Kendi Ülkemde Yabancıyım
Popüler
Mesleğim gereği ülke içinde çok farklı şehirlerde olmam gerekirdi. Ancak başka bir şehire gitmem gerektiği her seferinde müdürlerimle tartışırdım, Ankara ya da İstanbul'un dışına çıkmak zul gelirdi. Bir keresinde de Trabzon'a gitmektense uzun süre işsiz kalıp evde hiçbir şey yapmadan pineklemeyi seçmiştim.
Ülkemin bir başka şehrine gitmektense , kendimi gönüllü olarak ev hapsine mahkum etmeyi niçin yeğliyordum? Bu soru sık sık aklıma gelir ve olası cevapları düşünürüm.
Sanırım en temel neden, o yabancı şehirlerde ileride bir anı haline gelecek, iç dünyamı zenginleştirecek deneyimlere sahip olamayacağıma inanmamdı. Ego-İdealim, yazacağı bir roman için malzeme toplayan bir yazar olduğunda, oralarda özgün yeni bir karakterle karşılaşamayacağımı, bir şair olduğunda etkileyici imgeler oluşturmama yarayacak manzaralar göremeyeceğimi, bir sosyolog olduğunda önemli bir tez ileri sürmemi sağlayacak toplumsal fenomenlere tanık olamayacağımı, bir Kazanova olduğunda ise yeni bir romans yaşayabileceğim bir güzelle karşılaşamayacağımı düşünürdüm. Zira o büyük kara kıtada tek bir karakter vardır ve zaten yeterince işlenmiştir, ortasında Atatürk heykeli olan meydana çıkan, sıvasız duvarlarıyla çirkinlikte birbirleriyle yarışan, "hizaya getirilmiş" tuğla binalardan oluşan ve ön cephelerden sarkan tabelaların "süslediği" o tek caddenin, pazar yerinin ve zanaatkarlar sokağının zengin bir imge oluşturması beklenemez, bin yıldır nasıl yaşamışsa öyle yaşamaya devam eden bir topluluktan da ufuk açıcı bir toplumsal tez çıkarılamaz, son nefes verilirken anısı insanın içini son bir kez ısıtacak bir romantizm şansı da yoktur çünkü bütün kadınlar o sıvasız tuğla duvarların arkasındadır.
Yabancı bir Anadolu şehrine bir görevle gittiğinizde, ev sahibi size bütün konukseverliğini gösterecektir. Ancak adamcağızın size sunabileceği aktiviteler bir hayli sınırlıdır, hatta sadece tek bir tanedir; diğer şehirlerde de aynı süreçten defalarca geçmemişsiniz, sanki bir ilk deneyim olacakmış gibi sizi büyük bir heyacanla o şehrin adının dışarıda birlikte anıldığı yegane şeyi, yöresel yemeğini tatmaya götürecektir sizi. "Ya çok sağolun ama o benim için çok ağır" falan deyin, "Sen onu bir de burda ye. Daha önce yediklerine benzemez" diye ısrar edecektir.
Yöresel yemeği yapan otantik lokantanın iki türü vardır; öğlen öğünü için kullanılan "cadde" üzerinde olanı ve gidilmesi o şehrin en ayrıcalıklı etkinliği olan sehirlerarası yol üzerinde, ya da sadece müdavimlerin bildiği "saklı" uzak bir yerde olanı. İşte bir Anadolu şehrine gittiğinizde yegane sosyalleşme pratiğiniz, bütün saplar olarak toplanıp bu dillere destan lokantalarda mükellef bir sofra kurdurup erkek erkeğe "eğlenmek" olacaktır. Konya'da Etli Ekmek, Adana'da Acılı Kebab, Eskişehir'de Çiğ Börek, Trabzon'da Hamsi Pilavı yersiniz ve bir sonraki durağınızda "falanca yerde öyle bir filanca yedim ki" diye, büyük bir ayrıcalığı yaşamış birinin görmüş geçirmişliği edasıyla anlatırsınız. Bu yegane "toplumsal iletişimimiz" öyle yerleşmiştir ki, herhangi bir şehirde bulunduğunuzu bildiridiğinizde, bir yakınlaşma, bir ortak yön bulma dürtüsüyle sorulacak ilk soru "Haşmet'in Yerinde Yatık döner yedin mi?" türü birşey olacaktır.
Bu şehirlerde uzun süre kalmak gibi bir şansızlığın kurbanı olup da bunalmaya başladığınız hissedildiğinde, misafirperver evsahibiniz size yeni "alternatif"ler yaratmaya çalışacaktır; ama ortaya koyabileceği bütün opsiyonlar, "Haşmet'in Yerinde yatık döner" değil de "Himmet'in yerinde ıslama köfte" yemeye gitmek kabilinden olacaktır.
Eğer çok şanslıysanız ev sahibiniz sizi yörenin mesire yerlerini veya çevre köyleri ziyarete götürecektir; ama nereye giderseniz gidin hep diken üstünde hissedersiniz. Güzel bir kız görüp uzun uzun bakarsanız, hele de küçük bir sohbet başlatmaya kalkarsanız "Acaba namusumuzu kirletti diye babasının ya da ağabeyinin boğazlamasına neden olur muyum" endişesi yakanızı bırakmaz. Sürekli başınız öne eğik, yere bakarak yürümek zorunda kalırsınız, adeta "kimsenin karısında kızında gözüm yok" mesajını bağırmak isterseniz.
Bizim taşramızdaki bu hayata karşın, klasiklerde betimlenen öteki taşralardaki hayatlara gider aklım. Proust'un Albertine ile karşılaşmasını, Prens Mişkin'in Aglaya ile yakınlaşmasını, Olga'nın Oblomov'a karşı hissettiği tuhaf aşkı düşünürüm. Tabii, "biz niye bu ülkede kendimizi böyle karmaşık ilişkiler yumağı içinde bulamayız?. Onlar hayatın anlamı nedir sorusuna cevap bulmaya çalışırken biz niye sadece en iyi yatık dönerin nerde yenebileceği üzerine kafa yorarız." sorusu aklıma gelir. Bizim hayatlarımız niye bu kadar yoksul, neden bu denli deneyim fakiriyiz, neden ülkemin koca bir kesimi yabancı topraklar benim için?
Rus klasiklerinde, genç mühendis taşraya gittiğinde, yörenin eşraf ve devlet erkanı tarafından akşam yemeğine çağrılır, yemekte köyün papazı, doktoru, genç subaylar ve tabii yerel yöneticinin güzeller güzeli kızı da vardır. Genç mühendis ve papaz inanç mı akıl mı üzerine felsefi tartışmalar yaparken, genç subaylar da kızlarla kağıt oynar. Sonra yemek masası etrafında hayat hakkında karşılıklı sohbetler yapılır; vatansever genç subaylardan biri ile anarşist mühendis atışmaya başlar; mühendisin ateşli söylevi valinin güzel kızını etkiler.
Peki bizde -eğer şanslıysak ve belediye başkanın iftar yemeğine davet edilme ayrıcalığını yakalamışsak-, benzer bir sahneyi tasavvur edebilir miyiz? Köyün imamı ile Plato'nun metafiziği üzerine tartışmalara girebilir miyiz? Muhtarın türbanlı kızını, sıradışı düşüncelerimizle etkileyebilir miyiz?
Bunları düşününce bu ülkede "büyük roman"lar, dünyanın heryerinde insanların ezberleyeceği şiirler niye yazılamaz, efsanevi filmler niye çekilemez sorusuna da cevap bulduğuma inanırım. Ardından toplumsal yaşantımızın ve bireyler arası ilişkilerimizin zenginliği bu seviyede olduğu sürece, başka bir ifadeyle ülkenin büyük bir bölümü bin yıllık uykusuna devam ettiği sürece, demokrasi bu topraklarda yerleşebilir mi sorusu gelir? Bunlar ortadayken, general avına çıkarak demokrasi mücadelesi verdiğini iddia edenlere nefretim katlanarak büyür. Bu makus talihimizi yenmek için didinen Türkan Saylan gibi güzel insanları darbeci diye nitelerken, bu güzelim ülkeyi yüzlerce yıldır son derece kısır, son derece kapalı, son derece renksiz bir varoluşa mahkum etmiş muhafazakar kültürü demokrasinin vazgeçilmez öğesiymiş gibi sunanlara karşı tükürük bezlerim şişer.
Resim Galerisi
Üye eleştirileri
Bütün üye eleştirilerini listeleToplam 2 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Şubat 26, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Kişi Neye Muktedirdir
Cevapları biliyormuşum da o yüzden yazıyormuş gibi olmayayım ama bir başlangıç noktası olarak yapılması gerektiğini düşündüğüm şeyler senin bir saptamanda gizli aslında;
"Büyük düşünme, büyük yapma, büyük hayal etme alışkanlığımızdan kurtulursak belki o ünlü belleğimizi yeniden ele geçireceğiz ve sıradan bir olaya-duruma-kişiye bir gözlem zenginliği katarak, ifade edebileceğiz."
Bu satırları dile getirmiş olman çok şaşırtıcı bir rastlantı. Benim çıkış noktamın özü bu. Spinoza felsefesi ile bağlantılı bir durum. Spinoza "What a body can do?"/Bir beden (kişi) neyi yapmaya müktedirdir" sorusu ile başlar. Kişinin kapasitesinin ötesinde olan şeyleri hedef olarak koymamayı vaaz eder ancak bu teslimiyet değildir, daha fazlasini yapmak istiyorsan etkide bulunabilemma kapasiteni arttırman gerekir..
Çok uçmayayım, somut örnek vereyim; türkiye'de solun çok küçük bir toplumsal desteği olduğu bariz bir olgu değil midir? Peki "sol politikalar" bu cılız güçle orantıl mıı? 3-5 kişilik toplumsal desteğine rağmen, hedefini iktidar olmak üzerinden kurgular, aşağısı ile yetinmez. Oysa bu ülkede solun ana rahmine düştüğü günden beri iktidarı almaya oynayacak bir gücü olmadı ama buna rağmen miş gibi yapmaya devam etti. Küçük küçük kazanımlarla bir birikim oluşturmayı hep gözardı etti, kurucu pratikleri umursamadı, bir sol kültür oluşturmaya bakmadı..
Bu yaklaşımın günümüzde nasıl sergilendiğine bakalım; eğer hedefin iktidara gelmek ise, toplumu dönüştürmenin yegane yolu olarak bunu görüyorsan, her ne pahasına olursa olsun, her ne türde olursa olsun arkanda büyük bir toplumsal güç oluşturmaya bakıyorsun, sonuçta da bildik güç/iktidar politikalarına boğazına kadar batıyorsun, Marx gidiyor Machiavelli geliyor..Ama böyle bir toplumsal taban yok, hiçbir zaman da olmadı, maddi güçlerin, sınıf çelişkilerinin oluşturacağı da yok..Bu sert bir olgu olarak cascavlak ortada duruyor..Solcular bu olguyu kabul edip ona göre küçük ama son derece etkili ve kalıcı kurucu pratikler organize etmektense ne yapıyor, iktidarı almak için gereken toplumsal tabana şirin görünmeye çalışıyor, yani halk kuyrukçuluğu yapıyor. Başından beri solun içine işlemiş olan köylü-severlik bugün de köylü severliğin bir türü olarak muhafazakar severliğe evrilmiş durumda..Devrim yapmak için bana halk lazım, ama halk uslanmaz bir şekilde sağcı eeh devrimden vageçemeyeceğime göre halka şirin görünmeye çalışmalıyım. O yüzden dindar kesimden biraz sol söylemle çıkan biri oldu mu dört elle sarılıyorlar. Yok İhsan Eliaçıkmış yok Mehmet Bekaroğluymuş..Halkla buluşmak için bunlardan medet umuyorlar..Mantık bu..Zübük politikanın sol versiyonu..Ama düşünmezler hiç, kardeşim başından beri solun genel tarzı bu oldu..İşe yaramıyor işte..Ne yaparsan yap bu halk solcuları sevmiyor, köylülükten vazgeçmiyor..Sol politika halkın kuyruğuna takılmak değil onu dönüşmeye zorlamak değil midir beğensen de beğenmesen de sol jakoben olmak zorunda değil midir?
Peki büyük düşünülmeyecekse ne yapacağız, kumda mı oynayacağız? Hiç de değil..Kendi devrimci, jakoben kimliğinden ödün vermeden bu toplumu sorgulamaya, kendi kaderi hakkında düşünmeye sevk etmek mümkün değil mi? İletişimin bu kadar devrimcileştiği bir çağda, yaygın ve beleş iletişim ağları toplumu sarsmak için kullanılamaz mı? Radikal bir sanat/kültür hareketi, underground sinema, underground tiyatro/edbiyat bugün tarihte hiç olmadığı kadar mümkün..Sol bunu değerlendirebiliyor mu?
Ne yaptılar bu anlamda? Yine devrim/iktidar perspektifli düşünmeleri sonucunda çıktılar yazılı bir gazete yayınlamaya başladılar..Düşünebiliyor musun arkanda bir sermaye yok, son derece profesyonel resmen büyük bir kapitalist işletmedir gazete..Ama senin eleştirdiğin anlamda büyük düşünme sonucu olamayacak bir işe kalkıştılar ve sonra gelip tıkandılar..Kim okuyor şimdi? Tirajı 5000..Güya 100 bin olacaktı..Ve düşün bunu internet çağında yapıyorlar..OdaTV diye bir site var..Toplumsal etkileri bakımından kıyasladığında Birgün'den çok daha etkili ve komik bir şekilde çok daha ucuz ve zahmetsiz..Gazetenin çıkarılması için gereken angaryalara yaratılan enerjiler daha üretken faaliyetlere yatırılabilirdi..
Bizim kuşağın solcuların nasıl savrulduğunu nasıl birbirlerinden koptuğunu sen çok iyi biliyorsun..Şimdi ortada öyle saçma bir yaklaşım var ki insan tepesinin atmasını engelleyemiyor; sol olarak sen (sen derken figuratif konuşuyorum) kendi doğal kadrolarını birarada tutamıyorsun, onlara ulaşamıyorsun, onları üretken, yaratıcı, kışkırtıcı bir oluşum içinde birarada tutamıyorsun ama İslamcı kesimi aklın sıra kendine kazanabileceğini düşünüyorsun..Gücüm, iktidarım olsun yeter ki, o gücü kimden nasıl aldığımın önemi yok..Mantıkları bu..
Özetlemem gerekirse bence yapılması gereken, bu ülkenin halihazırda solda bulunan insanlarını yaratıcı, kışkırtıcı, sorgulattırıcı bir oluşum içinde biraraya getirmek ve ülkenin gündeminde sözsahibi olmalarını sağlamaktır..Ama bizimkilere devrim dururken böyle bir hedef kesmez..Devrim olsun da İslamcılar mı olur millliyetçilerle mi olur farketmez..Devrim düşüncesinden feragat etmektense solu solu yapan değerlerden feragat etmeyi yeğlemek gibi absurd bir sonucu bile sineye çekebiliyorlar..
Ama düşünelim, şu internet çağında sadece mevcut solcuları biraraya getiren ekşisözlük, OdaTv, Facebook bir yapı oluşturulursa, solun güçlü bir sesi bulunsa, Taraf gibi yapıların solun söylemini kullanarak, soldan çalarak gericiliğin propagandasını bu kadar etkili yapmasına izin verilir miydi?
Herkes sola referans yapıyor ama solun kendi sesi duyulamıyor..
Neyse konu bir yorum sınırlarına sığmaz..Yazdıkça yazılabilir..İyisi mi keseyim..
Ne yapmalı?
O zaman bir çözüm yolu bulmak gerekmez mi? Hangi toplum çirkinlikten, sığsızlıktan, düzeysizlikten, aptallıktan yana olur bile isteye? Eğer gerçekten sevmiyorsa düşünmeyi, düşünenleri, farkındalığı, ne yapmak lâzım o zaman? Ya da bir şey yapılmalı mı? Veya kendimiz için ne yapabiliriz? İnsan şöyle bir kendine dönünce; coşkusuz, sevinçsiz, hep aynı, duyguların kırılmalar yaşamadığı bir hayatta neden yaşar? Bir çözümü olmalı!!!
Son Güncelleme: Şubat 25, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Bence Her Zaman Yoksulduk
"Orda Bir Köy Var Uzaklarda" diyenleri bence aksine hiç eleştirmedik. Türkiye solcusu hep köylücü oldu, köy kültürünü yüceltti. Büyük yazarlarımız hep köy romanları yazdı; Yaşar Kemal, Fakir Baykurt vs.."Protest" müziğimiz nerdeyse sadece halk müziğini referans aldı; çok sesli müziği halktan kopuk burjuva özentisi saydı..Ressamlarımız harman yeri resmetti, ibrik çizdi. Yani Türkiye solcusu hakkında bence en son söylenebilecek şey halktan kopuk bir politika yaptığını ileri sürmektir. Elinden geldiğince halkla ilgili olan herşeyi yüceltti. Ama sonuç ortada. O çok yücelltiği köylü yine de yüz vermedi bu toplumun ilericisine..
Kuşkusuz insan yaşlandıkça beğenileri tercihleri vs de değişiyor. Haliyle halkımızdan kopuş da kaçınılmaz hale geliyor. Ancak kendi adıma konuşmam gerekirse ben bu halktan daha bir çocukken koptum..Daha bir ilkokul öğrencisiyken ne aileden ne okuldan bir rehberlik görmeden hayatın ne kadar zengin, ne çok olanaklarla dolu olduğunu hissetmiştim..Ancak bu toplumun bütün o olanakların geliştirilmesine hiç ihtiyaç duymadığını gördüm..
Türkiye'de nasıl bir hayatla kısıtlandığımızı anlamak için yabancı halklarla bir süre yaşamak yeterli bence.
"Cahilliği" yüzünden aşağılanan amerikalıların en sıradan olanın bile birkaç hobisi vardır. Rus bir hademe ile bile edebiyat konuşabilir insan.
Lost gibi popüler bir TV dizisi hakkında yazışmaların yapıldığı Forumlara giriyorum bazen..Patates Çuvalı tabir edilen "Sıradan" amerikan TV seyircisinin, Lost'ta yapılan referanslar hakkında yaptıkları spekülasyonları okuyunca kendimi kara cahil hissediyorum.
Bizde ise bırak sıradan TV izleyicisini, güya entellektüelleri ile oturup iki çift laf edemezsin, bozuk plak gibi aynı ezberleri yineleyip dururlar. Nerdeyse 20 yıldır en yüksek teknoloji sektöründe çalışırım, okul kitaplarından sonra birkaç kitap okumuş birine çok az denk geldim..Kitap okumanın bir aşağılanma konusu olduğu ender ülkelerden birisidir bizimkisi..
Belki abartıyorum ama benim bu ülkede bir zamanlar sahip olup da artık uzaklaştığım bir çoşkum ya da mutluluğum olmadı..
Biz mi yoksullaşıyoruz acaba????
Acaba bizler mi yoksullaşıyoruz? Kendimizi ve çevremizi yoksullaştırıyoruz farkında olmadan? Elbette insan yoksulluğundan söz ediyorum. Bana kalırsa kentler yine aynı kentler...de insanların, özellikle eğitimli insanların bakış açıları farklılaştı. Uzaklaştık hem kendimizden, hem yakınlarımızdan, hem ülkemiz insanlarından... Artık dertler, sıkıntılar, sevinçler,coşkular,mutluluklar değişti sanırım. Yerini doyumsuzluğa bıraktı demek belki de daha doğru. Az ve de öz şeyler artık mutlu etmiyor bizleri. Değiştik, değiştik, hem de nasıl! Bir zamanlar "Orda Bir Köy Var Uzakta" diyenleri elştirirdik. Oysa gitmeye gitmeye o köy bizim olmaktan çıktı. Oysa neler vardı oralarda!!! Kapıldık bahtımızın rüzgarına savrulup duruyoruz. İyi eğitim gördük, çok okuduk, çok öğrendik, çok bildik. Belki bütün bunlarla gönlümüzü yitirdik kimbilir... Belki esas eksiğimiz burada. Gönül canlı olmayınca göz de görmüyor kimbilir!!! Selamlar...
Nasıl Bakmalı?
Sevgili Önder,
Bir kente, kasabaya, köye ve oraların sakinlerine nasıl baktığındır önemli olan. Elbette Avrupa gibi bir rönesans geçirmedi ülkemiz. Ama Rusya da geçirmedi. Ama Tolstoylar, Turgenyevler, Dostoyevskiler çıktı ve o eşsiz romanları yazdılar. Bana kalırsa biz olaylara, olgulara, kişilere nasıl bakmamız gerektiğini bilmiyoruz. Büyük düşünme, büyük yapma, büyük hayal etme alışkanlığımızdan kurtulursak belki o ünlü belleğimizi yeniden ele geçireceğiz ve sıradan bir olaya-duruma-kişiye bir gözlem zenginliği katarak, ifade edebileceğiz. O sıradan, potansiyeli olmayan diye nitelendirilen kentlerden, kasabalardan pek çok hikaye, roman çıkartabiliriz. Çünkü temalar basittir ve belli sayıdadır. Evirip-çevirip bu temalar işlenir. Ancak anlatımlar sonsuzdur. Önemli olan en sıradan olana dahi nasıl ve nereden baktığındır önemli olan. Yatık Emineleri de ciddiye almak gerekir. Ülkenin bazı gerçekleri ve kimi gelenekleri özgün sorunları da beraberinde getirir. Bu anlamda en az Anna Karenina kadar değerlidir o da. Yani Albertine, Olga ile Emine, Firdevs arasında pek bir fark yoktur aslında. Hepsinde aslolan sıradan olanı farklı hale getirmektir. Burada da görev bakan, gözlemleyene düşer. Asıl sorun neye baktığımız değil nasıl baktığımızdadır. Selamlar...
Merhaba Nur,
Seni sitede görmek ne güzel. Yazarken benim de aklımda senin söylediklerin vardı. İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'nin yakınlarda syrettiğim "Rüzgar Bizi sürükleyecek" filmi aklımın bir köşesindeydi..İran gibi bir ülkede, bir kürt köyünde çok da güzel bir film çıkarılabiliyormuş demek ki.
Yani yaratıcı bir yetenek olduktan sonra her yerde anlatmaya değer bir öykü vardır.
Ancak ben yaratıcı faaliyet açısından daha çok sıradan insanların sıradan günlük deneyimleri açısından konuşuyordum. Üretici faaliyet de malum bu sıradan günlük deneyimler birikebilirse serpilir.
Bu ülkede de maalesef sıradan günlük deneyimler zenginleşeceğine daha da yoksullaşıyor, yoksullaştırılıyor.
Yorumlar
Toplumsal alan sözkonusu olduğunda yarılmış bir ruhu korumak, yani Şizofren olmak iyidir. Eskilerin kadim Ying-Yeng uyumu gibi. Tek bir homojen öğretiye bağlı kalmak çökeltir ruhu..Hayat sonsuz sayıda farklı gücün bir bileşkesi ise ruhun da öyle olması gerekmez mi?





Bu yazıyı okuduktan sonra aslında ne demek istediğini daha net bir biçimde kavradım. Farklı görüşleri hep önemsiyorum ve seviyorum. Bunu muhalif olmanın sevimsizliğinden arındırmış bütün yaklaşımlar için söylüyorum. Şunu itiraf etmeliyim ki etkilendim ve kendi memleketimin toz pembe manzaralarını gözden geçirmem gerektiğini anladım.