Edebiyat Edebiyat Deneme Bal-Porsuğu İnsanlar
 

Bal-Porsuğu İnsanlar Bal-Porsuğu İnsanlar Popüler

Bal-Porsuğu İnsanlar

Edebiyat

Edebiyat Yazarları
Yazım Tarihi
14 Mart 2010
Tanıtıcı Bilgi
Vancouver'ın Evsizlerinin Günlük hayatlarının bende bıraktığı izlenimler.

14 Mart 2010 - Salt Lake City Hava Limanında Candlewoods Hoteli

Soylu aile armalarında ya da hanedan forslarında hep aslan, kartal, kurt gibi gücün, asaletin, mağrurluğun simgesi olan hayvanlar kullanılır. Ben bir hanedanın kurucusu olsaydım kendi forsuma Bal Porsuğunu koyardım. Hiç de öyle görkemli, vakur, iktidara tapınanların özdeşleşebileceği bir hayvan değildir ama saygının en yükseğini hakeder yine de gözümde. Maalesef bende, belki de aslında bizim millette olmayan bir özelliği sembolize ediyor; bu yüzden olsa gerek hayranlığım katlanıyor.

Bal porsuğu, bilinen görkemli ve doğuştan gelen güç ve iktidar sembolü hayvanlardan çok daha büyük bir saygıyı hakediyor; zira bir aslan ya da kartal doğuştan çok güçlü silahlarla donatılmışken, bal porsuğu, çelimsiz, bir ev kedisinden biraz daha irice, gösterişsiz bir hayvandır. Aslan veya kartalın "başarılarında", büyük bir çabayla edinilmiş  "kişisel bir yetenek" yoktur pek, oysa bal porsuğu bütün meziyetlerini çalışıp, didinerek kazanmıştır. Doğuştan gelen ya da insan toplumuyla analoji kurarsak miras yoluyla geçmiş hiçbir avantajı yoktur. Doğanın bahşettiği yegane silahı kösele gibi kalın derisidir ama görkemli hayvanlarda olmayan müthiş özelliği var; azmi, yılmazlığı, asla pes etmeyişi. Ekmeğini değil taştan, delip ortasına kadar ulaştığı dağdan çıkarır. Çocukluğunu bile yaşama şansı tanınmamıştır, bir bal porsuğu çocuğunun hayatta kalması için resmen öğrenmesi gereken meziyetler için sadece birkaç ayı vardır, bu kısa sürenin sonunda tek başınadır.

http://en.wikipedia.org/wiki/Honey_badger

Bir gram bal için, aşırı saldırganlıklarıyla ünlü korkunç Afrika arılarının, yere serilmiş bir kütüğün içindeki kovanlarına dalar; yüzlerce defa sokulmasına rağmen, tekrar tekrar peteğe ulaşmaya çalışır ve sonunda ulaşır da. Ardından bir kobranın peşine düşer, ısırılır, zehir şırınga edilir ama yılmaz. Bir iki saat sersemledikten sonra tekrar kalkar ve kobrayı da mideye indirir. Ne bulursa onunla yetinir, küçük, dişimin kovuğuna girmez diye bir aperatif fırsatını da geri çevirmez ve minicik bir farenin peşine düşer derken.

Bu inanılmaz hayvan hakkında ne yazsam yeterli olmaz; kesin bir fikir vermek için şu bilgiyi aktarayım; Bal Porsuğunu takip etmek şeklinde evrim geçirmiş bir şahin türü var. Bütün gün bal porsuğunu takip ediyor, fırsatçılık yapıyor yani. Yukarıda bahsi geçen minik fareyi de Bal Porsuğu ağacın tepesinde sıkıştırmış, köşeye sıkışan küçük kemirgen de kurtuluşu aşağıya atlamakta bulmuştu; tam da bu anı kollayan şahin olmasa, fare yine de kurtulamazdı Bal Porsuğunun elinden. O aşağıya inene kadar şahin fareyi kapar. Geçimi bal porsuğuna endeksli, onunla simbiyotik bir ilişki geliştirmiş bir başka küçük kuş daha varmış; bu minik kuş da, adının -Bal Rehberi- ima ettiği gibi, yabani arı kovanlarının yerini porsuğa gösteriyormuş, tabii küçük bir komisyon karşılığındaç

http://en.wikipedia.org/wiki/Honeyguide

Düşünebiliyor musunuz, bal porsuğunun dişiyle tırnağıyla çıkarmaya çalıştığı ekmeğinden bu şekilde nevalelenmek üzere evrim geçirmiş iki yaşam formu bulunuyor. Varın bal porsuğu nasıl bir yaratıktır siz tasavvur edin. Bal Porsuğu proleteryanın sembolu ise, asalak şahin de burjuvazinin.

Bal porsuğu da nerden aklıma geldi diye merak ettiyseniz anlatayım;

Geçen sonbaharda, burjuva ülküsünün örnek gösterdiği, refah toplumun simgelerinden sayılan, G-7'lerden Kanada'nın Vancouver şehrindeydim. Bu refah toplumunu yücelten bizdeki liboşların yüzüne, Kanada'nın şimdi anlatacağım "artığını", "gizli" yüzünü vurmak gerekir. Aslında hiç de gizli bir yüz falan değil, cascavlak, alenen ortada, her ne kadar geçen kış olimpiyatları esnasında imajları zedelenmesin diye, etkinlik süresince evsizlerin sokakta yatmalarını yasaklayıp, hepsini spor salonlarına falan tıkmaya kalksalar da.

Evsiz oranı en yüksek şehirmiş. Kuzey amerikanın pekçok şehrinde evsiz vardır, hatta tipik bir amerikan şehrinin çok tanıdık standart fonunu teşkil ederler. Yolda yürüken yanınıza gelip "Brother, can you spare me a dime" diyen bir evsizle heran karşılaşabilirsiniz.

Amerikalı Marxist David Harvey'in "Post-modernliğin Durumu" adlı kitabında yaptığı mükemmel bir analiz vardır; Ridley Scott'un kült filmi "Blade Runner"dan bahseder. Bu filmin konusu, insanlar ve androidler arasındaymış gibi görünür. Ama aslında "arkaplanda" bir üçüncü "tür" daha vardır; evsizler.

Filmin olay örgüsünde hiçbir yere sahip değillerdir, ama hep oradadırlar, arkaplanda hep duruyorlardır, bilinçdışınızın "üçüncü gözüyle" farketmeden görürsünüz, aslında gözünüze gözünüze sokulur, ama alttan alta, olayın tuhaflığını, insanlık dışılığını, kabul edilemezliğini kanıksayıp, normalleştirebilmeniz için;  işte bu geleceğin büyük şehirlerinin "normal" görüntüsüdür, birilerinin sokakta ser sefil halde yatıyor olması, gözünüzün aşina olduğu ama zihninize kazınmadan geçip giden alışıldık bir görüntüdür artık. Evsizlerden çoktan vazgeçilmiş olduğunun, geleceğin dünyasında da yerlerinin  bu farkedilmeyen, gözün bile takılmadığı, ancak kıyıda yeralabilecek bir varoluş olabileceğinin sinematografik bir ilanıdır bu. Varlıkları hissettirilir ama hesaptan çıkarılmışlardır. Günlük insani koşuşturmacanın, hesapların, kavgaların dışında bırakılmışlardır. Farklı "insan" tabakaları arasındaki müzakerelerde de bir yerleri yoktur. Tamamen, beşeri analizlerin dışına itilmişlerdir. İnsan varoluşunun dışında farklı, mutlak olarak yabancı bir başka "tür"dürler artık, hayatlarının hiçbir önemi olmayan bir nevi haşerelerdir.

Brikaç yıl önce kanımı donduran bir haber okumuştum; Amerikalı bir hemşire kadın, yaya geçidinden geçmekte olan bir evsize çarpar, adam ön camdan içeri girer ve orda sıkışır. Kadın şoku atlatır atlatmaz arabayı sürmeye devam eder ve ağır yaralı adamı kanlar içinde ön camdan içeri girmiş bir halde öylece arbada bırakır ve talihsiz adamın yardım için yalvarma inlemeleri eşliğinde,sevgilisiyle seks yapmaya başlar. Doktor çağırmaz ve adam mutemelen korkunç acılar içinde yavaş bir ölüme maruz kalır. Bu gerçekten yaşanmış olay filme de alındı. Evsizlerin ortalama bir insanın gözünde ne ifade ettiğini görmek için izlemenizi tavsiye ederim; Amerkan Güzeli'nden tanıdığımız Mena Suvari'nin başrolde olduğu başarılı bir filmdir. Kısacası, David Harvey'in analizlerinin çok da abartılı olmadığının bir kanıtıdır, yaşanmış bu olay.

http://en.wikipedia.org/wiki/Stuck_(2007_film)

http://en.wikipedia.org/wiki/Chante_Jawan_Mallard

Evsizler Sınıf mücadelesinin içinde bile bir taraf değillerdir, proleteryanın bile "ötekisi"dirler.

O herkesin ağzına pelesenk olan, terennüm edilmesi nerdeyse entellektüel bir derinliğin ifşası gibi kodlanmaya başlanan "ötekileştirmenin" saf, mutlak, ideal bir örneğini görmek mi istiyorsunuz? Türbanlılara yönelmeyin o zaman, evsizlerin toplumdaki yerine daha doğrusu "yersizliğine" çevirin yüzünüzü.

Bir pazar günü, otelimin karşısındaki büyük marketten sabah kahvemi ve yanına croissant'ımı alıp, dışarıdaki banklara oturdum ve kahvaltımı yapmaya başladım. Derken kahvenin kalanı üzerine bir sigara tüttürmeye geçtim. Sıradan bir kuzey amerikan pazar sabahını seyre koyuldum; ilgi çekici birşeyler görmeyi hiç beklemiyordum. Derken ta uzaklardan bulunduğum yere doğru gelmekte olan bir "C", ayaklarını da hesaba katarsak "Ç" şekli gördüm; muhtemelen ne olduğunu bilmediğim bir kas ya da belki kemik hastalığı yüzünden nerdeyse tam bir "Ç" şeklini almış, iki büklüm yürümekte olan, oldukça yaşlı, asyalı, -sanırım Hong Kong'lu, zira Vancouver Hong Kong'tan birkaç yüzyıldır göç alıyormuş-  bir kadındı bu "Ç". Benim büyük halam da böyle bir "Ç" haline gelmişti. O "Ç" haliyle, hödük kocası Musa'ya hizmet etmeye devam etti Torosların dondurucu yaylalarında, son nefesini verene kadar üstelik. Biraz da bu açıdan asyalı "Ç" teyzeye hemen sempati duyuverdim.

İnanılması güç bir hız ve çeviklikle büyük market'in park alanına girdi, çöpleri karıştırmaya başladı, ne olduğunu çıkaramadığım birkaç şeyi alıp cebine attı, sonra sağda solda, uygun yerlerine götürülmektense, öylece bırakılmış alışveriş arabalarını toplayıp, uygun yerlerine sürüp bıraktı. Böylesine önemli bir fiziksel handikapı olan, oldukça yaşlı bir kadının bu "kurallara riayet eden iyi vatandaş" davranışına bir anlam veremedim ilk anda. Ancak yerine yerleştirdiği alış veriş arabasının bir yerlerinden bir çeyrekliği çıkarıp cebine atınca olayın rengi çıktı ortaya; yaşlı asyalı teyze "işini" icra etmekteydi, günlük "mesaisini" yapıyordu. Anlaşılan, alışveriş arabalarının sağa sola değil uygun yerlerine bırakılmasını teşvik etmek için market yönetiminin uygulamaya soktuğu bir önlemdi bu; markete girerken arabalar, bir çeyreklik uygun yere sokularak zincirlerinden kurtarılıyor ve işi bittikten sonra para geri alınmak isteniyorsa, park alanında alışveriş arabalarına ayrılmış bölümde  işlemi tersinden yapmak gerekiyordu. Tabii fazlasıyla semirmiş zenginler, bir çeyrekliğe tenezzül etmeyip, işleri bittikten sonra arabaları öylece otomobillerini park ettikleri yerlerde arkalarında bırakıveriyorlar ve bu da akıl almaz bir yoksulluğun pençesindeki insanlar için geçim kaynağı oluyor. "Refah toplumu" Kanada'nın en talihsizleri için yürürlükte olan "sosyal devlet" uygulaması işte bu tür şeyler.

Asyalı "Ç" teyze, birkaç arabayı daha yerlerine koyup, bütün çöp tenekelerini kolaçan ettikten sonra, geldiği hız ve çeviklikle oradan uzaklaştı, bense birkaç blok ötede gözden kaybolana dek ardından bakakaldım.  Acaba nerde yaşıyor, Kuzeyin sert kışlarında ne yapıyor, nasıl oldu da kendini Kanada'da buldu, yoksa burda doğan ikinci, üçüncü kuşaktan mı, hastalandığında ne yapıyor, bir ailesi, çocukları var mıydı, var idiyse şimdi neredeler gibi sorularla başbaşa kaldım. Soruların en haince olanı ise, böyle bir yaşamı niye sürdürdüğüyle ilgili olanıydı. Onunla kıyaslandığında çok daha avantajlı bir yaşama sahip olan benim için bile hayat bazen katlanılmaz görünüyorken, böylesi zor durumdaki yaşlı bir kadın hayat mücadelesini sürdürme o inanılmaz kararlılığını ve inadını nerden buluyordu?İşte bu düşünceler içinde onu seyrederken aklıma gelen imge doğrudan bal porsuğu oldu haliyle. Boşuna demedim, bal-porsuğu insanlar işte.

Yaşlı teyze "Ç", bir sonraki porsuk için hiçbirşey bırakmamıştı. Bu ikincisi kısa bir keşiften sonra, kısa bir süre önce bir başka porsuğun burayı temizlemiş olduğunu çabucak idrak edip, fazla üstelemeden mıntıkayı terketti. Böylece "Ç"deki aceleciliğin, bal porsuğu telaşının nedenini de anlamış oldum.

Aslında dolaylı yoldan kapitalist toplumda orman kurallarının geçerli olduğunun ilanıydı bu sahneler; insanlara hayatta kalmak istiyorsanız bal porsuğu gibi olacaksınız diyorlar örtük olarak.

Yaşlı asyalı teyze örneği sizi yanıltmasın, Kanada'nın evsiz profilinin diğer şehirlerinkinden bir farklılığı da yaş ortalamasının oldukça genç olması.

Bir başka gün, yine otelimin kapısının "biraz ilerisinde" yine tütüyordum. Zira bu paspaye otel bile müşterilerinin sağlığına çok dikkat ediyor ve girişin 25 ft yakınında sigara içirtmiyor, hemen kapılarının dibinde birkaç çeyreklik ve çöpteki atıklar için yarış halinde bir "insanlığın" varlığı ortadayken üstelik. Ne büyük bir iki yüzlülük.! Akşam yemeğim olan sandviclerimden birini yakındaki "Eat Fresh, Eat Subway " sloganlı Subway'de henüz götürmüş, diğerini gecenin ilerleyen saatlerinde ortaya çıkabilecek olası bir mide kazınmasına karşı önlem olarak yanıma almıştım. Odama çıkmadan önce bir yemek sonrası sigarası yakmış, dolayısıyla da yedek sandviçimi yandaki çiçek tarhının duvarına bırakmak zorunda kalmıştım. Uzaktan saçı sakalına karışmış, sarışın ve Pink Floyd'un klavyecisi Rick Wright'a çok benzeyen oldukça yakışıklı ama hırpani görünümlü bir gencin kaykayıyla bana doğru gelmekte olduğunu farkettim. Yanımdan geçip, sonradan günlük rutinlerinden biri olduğunu çıkarsadığım üzre, kaykayından inip otelin büyük küllüğüne doğru yönelmişti ki, çicek tarhının duvarı üzerinde duran, alımlı paketi içindeki sandviçimi farketti ve yüzünde bir inanamazlık jestiyle ona doğru bir hamle yaptı, gerçekten doğru olabilir miydi, bütün bir sandviç öylece orda unutulmuş olabilir miydi? Hemen hemen aynı anda ben de niyetini farkedip gayri ihtiyarı karşı hamlede bulundum, sanki kim önce sandviçe ulaşacakmış türünden bir yarış içindeymişiz gibi. Sandviçin sahipsiz olmadığını anlayan kaykaylı genç biraz hayal kırıklığıyla, rutin işine, büyük küllüğü karıştırmaya geçti. Küllüğü bir süre alt üst ettikten sonra, 3-5 tam içilmemiş sigara izmariti, bizdeki tabiriyle "torik" bulup cebine attı ve tekrar  kaykayına binip hızla uzaklaştı.

Sandviçimi korumak için yaptığım istemsiz hareketim nedeniyle beliren pişmanlık ve kendime karşı duyduğum büyük tiksinti ve utanç daha hafiflememişti ki, arkadan ikinci bir kaykaylı çocuk geldi. O da aynı şekilde küllüğe yöneldi ama "ganimet" çoktan götürülmüştü. Evsizler dünyasında da vahşi bir rekabet sürüp gidiyor demek ki. Kapitalist toplumun iğrenç artıkları için bile bir varoluş mücadelesi amansızca devam ediyor.

Hemen hemen aynı sahne, bu sefer de bir başka otelin kapısı önünde yaşandı. Bu otelin küllüğü ise yaklaşık bir metre yüksekliğinde dev bir mantar gibiydi. Beraberinde bir sıvı olmadan sigara içemediğimden, sigaramı yakabilmek için yanımda getirdiğim bir nar içeceği şişesini "mantarın" üzerine bırakmıştım, . Bu esnada yine kaykaylı bir genç geldi yanıma ve birşeyler sordu şişeyi göstererek, ben yine anlamsız bir sahiplenme duygusuyla "That's Mine !" diye hiddetle atıldım ve şiseyi almak üzere kolumu uzattım. Lanet olsun bu özel mülkiyet duygusu genetik midir nedir? Kendime haksızlık etmeyeyim ama, nar suyum giderse sigaramı içemeyecektim. Ama yine de niye bu refleks anlam veremedim. Bu tür refleksler sonucu her defasında pişman olurum ama bir sonraki durumda yine de yaparım..Yeterince "cool" olamıyorum galiba, "o benim oyuncağım, dokunma" diye atlıyorum.

İşin benim için daha utanç verici yönü de sonradan ortaya çıktı; meğerse kaykaylı gencin benim nar içeceğinde değilmiş gözü; onu kaldırıp dev mantarın içindeki "torikleri" alabilmekmiş derdi. Bu ve daha sonraki örneklerden çıkarsadığıma göre aslında bu insanların, sigara izmariti topluyor olsalar bile, kendi onur kodları var. Ne benim sandvicime, ne de nar suyuma tenezzül ettikleri yok aslında.

Aynı sahne bir üçüncü otelin kapısında da tekerrür ettiğinde onlardaki onura yönelik bu hissim daha da güçlendi; birkaç blok ötede ayakta duran evsiz orta yaşlı bir çift kendi aralarında bana doğru bakıp konuşuyorlardı. Derken kadın geldi ve benden nazikçe bir sigara istedi. Teşekkür edip henüz ayrılmıştı ki ardından adam bana doğru yöneldi. O da isteyecek sanıyordum ancak  küllüğe doğru yöneldi. Mağrur bir şekilde karıştırdı, birkaç toriği alıp gitti. Belki de "erkeklik onuru" , kadınının gözü önünde  bir başka erkekten sigara dilenmesini engellemişti.

En çok tiksindiğim "politik tavır" güzel ruh sentimantalitesi ile ajite olandır. Yoksullara yardım etmeliyiz, sokak çocuklarını giydirmeli, sünnet ettirmeliyiz yaklaşımları midemi bulandırır. İnsanları çöplükten beslenmeye, alış veriş arabalarındaki çeyrekliklere ya da  sigara izmaritlerine muhtaç hale getirdikten sonra edilen yardım, kurşun yarasını yara bandıyla kapama kabilinden bir yardımdır ve fena halde iki yüzlü ve alçakcadır.

Kanadalı evsizler hakkındaki gözlemlerimi dile getirdiğim bu denemem de böyle bir güzel ruh sentimantalitesi ile kaleme alınmış gibi algılanırsa, "ne olcak şu evsizlerin hali?" diyor olduğum düşünülürse çok başarısız bir yazı olmuş demektir. Gerçek meramımı dile getirmek için son bir örnek vereyim;

Bu sefer de ise ABD'de, Maryland eyaletinde dev ucuzluk marketi Wal-Mart'a alışverişe gitmiştik. Bazı büyük marketler alış-veriş arabalarını uygun yerlerde toplayabilmek için yukarıda aktardığım çeyreklik uygulmasını tercih ederken, Wal-Mart gibi devler ise bu iş için birilerini istihdam edebiliyor. Ancak o gün ziyaret ettiğimiz Wal-Mart'ın bu iş için istihdam ettiği insan, inanın abartısız 80 yaşın üstünde, yürümek için şu dört tekerlekli, -nasıl adlandırayım bilmem ki?- sehpalardan birini kullanan olabildiğince yaşlı bir adamdı. Önce "sehpayı" biraz ileri sürüyor ardından ona tutunarak kendini ileri çekiyordu. Yapabildiği "yürüme" ancak bu kadardı. Bir yandan o yürüme sehpası ile uğraşırken, diğer yandan alış veriş arbalarını yerlerine nasıl olup da götürebildiğini varı siz hayal edin artık. İşte bu durumdaki bir insan, onun bunun sağda solda bırkatığı alış veriş arabalarını toplayarak bir ayağı çukurda iken bile "hayatını kazanmak" zorunda bırakılıyor.

Şimdi öyle bir sistem düşünün ki, yürümesi bile kendi başına bir azap olan son derece yaşlı bir vatandaşını çalışmak zorunda bırakıyor. O yaşa gelmiş birinin, bireysel tüketiminin maliyeti nedir? Ne yer ne içer, ne tüketir? Topluma ne kadar bir yük olur? Ha elbette tek bir insan değil de milyonlarcası sözkonusu olduğunda muazzam bir maliyettir ama yine de daha birkaç ay önce Obama'yı bile "Bu bir terbiyesizlktir" diye isyan ettiren, sayıları belki de 20-30'u geçmeyecek Wall Street CEO'larına dağıtılan yanlış hatırlamıyorsam 180 milyonluk mu milyarlık mı ne bonusların toplamından büyük müdür? Daha dün bu adamları kurtarmak için 1 trilyona yakın kurtarma operasyonları yapılmamış mıydı? Hal böyle iken, Amerikan sağcıları büyük bir utanmazlıkla ucuz sağlık sigortasına sert muhalefet ediyorlar. Sağcılar heryerde bildiğiniz gibi.

Son olarak şunu söyleyeyim; emperyalist  ABD, yoksul ülkelerden sömürdüklerini kendi vatandaşlarına refah rüşveti olarak dağitiyor diye düşünüyorsanız, bir kez daha düşünmenizini tavsiye ederim. Bu tespit eskiden ya da hala orta sınıf amerikan vatandaşları için doğru bile olsa, artık hiç de geçmişte olduğu gibi değil. Zengin kuzey amerika ülkelerinde bile çok büyük bir yoksulluk yükselmekte. Hayatta kalma mücadelesi hiç olmadığı kadar vahşileşmiş durumda.

Resim Galerisi

Bal-Porsuğu İnsanlar
Bal-Porsuğu İnsanlar
Bal-Porsuğu İnsanlar
Bal-Porsuğu İnsanlar

Üye eleştirileri

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
Dili Kullanım  
Sözcük seçimi,Söz sanatları ,Noktalama/Dilbilgisi
Kurgu  
çizgisel/döngüsel, romantik/gerçekçi, olay örgüsü/zinciri, konu seçimi, Özgünlük
Anlatım  
Bütünlük, Süreklilik, Betimleme, Anlatım kişisi, Anlatıcının Tavrı, Anlatım tekniği, Özgünlük, Ayrıntıların İşlevselliği
Metiniçi Tutarlılık  
Gerçeğe Uygunluk, Olgulara dikkat, İnandırıcılık, Bilgililik, Mantık Hatası Yokluğu
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Bal-Porsuğu İnsanlar 2010-04-03 18:54:09 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Nisan 03, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Kartezyen Özneye Karşı

Tekrar Merhaba Murat,

Yeni aklıma geldi, meramımı anlatmak için bir karşı örnek daha verebilirim; Kartezyen özne, yani Descartes'ın herşeyden kuşku duyduktan sonra düşünüyor olduğu sağın bilgisi ile varolduğu sonucuna varan kapalı, kesin bir kendilik olan öznesi.

Öznelliğimizi algılamak, kendi hakkımızda bir imaj oluşturmak sözkonusu olduğunda hepimiz aslında bilinçli ya da bilinçsiz Descartes'çıyızdır. Özne dediğimiz oluşumun, sınırları belli, kendi eylemlerinin yegane ajanı olan, mutlak bir kesinlik olarak algılarız. Günlük sıradan varoluşumuz da bu kavrayışı sezgisel, sağduyusal olarak destekler, ben benimdir işte..Bunun üstüne bir de bütün eylemlerinin sorumlusu olan birey imgesini çok fazla öne çıkarmış olan varoluşcu felsefeyi, hatta ve hatta çok daha etkili olarak, Tanrı karşısında günahlarından ve sevaplarından sorumlu kul algılayışını besleyen dinleri ekle, günlük varoluşumuzun doğal ajanı olarak Kartezyen özne algısı ezici bir şekilde öne çıkar..Kendimize yönelik algılayışımızın doğal durumu budur..

Lakin tek özne kavrayışı bu değildir; Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Negri çizgisinin öne çıkardığı, Varlık/Being temelli kartezyen özneye karşı "Oluş"/Becoming temelli özne ötesi bir özne daha vardır. İşte benim aktarmaya çalıştığım bu tikel özneye karşılı özne-ötesi-özne konumuydu.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Bal-Porsuğu İnsanlar 2010-04-03 18:19:13 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Nisan 03, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Spinoza, Spinoza, Psinoza

Merhaba Murat,

Umarım selam verdik borçlu çıktık gibi hissetmene neden olmam, zira basitçe "güzel yazı, daha uzun bir anlatı için kolları sıvamalısın" şeklindeki bir yorumdan bütün bunlar da nerden çıktı sorusu haliyle akla gelir..Ancak sohbet ediyoruz işte, konu da şahsen benim genel bakış açımı çok ilgilendirdiği ve bir toplumsal kurtuluş projesi ile çok yakından bağlantılı olduğunu düşündüğüm için normal bir teşvik edici sözü sündürdüm de sündürdüm.

Öncelikle birşeyi iyi açıklayamamışım zira analizlerin, yazarken inşallah "oraya" varmaz dedim yöne sapmış.

Tek başına yaratıcı bir faaliyette bulunulamaz derken aklımda asla ve asla toplumsal gerçekçilik yoktu. Sanırım en iyi örnek vererek açıklanabilir;

Louis Bunuel ve Salvador Dali etkileşimini ele alalım; Dali'nin gerçeküstücülüğü malum. Bunuel de özellikle ilk filmleriyle sinemada gerçeküstücülüğün temsilcilerinden biri hatta galiba kurucusu olarak biliniyor. Birbirlerini etkilemişler, hatta "Bir Endülüs Köpeği" filminde olduğu gibi ortak çalışmalara imza atmışlar. Benim kastettiğim ve Türkiye'de olmadığını söylediğim bu tür bir ilişki, bu tür kültürel bir alan. Dali ve Bunuel ortaklığı ve karşılıklı etkileşimi gibi çok bariz ve görünür olmasa da yaratıcı etkinliğin oluşum süreci bence böyle bir şeydir. Yani bir deha çıkıp Tanrı vergisi yeteneğiyle inanılmaz başyapıtlar verir türü bir algılayış bence büyük bir mite dayanır; Büyük dehalar özne ötesi, anti-hümanist (etkide bulunan tikel insanlar olmaması anlamında) sosyo-kültürel süreçlerin ifadesi için bir kanaldır sadece..Klasik marxist toplumcu gerçekçiliği anlatıyor gibi görünebilirim ama gerçekten sadece o değil..Yanlış hatırlamıyorsam, Deleuze'ün Ulus Baker tarafından çevrilmiş Spinoza Üzerine 11 Ders kitabının bende bıraktığı etkiyle konuşuyorum. Bu küçük kitabı okumanı şiddetle tavsiye ederim. Bir seminer notları olduğu için son derece akıcı bir şekilde okunabiliyor, bir iki saatte büyük de bir konsantrasyon gerektirmeden, otobüste, serviste bile okunabilecek bir kitap..Bunu okursan daha iyi anlaşabiliriz gibi geliyor..ama şimdilik örnekler üzerinden gitmeye devam edelim;

Bizde bir tane numunelik olsun, herhangi bir yazarı, düşünürü, eleştirmeni belli bir düşünce okuluyla, belli bir hocayla ilişklendirebiliyor muyuz? Benim bildiğim bir tek Tahsin Yücel yapısalcılıkla ilişkilendirilir. Ha eski Maocu, eski Sovyetçi, eski TKP'ci vs gibi sınıflandrımalar var, ama kastettiğimin bu olmadığı açık. Karşı örneklerle devam edelim;

Zizek; Lacancı ve Hegel'cidir. Buna karşın Lacan da yapısalcı/post-yapısalcı/Hegelci ve Freud'cudur.

Heidegger, Husserl'in öğrencisidir, çağdaş filozof Gadamer'de bildiğim kadarıyla Heidegger'in. Heiddeger aynı zamanda Sartre etkileyerek Varoluşcu felsefenin kaynaklarından sayılır, Kierkegaard ile birlikte.

Jürgen Habermas ünlü Frankfurt Okulunun yaşayan temsilcidir, ki Frankfurt Okulu malum Horkheimer, Adorno, Marcuse, bir miktar Erich Fromm, bir miktar Walter Benjamin gibi önemli düşünürleri kapsar.

Nietzsche, bütün post-yapısalcı düşünürlerin, Foucault, Deleuze vs en önemli piri'dir. Deleuze'ün bir başka önemli kaynağı Spinoza'dır. Keza Negri'nin de..

Herhalde resim ortaya çıkmış olmalı, o yüzden uzatmaya gerek yok..

Benim kastettiğim, Hemingway usulu önce yaşayıp sonra yazmak türü birşey değil..Hele Çernişevski tarzı -"Ve Çeliğe Su Verildi" ismi bile itici- Sovyet toplumcu gerçekçiliği hiç ama hiç değil..Yazdıklarımdan böyle bir anlam çıkması isteyeceğim en son şeydir..

İyi bir analoji meramımı anlatır sanıyorum;

Herhangi bir bitkiyi alalım, saksı içinde bir yere koyalım ara ara suyunu verelim, kendi kendine büyüsün işte diyebilir miyiz? Her yaşam formunun ihtiyaç duyduğu belli iklim koşulları vardır, kimisi az su, ışık, nem vs isterken, kimisi çok ister..Bütün gerekli koşullar sağlandığında, renkli renkli çiçekleriyle bütün güzelliğini sergileyenin bitkinin bizzat kendisi olduğunu düşünürüz, o güzellik bitkinin "öznelliğinin" bir ürünü gibiymiş gibi algılarız, oysa o güzellik arkaplandaki bir sürü "özne ötesi" sürecin, "oluşun" bir ürünüdür. Ortaya çıkan o güzellik bütün koşulların, yaratıcı dinamiklerin bir özetidir, onların bir "ifadesidir" aslında, o spesifik bitkinin sunduğu bir lütuf değil..Spinoza felsefesinin derslerinden biri de işte bu yanlış yorumlamıyorsam eğer.

İşte benim anlatmaya çalıştığım Türkiye'de bu tür çiçek açmaları sağlayacak kültürel bir toprağın olmadığıdır. Dolayısıyla, tikel/bireysel bir yaratıcı faaliyet içinde olmaktansa, böyle bir toprağın daha doğrusu iklimin oluşması için yalıtık, etkileşimsiz bir faaliyetten ziyade, birey olarak sahip olduğumuz potansiyelleri açılıp serpilmeleri ve daha da çoğalmaları için paylaşıma açmak, diğerleriyle etkileşime sokmak için uğraşılmalıyız diyorum. Ama yazar-okur kutupsallığı bence böyle bir etkileşim değildir, yukarıdan aşağıya tek yönlü bir etkileşimdir..

Son cümle olarak şu söyleyeyim; burda dile getirmeye çalıştığım Spinozacı bireyüstü evren, sadece sanatsal yaratıcı faaliyetler için geçerli değildir, toplumsal özgürleşme projesi için de geçerlidir.

Neyse bu konuları konuşmaya devam edeceğiz. Özellikle Kafka adlı grubumuzda aktarmak istediğim bazı pasajlar olacak, Deleuze üzerine okuduğum bir kitaptan..Ara sıra yoklamanı tavsiye ederim, ilgini çekebilir.

Bu arada, Dostoyevski'nin aktardığın lafını hiç yanlış anlamadım. Demek Dostoyevski "Budala"yı boşuna yazmamış. Oblomov'dan sonra en çok ilişkilenebildiğim karakter Prens Mişkin'dir zaten..Oblomov ve Prens Mişkin bir insanın en çok ilişkilenebildiği karakter ise, o insanın "budala" olmaktan gocunmayacağı sonucuna varılabilir sanırım. Post-modern zamanlarda açıkgöz olmaktansa budala olmayı tabii ki tercih ederim, ancak maalesef tam anlamıyla bir budala değilim. Pekçok "normal" insan gibi benim de içten pazarlıklarım ve sinizmim var. Dolayısıyla "Budala" iltifatını hak etmiyorum..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Bal-Porsuğu İnsanlar 2010-03-31 12:06:38 Murat Müfettişoğlu
Eleştiren Murat Müfettişoğlu    Mart 31, 2010

Çağrışımlar

Merhaba Önder,

Ben de içimden geldiği gibi, çalakalem, paragraflarına yanıttan ziyade yarattığı çağrışımları yazdım.
-----
Keşke seni sitede daha fazla görebilsek. Ama tahmin edebiliyorum, yoğunsundur herhalde.
-----
Haklısın valla, günden geriye okumak ve yazmak için o kadar az zaman kalıyor ki.
-----
Teşvik edici güzel sözlerin için çok sağol ama biliyorsun ben çok tertipli ve üzerinde uzun uzun düşünerek yazan biri değilim. Zihnimden geçenleri olduğu gibi döküyorum hepsi o.
-----
Buna rağmen yazdıklarının simetrik bir yapısı ve tematik bir bütünlüğü var bence. Biraz daha estetize etmek için zaman harcadığında daha mı iyi olur daha mı kötü olur bilmiyorum. Yazdıklarının çalakalem olması belki daha anlamlı ve daha işlevsel.
-----
Oysa "uzun anlatı", -eğer kastın kurgusal bir metin ise- malum apayrı ve çok büyük birikim, büyük bir yetenek, üstüne üstlük de çok geniş bir boş zaman gerektiren bir uğraş. Ayrıca bunlar işin sadece "bireysel" öngerekleri.
-----
Uzun anlatıdan kastım evet kurgusal bir metin ya da bir anı-roman tarzı bir çalışmaydı. Apayrı bir çaba gerektirdiği konusunda haklısın, çok büyük bir birikim gerektirdiği konusunda emin değilim ama belli bir birikim gerektirir elbette. O birikime sahip olduğunu düşünüyorum. Şimdiye dek kuramsal ve “spontane” bir dille insanların karşısına çıktın. Hayal etmek, hayal ettiklerinden tematik bütünlüğü olan estetik bir metin yaratmak kuşkusuz beceri ister, becerebileceğini tahmin ediyorum. Bal porsuğu insanları bu gözle okudum aslında ve başarılı buldum.
-----
Ayrıca işin bir de "toplumsal", "kültürel" yönü var ki, -sanırım bu benim biraz da mazaret olarak kullandığım kişisel saplantım olabilir-, çok daha yapısal ve çok daha belirleyici. Bu "saplantım" uyarınca ben iyi bir metnin bireysel olarak yazılabileceğine kesinkes inanmıyorum. Bireysel yazılamaz derken de ancak 3-5 kişinin biraraya gelip yazabileceğini kastetmiyorum, daha çok "birey" olarak yazarın bir kültürel durum, kollektif etkileşimi yoğun bir toplumsal/kültürel alan içinde bulunmasını kastediyorum.
-----
Hasbelkader kitap(kurgu roman) yazmış biri olarak roman sanatında temel iki anlayış olduğunu öğrendim:
1) roman yazabilmek için feleğin çemberinden geçmek gerekir diyen anlayış (sanıyorum senin kültürel/kollektif etkileşim dediğin önkoşulla ilintili) 2) salt metin analizleriyle kendini zihinsel anlamda kazabilenler roman yazabilir diyen anlayış. Toplumcu gerçekçiler ilk anlayışı savunuyorlar, daha modernistler (postlu postsuz) ikinci anlayış da olabilir diyorlar. Bir programda orhan pamuk’ a sordular, siz hangi anlayışı savunuyorsunuz, diye. Doğduğu, büyüdüğü mekan nişantaşıymış, çapı 1 km yi bulan bir daire içinde otuzuna kadar yaşamış, böyle dedi ve ekledi: “kitaplar karıştırmak ve kendi derinliğimi zorlamaktan başka seçeneğim yoktu”. Orhan pamuk onca kitabı boşuna yazmıştır, çünkü kitapları herhangi bir ontolojik ve/veya epistemolojik duruma işaret etmez, diyebilir miyiz? Galiba hayır. Karmançorman bir kafadan çıkanların ipe sapa gelmez şeyler değil; gerçekliğin farklı bir algısı olduğunu, en azından bu gözle ele alınması gerektiğini ve elde edilen şeyin başlı başına bir veri olduğunu düşünüyorum nice zamandır. Yıllarım, hayatın zırt pırt dağıttığı bir kafayı toparlamaya çalışmakla geçti. Bir yerde kendime karşı verdiğim mücadelenin boyutlarından biriydi bu. Kaynakları öznel sonuçları nesnel dialektik bir süreç de denebilir. Toplum ve ben hayatımın iki odağıydı ve inan biri diğerininin önüne hiç geçmedi. İki odaktan başta kendime sonra başkalarına seslenme gereksinimi yaşamsal bir zorunluluktu. Başkaları ilgilenir ilgilenmez, umurumda pek olmadı ancak ben başkalarının ilgisizliğiyle doğru orantılı şekilde daha çok kendime döndüm. Derken, verili her durumu dağınık algılayıp toparlamaya çalışma gayreti geliştirdim. Bütün süreçler patalojikti bana göre(hala öyle). Kötü olan şu ki, bu çaba ve anlayış giderek herşeyin bilimsel olarak tanımlanıp kontrol altına alınması gibi bir saplantıya sebep oluyor. Neticede yeterlilik hissinin bir türlü oluşmadığı fasit bir entellektüel süreç yaşıyoruz. Olması gereken de budur belki tam emin değilim. Ancak, son tahlilde her bilgiye ve her duyguya yataklık eden bir platform olduğu kesin. Tam da bu noktada, samimi bir entellektüelin en fazla yapabileceği, o platformdan gördüklerini ve hissettiklerini deşifre edebilmektir, bence.
-----
Bizim coğrafyada bu alan zaten yeterince güçlü değildi, "Kendi Ülkemde Yabancıyım" adlı bir önceki denememde bunu anlatmaya çalıştım. Bu bizim geleneksel eksikliğimiz üzerine bir de küresel post-modern karşı devrim binince, her türlü yaratıcı faaliyetin beslendiği mutlak pınar olan toplumsal alanları iyice kaybettik. Bu alanlar olmadan kaydadeğer ürünler verilebileceğine inanmıyorum, post-modern günlük hayatlarımız fazla deneyim ve etkileşim fırsatı sunmuyor bize. Edebiyatı ele alırsak; biraz genellemeci bir çözümleme ile bütün 19.yüzyılın ve erken 20.yüzyılın bir nevi "eğlence sektörü" olduğunu söylebiliriz. Bir anlamda ıssız kış gecelerinde yapacak başka hiçbirşeyi olmayan insanları eğlendirmek için vardı, geçen aktardığım Terry Eagloton yazısının dile getirdiklerine benziyor bu dediğim. Ancak post-modern dünyada eğlence sektörü kar marjı en büyük, en sağlam kapitalist faaliyet alanı haline geldi. 19.yüzyılın yaratıcı faaliyeti, post-modern dünyada kapitalist işletmelere kaydı. Bu yüzden değil midir ki, 21.yüzyılın "yazarları" klasik yazar imajı sergilemekten çok daha fazla "pop starı" imajı sergiliyorlar, edebiyat dergilerinden daha çok magazin sayfalarında yer buluyorlar. Artık iyice kapitalist ilişkilerin tahakkümü altında giren yaratıcı faaliyetin, muhalif kalarak varlığını sürdürebileceği hemen hiç bir alan kalmadı.
-----
Kendi ülkemde yabancıyım adlı yazını okudum, ben de çok dolaştım, hala dolaşıyorum, gözlemlerimiz ve hislerimiz o kadar ortak ki. Fakat, bence önkoşullar ve altyapı bağlamında “estetik” metin yaratma meselesine fazla idealist yaklaşıyorsun. Ya da şöyle diyeyim: meselenin öznesi olarak kurgu metin yaratma ekseninde toplumsal gerçekliği bu şekilde algılaman ve olumsuzlaman gerçeklikle arana bir tür mesafe koymana sebep oluyor. Senin benden daha iyi bildiğin ‘senden’ söz ediyoruz. Hadi kurgu metinden vaz geçtim, orijinal bir üslubun kullanıldığı kuramsal bir anlatı da olabilir. Niyetim sana gaz vermek değil, ben tarihin doğru yanlış herkes tarafından bir şekilde kaydının tutulması gerektiğine inanıyorum, hem tutanın esenliği için hem de insanlığın absürd/trajik hikayesinin seyri için.
-----
Geçmişin herhangi büyük bir yazarını al, biyografisine bak, nasıl bir çevre içinde yeraldığını gözününe getir ve sonra bizim post-modern yalıtık hayatlarımızla karşılaştır, günlük varoluşlarımızın ne kadar yavan olduğu ortaya çıkar diye düşünüyorum.
-----
Şahsen ben böyle düşünmüyorum. Çünkü hala ‘yalıtık hayat olgusunun’ bütünüyle deşifre edildiği kanısında değilim. En fazla yalnızlık teması işlendi, ne var ki yalıtık hayat başka birşey ve kanımca göze çarpan tek özelliği; yalnızken ‘yalnız değilim’ hissi yaratması. Çünkü baskın sosyo-kültürel süreç, bireyin içselliğini ve öznelliğini -senin de gayet iyi bildiğin üzre- bir tür uyuşturma kandırma oyalama üzerinden belirliyor ve kendi iktidarını bireye mütemadiyen onaylattırarak yeniden ve yeniden kuruyor. Şu durum bile entellektüel bir hamle şansı tanıyor bize. Kültürü kökten değiştirmek veya adam etmek için ipini pazara çıkarmak gerektiğini ancak bunu yaparken salt ideal olguları refere etmenin yeterli olmadığını düşünüyorum... Geçmişin büyük yazarları yaşadıkları dönemlerle birlikte yok olup gittiler. Eserleri -şahsen bana- sadece karşılaştırma veya sürecin nereden gelip nereye gittiği konusunda çıkarım yapma fırsatı tanıyor. Daha romantik, daha insani olabilirler ama onların tarzına geri dönüş çabasına neden ve nasıl gireyim ki? Ya da bu dahi yazarların yegane motivasyon kaynağı kollektif etkileşim koşullarını nasıl yaratayım ki? Evrenin ve hayatın kendi içinde taşıdığı, ne varki insanlığın bok ettiği bir simetriyi ve bütünlüğü arayışım, geçip giden zamana koşut sürmekte. Zamanı durdurmak ve geçmişte yaşanmış iyi halleri yeniden yaratmaya çalışmak ne kadar mümkün? Post modern duruma bütünüyle angaje olmuş ve tamah etme noktasına gelmiş biri değil, benim gibi nostalji düşkünü bir adam söylüyor bunları. Kafamdaki temel referanslar belli ancak alt referanslar yer ve biçim değitirip duruyor, elimde değil.
-----
Başyapıt olarak adlandırılan her eser bence yazarının belli bir bağlaşıklılığı, bir "dava adamı" olması, hiçolmazsa ahlaki bağlanımı uyarınca bir "niyeti" bulunması nedeniyle yaratılabilmiştir. Günümüzde yegane "niyet" var; şan, şöhret, para sahibi olmak. Dolayısıyla günümüz "yazarlarının" bir Hollywood senaristinden pek bir farkı kalmamıştır. Büyük yazarlar bir yaratıcı Zeitgeist içinde bulunduklarında çıkabilmişlerdir. Çok basit bir örnek; büyük Rus edebiyatında, belli yalıtık bir dönemde çıkmış izole tek bir büyük yazar yoktur, hepsi ya birbirinin çağdaşıdır ya da yaşam dönemleri az çok kesişmiştir. Bütün o büyük Rus'lar bir Rus Rönesansı içinde ard arda gelmiştir. sadece bu bile herhangi bir yaratıcı faaliyetin bireysel olamayacağını gösterir bence.
-----
İkimiz konuşuyoruz ve meseleye baş yapıt yaratmak olarak bakmıyoruz, değil mi? Öyle bakarsak projeye dönüşür, peşinden o da gerekiyor bu da gerekiyor deriz, referanslarımız kendi gerçekliğimiz değil, başkalarının beğenisi, piyasanın ya da dönemin gerektirdikleri olur veya toplumsal kabul kaygısı ön plana geçer, nihayetinde tepeden aşağı pragmatik bir tavra dönüşür herşey. Pragmatizm denince sadece kapitalist kültüre endeksli bir kavram çağrışmıyor zihnimde; pekala ideolojik de olabilir. Tekrar etmem gerekirse; bana göre ilk ve tek ön koşul; kendi varoluşumuzun gerçekleştiği (kamuyla içiçe ya da kamudan yalıtık koşullardan) olabildiğince samimi bir frekanstan seslenebilmek. Yanlış seslenirsem bu bana o veya bu şekilde döner(metafizik bir dönüşten bahsetmiyorum kuşkusuz), ben de oturur kendimi kasmadan ama olabildiğince kendimi vererek bir cross-check yaparım. Aslında bu anlamda çalakalem yazarak -başta da söylediğim gibi-en doğrusunu yapıyorsun. Dostoyevski’ nin hatırladığım kadarıyla şöyle bir lafı vardı: ‘akıllılıkta bir tür sahtekarlık, budalalıkta erdem vardır.’ Yanlış anlamadığını biliyorum. Hatanın ve uyumsuzluğun aslında müthiş bir veri olduğunu büyümekte olan kızımı izlerken görüyorum. Milan Kundera’ nın Şaka’ sını okumadıysan tavsiye ederim, aklımda kaldığı kadarıyla konuyla az çok ilgisi var. Yoksa da oku.
-----
Eski zamanların kollektif etkileşimi güçlü toplumsal alanlarının bir benzeri yaratılmadan, anlamlı ürünler verilebileceğine inanmıyorum.
-----
Söylemeye çalıştığım şeyler verili hayatın verilmeyen tarafıyla ilgili galiba. (bu bağlamda toplumcu kültür ve etik de hayata bütün engellemelere rağmen sızmış durumda). Determizmden bir tür arınma çabası mı dersin, pozitivizmin sızamadığı alanlara kaçıp kendi özgürlük alanımızı yaratıp aslında hayatın bu kadar dar bir bahçede oynanmadığını, oynanmaması gerektiğini anlatma çabası veya güdüsü mü dersin bilmiyorum.
-----
HayalET işte böyle bir alanın oluşmasına katkı sağlasın, hatta bizzat kendisi böyle bir alan olsun diye düşünüldü ama post-modern zihinlerin önüne alternatif olarak çıkması çok zor tabii. Nerde o eskinin bağlaşıklılık ilişkileri içinde olan inasanları !
-----
Hayaletin varlığını, yoğun katılımda ve takipte bulunamasam da önemsiyorum. Söz buraya gelmişken yeni dönemle ilgili ödemeyi ben yapacaktım. Nereye nasıl ve ne kadar olacak, hatırlatırsan sevinirim.

sevgiler,

Murat

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Bal-Porsuğu İnsanlar 2010-03-27 18:41:47 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Mart 27, 2010
Son Güncelleme: Mart 27, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Okul

Murat Merhaba,

Keşke seni sitede daha fazla görebilsek. Ama tahmin edebiliyorum, yoğunsundur herhalde.

Teşvik edici güzel sözlerin için çok sağol ama biliyorsun ben çok tertipli ve üzerinde uzun uzun düşünerek yazan biri değilim. Zihnimden geçenleri olduğu gibi döküyorum hepsi o.

Oysa "uzun anlatı", -eğer kastın kurgusal bir metin ise- malum apayrı ve çok büyük birikim, büyük bir yetenek, üstüne üstlük de çok geniş bir boş zaman gerektiren bir uğraş. Ayrıca bunlar işin sadece "bireysel" öngerekleri. Ayrıca işin bir de "toplumsal", "kültürel" yönü var ki, -sanırım bu benim biraz da mazaret olarak kullandığım kişisel saplantım olabilir-, çok daha yapısal ve çok daha belirleyici. Bu "saplantım" uyarınca ben iyi bir metnin bireysel olarak yazılabileceğine kesinkes inanmıyorum. Bireysel yazılamaz derken de ancak 3-5 kişinin biraraya gelip yazabileceğini kastetmiyorum, daha çok "birey" olarak yazarın bir kültürel durum, kollektif etkileşimi yoğun bir toplumsal/kültürel alan içinde bulunmasını kastediyorum. Bizim coğrafyada bu alan zaten yeterince güçlü değildi, "Kendi Ülkemde Yabancıyım" adlı bir önceki denememde bunu anlatmaya çalıştım. Bu bizim geleneksel eksikliğimiz üzerine bir de küresel post-modern karşı devrim binince, her türlü yaratıcı faaliyetin beslendiği mutlak pınar olan toplumsal alanları iyice kaybettik. Bu alanlar olmadan kaydadeğer ürünler verilebileceğine inanmıyorum, post-modern günlük hayatlarımız fazla deneyim ve etkileşim fırsatı sunmuyor bize. Edebiyatı ele alırsak; biraz genellemeci bir çözümleme ile bütün 19.yüzyılın ve erken 20.yüzyılın bir nevi "eğlence sektörü" olduğunu söylebiliriz. Bir anlamda ıssız kış gecelerinde yapacak başka hiçbirşeyi olmayan insanları eğlendirmek için vardı, geçen aktardığım Terry Eagloton yazısının dile getirdiklerine benziyor bu dediğim.

Ancak post-modern dünyada eğlence sektörü kar marjı en büyük, en sağlam kapitalist faaliyet alanı haline geldi. 19.yüzyılın yaratıcı faaliyeti, post-modern dünyada kapitalist işletmelere kaydı. Bu yüzden değil midir ki, 21.yüzyılın "yazarları" klasik yazar imajı sergilemekten çok daha fazla "pop starı" imajı sergiliyorlar, edebiyat dergilerinden daha çok magazin sayfalarında yer buluyorlar.

Artık iyice kapitalist ilişkilerin tahakkümü altında giren yaratıcı faaliyetin, muhalif kalarak varlığını sürdürebileceği hemen hiç bir alan kalmadı.

Geçmişin herhangi büyük bir yazarını al, biyografisine bak, nasıl bir çevre içinde yeraldığını gözününe getir ve sonra bizim post-modern yalıtık hayatlarımızla karşılaştır, günlük varoluşlarımızın ne kadar yavan olduğu ortaya çıkar diye düşünüyorum.

Başyapıt olarak adlandırılan her eser bence yazarının belli bir bağlaşıklılığı, bir "dava adamı" olması, hiçolmazsa ahlaki bağlanımı uyarınca bir "niyeti" bulunması nedeniyle yaratılabilmiştir. Günümüzde yegane "niyet" var; şan, şöhret, para sahibi olmak. Dolayısıyla günümüz "yazarlarının" bir Hollywood senaristinden pek bir farkı kalmamıştır.

Büyük yazarlar bir yaratıcı Zeitgeist içinde bulunduklarında çıkabilmişlerdir. Çok basit bir örnek; büyük Rus edebiyatında, belli yalıtık bir dönemde çıkmış izole tek bir büyük yazar yoktur, hepsi ya birbirinin çağdaşıdır ya da yaşam dönemleri az çok kesişmiştir. Bütün o büyük Rus'lar bir Rus Rönesansı içinde ard arda gelmiştir. sadece bu bile herhangi bir yaratıcı faaliyetin bireysel olamayacağını gösterir bence.

Eski zamanların kollektif etkileşimi güçlü toplumsal alanlarının bir benzeri yaratılmadan, anlamlı ürünler verilebileceğine inanmıyorum.

e-HayalET işte böyle bir alanın oluşmasına katkı sağlasın, hatta bizzat kendisi böyle bir alan olsun diye düşünüldü ama post-modern zihinlerin önüne alternatif olarak çıkması çok zor tabii. Nerde o eskinin bağlaşıklılık ilişkileri içinde olan inasanları !

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Bal-Porsuğu İnsanlar 2010-03-26 07:03:41 Murat Müfettişoğlu
Eleştiren Murat Müfettişoğlu    Mart 26, 2010

Güzel Yazı

Sayfayı bir iki aydır takip edemiyordum. Sebepler muhtelif, iş güç diyeyim olsun bitsin. Müsait olur gibi olunca açtım; 'bal porsuğu insanları' okudum.

İyi bir yazı için ya çok şey söylenir ya da susulup tadı çıkarılır. Susup tadını çıkarmayı tercih ediyorum.

Önder, belki uzun bir 'anlatının' altyapısını hazırlamak için kolları sıvamalısın.

Selamlar

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile