..Bunları sorgulamayı cüret göstermek olarak algılamayı bırak, son derece sevindirdin beni sormakla..
Nerden nereye? Arada ne gibi bir bağlantı var açayım; ancak baştan uyarayım; derli toplu değil çağrışımsal olarak yazan biri olmam hasebiyle bunu kısa bir şekilde yapmam mümkün değil..Hele böyle bir konuda hiç mümkün değil..
Birkaç gün önce Zizek aktarmasıyla Badiou'nun mükemmel bir saptamasına denk geldım; onunla girizgah yapmak istiyorum:
Alıntı:
Sinik bir ortodoksun olumlayarak, sinik bir liberalin de olumsuzlayarak bu pasaja vereceği cevap; "Eh şimdi bu yeni bir şey mi? Bildik Leninist dar kadrocu örgütlenme modelinin formülüdür" diyecektir.Popüler bir disipline ihtiyacımız var. Hatta "hiçbirşeyi olmayanlar sadece disipline sahiptirler" bile diyebilirim. Yoksullar, finansal ya da militer araçlardan yoksun olanlar, gücü olmayanlar; onların bütün sahip oldukları kendi disiplinleri, birlikte hareket etme kapasiteleridir. Bu disiplin zaten kendi başına bir organizasyon biçimidir.
Aktaran Zizek, İn Defense Of Lost Causes, sh70
Ancak arada ciddi bir fark var; burada Badiou, devrimci bir durumda merkezi karar organın emirlerini sorgusuz sualsiz uygulama anlamında bir disiplinden bahsetmiyor; belli bir toplumsal alan içinde "normal", yani devrimci olmayan bir durumda, kişinin bir kollektivitenin üyesi olma bilinciyle kendi kendine gönüllü olarak uyguladığı türden bir disiplin bu. Ne bileyim, bu yıl içinde Kapitalin üçüncü cildini okuyacağım, ya da bu hafta sonu kağit toplayıcı çocuklarla sohbet edeceğim vs türünden, günlük yaşama dair bir disiplin..
Sanırım bu pasajı niye aktardığımı ve ondan çıkıp nereye doğru gitmekte olduğumu tahmin etmişsindir. Evet burda kastedilen disiplin, benim tüketim çılgınlığımı da kontrol altına almaya yönelik bir disiplin..Özetl ersen Badiou'nun bahsettiği "sıradan", "normal", gerçek insanların günlük hayatlarını organize etmeye yönelik bir disiplin..
Ana yazıyı yazmamdaki amaç zaten kendimde böyle bir disiplini kuramamış olmamdan duyulan rahatsizlığı paylaşarak, Badiou'nun "da" gündeme getirmiş olduğu durumu sorunsallaştırm aktı..
(Vallahi de billahi de yazımı Badiou'nun pasajından önce yazdım)
Pasaj her ne kadar mükemmel de olsa, çok önemli zorunlu bir çıkarıma değinmemiş, değinmişse de Zizek aktarmamış. O çıkarım bence şu soruyla açığa çıkar; böyle bir disiplin hangi yapısal bir referans noktasını gerektirir? Başka bir ifadeyle, kendinde bir dispilin olabilir mi? Bence olamaz, olursa obsesif/takıntı lı nevrotik bir kişilik ortaya çıkar..Kendine bir disiplin uygulayabilmek, onsuz düşünelemeyeceğ i bir değerler sistemini öngerektirir,ya ni bir etik kodlar bütününü..
Şimdi soru şü; farkli bir insan toplumu düşleyen bizlerin kendimize Badio'nun telkin ettiği biçimde bir disiplin uygulamamızı sağlayacak bir değerler sistemiz, bir etik kodumuz var mı? Savrulmaları, dönmeleri, sosyalizmi kaldırıp örtük olarak "tek yol hedonizm" demeleri gözönünde bulundurursak olmadığı açık. Bugün solculuk yaşadığı dar çevrelerde, bir egzantrik kişilik, bir nevi şahsına münasır olmaklık durumundan başka bir gönderime sahip değil..O yüzden değil midir ki Okan Bayülgen gibiler bile "komunistliğini " ilan edebildiler...A rtık bir "image" solculuk, yakında image maker'ların portfoyüne de girer..
Yani solculuğun varoluşsal bir zorunluluk olarak kendini dayatması diye bir durum artık yok..
Şimdi bu değerlerden yoksun olma genel durumunda, benim tüketimciliğimi kısıtlamamanın, yoksul çocukları sünnet ettirmeci "güzel ruh" yardımseverliği nden bir farkı olabilir mi? Biliyorum çok sinik biriyim..Ufak ufak da olsa bir yerlerden başlamalı elbette..
Disiplinden, değer sistemine/etik koda geldik..Ama orda duramayız, zira değerler sisteminin kendisi de başka birşeyi gerektirir, çocukluğumuzdak i, hani şu "Anahtar nerde suya düştü, su nerde inek içti, inek nerde, dağa kaçtı" diye giden tekerlemeye dönecek ama bence gerçekten öyle; bir kollektivite, bir toplumsal kültür olmadan bir değerler sistemi/bir etik olabilir mi? Bence olamaz..
Şimdi benim durumumu bir tasavvur etmeye çalış; yabancı bir ülkede iş dışında tek bir kişiyle en küçük insanı bir bağlantım olmadan yaşıyorum; hoş kendi ülkemde de durum farklı değil ya..
Böyle bir durumda olan birinin, düşündüğü ya da hayal ettiği gibi yaşaması mümkün mü? Böyle bir irade mümkün olsaydı, öncelikle sigarayı bırakırdım..
Bir de bu kendinde dejavantajlı durumun üzerine, çağın ruhu biniyor bir de..Zizek bunu çok iyi özetler; eskiden Süperego hazza karşı yasak buyururdu, post-modern zamanlar da süper-ego bile haz almayı, eğlenmeyi buyuruyor der..Kendi değerlermiz olmayınca, haliyle eksikliği egemen değerler dolduruyor..Bun a karşı tek başına karşi durmak çok zor..
Neyse burda keseyim, gerekirse sonra devam ederiz..




Erdem,
Melike'nin sorusuna karşı savunma yapmaktan senin yazdıklarına yorum getirmeye vakit kalmadı..İnşallah yarın..